Savaş Çağlayan

Bulgaristan Türklerinin göç ile değişen kültürel bir formu olarak dua ritüelleri

Savaş Çağlayan

Muğla Sıtkı Koçman University, Muğla, Turkey

rayer Rituals as a Cultural Form and Changes with the Migration of the Bulgarian Turks

Abstract: In this study, I consider immigration a change agent while trying to read the social change through the individual perceptions and understandings of the world. In such context, I discuss the prayer rituals and traditions of the Turks living in Bulgaria and the individuals migrating from Bulgaria to Turkey as a result of the resettling policy of the Ottoman government in the Ottoman period. By examining both the prayer rituals, traditions and everyday life of the Turkish people living in the immigrant enclaves in Turkey and in the Turkish settlements in Bulgaria I communicate new important information.

Keywords: prayer ritual; migration; Turks; Bulgaria

1. Giriş

Göç ve kültür arasındaki mutlak ve doğrusal ilişki tüm sosyal bilimciler tarafından kabul edilen bir gerçekliktir. Göç ve kültür karşılıklı olarak birbirini etkileyen ve etkilenen bütünlük sergilemektedir. Bu bağlamda göç sadece ve sadece göçmen bireyin bir üretimi değil yapı ve fail arasındaki ilişkinin bir sonucudur. Kültür de sadece bireysel bir süreç değil yapısal faktörlerle de belirlenen bir bütünlük algısıdır. Bu bağlamda göç sadece ve sadece fiziki bir yer değiştirme değil, kültürel olarak da yer değiştirmedir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse göç bir kültürel mekandan bir diğerine doğru olan harekettir. Bu hareketlilik hali de hem bireysel hem de toplumsal süreçlerle işleyen ve mutlak sonuçları olan bir bütünlüktür. Bu çalışmada yerleşik olarak Bulgaristan da yaşayan Türklerle, göçmen olarak Türkiye’de yaşayan Bulgaristan Türklerinin dünyayı anlayış ve kavrayışları gündelik olanın bir parçası olan dua ritüel ve gelenekleri üzerinden anlaşılmaya çalışılacaktır. İlk olarak Bulgaristan Türklerinin Bulgaristan’daki varlığının arka planı ele alınacak, daha sonra 1989 göçü ve bu hazırlayan etmenler ve sonuçları üzerinde durulacaktır. Sonrasında göç ve göçe sosyolojik bakış ortaya konarak alan çalışması ve bu çalışmanın sonuçları değerlendirilecektir.

2. Bulgaristan’daki Türk varlığının tarihsel arka planı

Bulgaristan’daki Türk varlığının kökeni, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar bölgesinde 13. yüzyıldan itibaren uygulamaya başladığı genişleme politikasına dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleme döneminde uyguladığı fetih politikasına eşlik eden iskân politikası, yeni kazanılan topraklara Anadolu’dan getirilen Türk boylarını yerleştirmeyi temel alırdı. Turan, Bulgaristan’daki Türk yerleştirmelerinin, 14. yüzyıldan başlayarak 16. yüzyıla kadar sürdüğünü ve yerleştirilen Türk boylarının yarı göçer topluluklar olduğunu belirtmektedir. Bu yarı göçer toplulukların yerleşik köylülere dönüştürülmesiyle Osmanlı’nın iskân politikası başarıya ulaşmış ve sınırlar güvence altına alınmıştır. İlk yerleştirilen boylardan sonra, Anadolu’nun yerleşik köylüleri de bölgeye yerleştirilmiştir (Turan, 1998, 19–20). Faruk Kocacık Osmanlı’nın Balkanlar’da uyguladığı iskân politikasının temelini oluşturan yerleştirmelerin iki kaynaktan yapıldığını bildirmektedir. Buna göre bu kaynaklar: “a. Konyarların, Türkmenlerin, Yörük ve Tatarların yerleştirilmesi: 14. yüzyıldan itibaren Gelibolu’dan Trakya’ya, Saruhan’dan Serez’e, Menemen ovasından Filibe’ye yapılan bu yerleştirmeler, izlenen yerleştirme politikasının bir uygulamasıydı… b. Anadolu’dan getirilen göçebe olmayan yerleşik halkın yerleştirilmesi: İzlenen yerleştirme politikasının bir uygulaması olarak, merkezi devlet otoritesinin daha da güçlenmesi amacıyla Anadolu’daki bazı beyler, kendilerine vergi ve askerlik gibi konularda muafiyet tanınan yerleşik halk, gönüllü olarak yeni ele geçirilen topraklara yerleştirilmiştir” (aktaran Şimşir, 1986, 348). Bugün hâlâ Bulgaristan’da varlığını sürdüren Türk azınlık Osmanlı’nın bu iskân politikasının bir sonucudur.

3. Bulgaristan Türklerinin en büyük göçü: 1989 göç dalgası

1989 göç dalgasının en önemli nedeni “Soya Dönüş” olarak adlandırılan politik konseptin beraberinde getirdiği zora ve baskıya dayalı uygulamalar olarak ifade edilmektedir. Bu uygulamalar, Bulgaristan’da yaşayan hemen her etnik gruba uygulandığı gibi, en kalabalık etnik azınlıklardan birisi olan Türkler de bu uygulamalardan etkilenmiştir. Yaşanan politik uygulamalar azınlıkların isimlerini değiştirme, kültürel, dinsel faaliyetlerini ve kendi dillerini kullanmalarını yasaklama gibi, zora dayalı uygulamalardır. Yaşanan süreç ve gelişen olaylar daha sonra ayrıntılı şekilde incelenecektir. Fakat öncelikle bu uygulamaların temelini ve bu süreci hazırlayan etmenleri incelemekte fayda vardır.

Bulgar yöneticilerinin azınlık sorununu çözme isteği, sorunun nasıl çözüleceğine dair fikirleri ve izlenecek politik çerçeve 1956 yılında şekillenmeye başlamıştı. Baest’e göre bu dönemde, B.K.P.’nin Türk azınlık sorununu çözmek için düşündüğü iki yol olan, asimilasyon ve göçten hangisini tercih edeceği açık değildi. Parti içerisindeki bir grup, Türklerin tamamını ülkeden uzaklaştırmayı düşünmekteydi. Fakat ülkenin tütün üretimini ve işçiliğinin tamamını Türkler yaptığı için, B.K.P.’nin bir diğer grubu da Türk işgücünün alternatifi olmadığını belirtmekteydi (Baest, 1990, 399). Bu çerçevede Baest asimilasyon ve göçü birbirinin alternatifi olarak düşünmektedir; oysa yaşanan gelişmeler göstermektedir ki bunlar birbirinin alternatifi değil, birbirinin tetikleyicisidir.

Bu gelişmeler ekseninde, 6 Nisan 1956’da yapılan B.K.P. Merkez Komite toplantısında, ülkedeki azınlık sorunun çözümü için bazı azınlık gruplarına mensup kişilerin isimlerinin değiştirilmesi kararı alınmış, ilk uygulama Pirin bölgesinde yoğun şekilde yaşayan Makedonlara gerçekleştirilmiş ve yeni verilen kimliklerde Makedonlar Bulgar olarak kayıt altına alınmıştır. Bu karara dayanak yapılacak hukuksal düzenlemeler 1960 yılına kadar uzamış ve yapılan yasal değişikliklerle gerçekleştirilmiştir. Nüfus yasasında yapılan bu değişikliğe göre, Bulgar soyundan olmayan Bulgaristan Cumhuriyeti vatandaşları, isteğe bağlı olarak hem kendi ad soyadlarını hem de ailesinin ad soyadlarını Bulgar adlarıyla değiştirebileceklerdi. Bu işlem için kişinin yazılı beyanı gerekmekteydi (Şimşir, 1986, 346 & Dayıoğlu, 2005, 285). Gerçekleştirilen bu yasal değişiklik daha sonraki dönemlerde ad değiştirme kampanyaları için yasal zemini oluşturacaktı.

Bulgaristan yönetim kanadında, 1970’li yılların başından itibaren politik uygulamalar ve prensipler düzeyinde sertleşmeye gidildiği gözlenir. Nihai hedef olarak sürekli göz önünde bulundurulan, birleşmiş, sosyalist ulus-devlet yaratma isteği, bir ideolojik duruş olarak benimsenmiş; hukuksal düzlemde, B.K.P. Merkez Komite kararlarında ve yasa değişikliklerinde kabul görür hâle gelmiştir. Gelişen bu ideoloji, 1971 yılında gerçekleştirilen B.K.P.’nin 10. Kongresi’nde kendisini net bir şekilde göstererek, azınlıklar konusunda alınan kararlar için yol gösterici olmuştur. Kongre’de sosyalist uslun genişlemesi ve yayılması gerekliliği üzerinde durularak, Bulgaristan Cumhuriyeti vatandaşı olan ve farklı ulusal kökenden gelenlerin, birbirleriyle daha fazla yakınlaşmaları gerekliliği vurgulanmıştır (Eminov, 1990, 214). Bulgar yönetiminin belirlediği ve benimsediği bu ideolojik çerçeve, 18 Mayıs1971 tarihli yeni Bulgaristan Anayasasında da kendisini göstermiş ve yeni anayasada hiçbir şekilde azınlık kelimesi geçmemiş ve azınlıklarla ilgili herhangi bir düzenleme yapılmamıştır (Baest, 1990, 400–401 & Dayıoğlu, 2005, 290). Bu gelişmelerle birlikte, Bulgar yasalarında ve devletinin bakışında, Bulgar vatandaşlarının etnik kökene dayalı olarak görülmediği, sadece birleşmiş Bulgar sosyalist milleti olarak algılandığı resmileşmiştir. Bir diğer anlatımla, Bulgaristan vatandaşlığının temeli sosyalist kolektiviteye bağlanmış, tek uluslu, tek dilli, tek kültürlü kaynaşmış Bulgaristan sosyalist milleti yaratma çabaları yasal zeminde karşılığını bulmuştur.

Şubat 1974’te yapılan B.K.P. Merkez Komitesi toplantısında azınlıklar hakkında alınan karar parti ideologlarından Aleksandr Liov tarafından duyurulmuş, Bulgaristan’da ‘Birleşik Sosyalist Bulgar Ulusu’ kurma amacı kesin bir şekilde dile getirilerek, asimilasyon politikası bir devlet politikası hâline gelmiştir. Ayrıca, yine aynı toplantıda, göçün azınlık sorununun çözümü için uygun bir yol olmadığı, asıl hedefin azınlıkları Bulgar ulusuyla kaynaştırmak gerekliliği dile getirilmiştir. Süreç içerisinde asimilasyon hedefi tam anlamıyla ve sistemli bir devlet politikası hâline dönüşmüş, bu politikanın yansımaları, gerek B.K.P.’nin yayınlarında gerekse de Jivkov’un açıklamalarında yer bulmuştur. 1977 yılında B.K.P. yayın organı olan Rabotniçeski Delo’da yayınlanan bir makalede, Bulgaristan’ın tek etnik yapılı bir devlet olduğu ve homojen bir ulus-devlete doğru ilerlediği belirtilmiştir. 1979’da ise yine aynı yayın organında Bulgaristan Devlet Başkanı Jivkov’la yapılan bir röportaj yayınlanmış, bu röportajda, Jivkov, Bulgaristan’daki ulusal sorunun kesin bir şekilde halk tarafından çözüldüğünü ve Bulgaristan’da ulusal sorunla ilgili herhangi bir içsel problemin kalmadığını belirtmiştir (Eminov, 1990, 214–215).

1970’li yılların ortalarına doğru yaşanan diğer gelişmeler, süreci ve gidişatı anlatmaktadır. Buna göre, asimilasyon uygulama yöntemlerini belirleyerek Türklerin asimilasyonunu hızlandıracak öneriler hazırlamak için kurulan komite, yaptığı çalışmaların sonucunda bir dizi öneriyi rapor hâlinde ortaya koymuştur. Rapora göre, Türklerin asimilasyon sürecini hızlandırmak için, kültür seviyelerinin yükseltilmesi, azınlık grupları arasında sosyalist değerlerin yaygınlaştırılması, dinin Türklerin asimilasyonunun önünde önemli bir engel oluşturmasından dolayı dinsel faaliyetlerin yasaklanması gerekliliği vurgulanmıştır. Hazırlanan bu rapor Politbüro tarafından kabul edilmiş olsa da uygulamaya konmamıştır. Bunların yerine doğrudan isim değiştirme yöntemiyle asimilasyon sürecine başlanmıştır. Gerekirse zor kullanarak dahi olsa, isim değişikliklerinin yapılması gerektiğini belirterek, süreci hızlandıran kişi B.K.P.’nin önde gelenlerinden Georgi Atasanov olmuştur (Dayıoğlu, 2005, 293–294).

Daha sonraki süreçte, Bulgaristan’daki etnik gruplar üzerinde tarihsel bağlar ve resmi tarih zemininde bir çalışma yürütüldü. Bu çalışmanın amacı Bulgaristan’da etnik gruplar olmadığını ve tek bir Bulgar ulusu olduğunu göstermekti. Bu çerçevede, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin aslında Osmanlı zamanında Müslümanlaştırılmış Bulgarlar olduğu, Türklerin Balkanlar’ın her yerinde yaşayan Slav kökenli bir ırk olduğu gibi iddialar ortaya atılmıştır. Aynı zamanda Pomaklar için de sıklıkla bu ve benzeri iddialarda bulunulmakta ve Pomakların da Müslümanlaşmış Bulgarlar olduğu iddia edilmektedir. Genel olarak bu politik ve ideolojik duruşu, Pisckles, B.K.P.’nin de kullandığı bir slogan olarak “Bulgaristan’da Türk yok” diye ifade etmektedir (Pickles, 2001, 3).

4. Soya dönüş politikası ve uygulamaları

“Soya Dönüş Süreci” ya da “Yeniden Doğuş Süreci” (revival process) olarak adlandırılan süreç, yukarıda anlatılan politik gelişmelerin sonucu ve getirisi niteliğini taşımaktadır. Çünkü hazırlanan gerek politik yapı gerekse de hukuksal yapı, soya dönüş sürecini başlatmak için gerekli ortamı sağlamıştır. ‘Soya Dönüş Süreci’ Bulgaristan’da yaşayan azınlıkları, özellikle de en büyük azınlık olarak Türkleri, asimile etme, Bulgarlaştırma süreci (Uluyurt, 2005, 241) olarak ifade edilebilir. Bulgar yönetiminin o döneme kadar sergilediği azınlık politikaları ve bu politik duruşun diğer azınlıklar üzerinde uygulanma işlemleri, daha önce de belirtildiği gibi, 1984 yılının kış aylarında başlayan soya dönüş uygulamalarının bir provası gibi görünmektedir. Soya dönüş politikalarının temeli, ‘Bulgaristan’da Türk yoktur, sadece Osmanlı yönetimi döneminde Türkleşmiş ve Müslümanlaşmış Bulgarlar vardır’ iddialarına dayanmaktadır. Bu çerçevede, soya dönüş politikaları, Müslüman Türk azınlık için uygulanan asimilasyonun, ideolojik ve politik alt yapısı niteliğindedir. Hazırlanan ve hayata geçirilen asimilasyon politikasının uygulamaları, zor kullanarak ve sistemli bir şekilde Türk isimlerini Bulgar isimleriyle değiştirme, halka açık alanlarda Türkçe konuşmayı ve Müslümanlığa ait dinsel faaliyetleri yasaklama, Türk olmayı ve Türklüğü temsil eden, şalvar, örtü gibi geleneksel giysilerinin giyilmesini yasaklama gibi alanlarda olmuştur.

5. 1989 göç dalgası ve sonuçları

Bu olayları takip eden günlerde, Bulgaristan hükümeti göç konusuna daha olumlu bakmaya başlayarak, yaşanan olayların durması için Türkiye’ye göçe izni vermeye hazırlanmıştır. 8–9 Mayıs 1989 tarihlerinde pasaport yasasında yapılan değişiklik, göç hazırlığının ön çalışması gibi görünmektedir. Çünkü bu yasa değişikliğiyle, dış ülkelere yapılacak seyahatler serbest bırakılarak, isteyen herkesin pasaport alabilmesine olanak sağlanmıştır. 28 Mayıs 1989 günü, Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov televizyonda yaptığı konuşmada, isteyen ‘geçmişte zorla Müslümanlaştırılmış Bulgarların ülkeden ayrılmasına izin verileceğini belirtmiş ve Türkiye’den de sınır kapılarını açmasını istemiştir. Bu konuşmaya karşılık olarak Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Turgut Özal, gelecek Türk göçmenler için sınırın açık olacağını ve gelen Türklerin kabul edileceğini belirtmiştir (Dayıoğlu, 2005, 302–305).

Türk tarafının verdiği yanıt aslında ne Bulgar tarafı ne de Türk tarafı için sürpriz niteliği taşımamaktaydı. Çünkü 1985 yılı her iki ülke için de Bulgaristan’daki Türkler sorunu konusunda tam bir diplomasi trafiğiyle geçti ve Türk tarafı bu sorunu çözmek için geniş kapsamlı bir göç planına hazır olduğunu her fırsatta belirtti. Bu çerçevede iki ülke arasında nota alıp verme trafiği 22 Şubat 1985 tarihinde Türk tarafının verdiği birinci notayla başladı ve bu süreç Türk tarafının 24 Ağustos 1985 tarihinde verdiği dördüncü notayla son buldu (Şimşir, 1986, 358–363). Ayrıca, 1985 yılı içerisinde, TBMM’de yapılan toplantılarda ve hükümetin çeşitli organlarında Bulgaristan Türklerinin sorunu ele alınarak değerlendirildi.

Gelişen tüm bu şartlar altında Bulgaristan yönetimi, gösterileri organize eden ve düzenleyen örgütlerin üst düzey yöneticilerini ve protesto eylemlerinde öncülük eden kişilerin de dâhil olduğu yaklaşık 2.500 kişiyi, Türkiye dışındaki çeşitli Avrupa ülkelerine sınır dışı etti. Bu sınır dışı işlemlerinden sonra artan göç talepleri ve Bulgar yetkililerin zorlamasıyla 6–7 Haziran 1989’da Türkiye’ye doğru göç başladı. İlk olarak Türkiye sınırına yakın köyler ve daha sonra diğer bölgeler, Bulgar yetkililer tarafından zorlanarak göçe katıldılar. 21 Ağustos 1989 günü Türk tarafı sınırı kapatarak, sadece vizeli göçmenlerin geçişine izin verdi. Temmuz 1990’a kadar geçen bu süreçte göç devam etti ve 1989 göç dalgasıyla yaklaşık 350 bin kişi Türkiye’ye göçmen olarak giriş yaptı. Sınırın açılması ve Türkiye’ye doğru göçün başlamasıyla birlikte, Bulgaristan yönetimi 1989 göç dalgasını, pozitivist bir retorik kullanıp, “Büyük Gezinti” (Big Excursion) olarak nitelemeyi tercih etmiştir (Dimitrova, 1998, 54). Dolayısıyla o dönemde Bulgar yönetimi bu göçü sadece, bir dolaşma, bir gezinti olarak görmekteydi.

Fakat 1990 yılının başından itibaren, Türkiye’ye gelen göçmenlerin yaklaşık yarısı, iş bulamama, geçim sıkıntısı, uyum sağlayamama, barınacak yer bulamama gibi birçok nedenden dolayı, Bulgaristan’a geri döndü. Bu geri dönüş sürecinde en az 150 bin kişinin geriye göç ettiği ifade edilmektedir. Bulgaristan’da özgürlük ve demokrasi için gerçekleştirilen gösterilere daha fazla dayanamayan Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov, 10 Kasım 1989 günü istifa ederek görevinden ayrılmak zorunda kalmış ve Dışişleri Bakanı Mladenov, Jivkov’un yerine geçmiştir (Soysal, 1993, 180). Bu ayrılmayla birlikte yıkılma sürecine giren sosyalist yönetim, Türkiye’den Bulgaristan’a doğru yaşanan geriye göçün nedenlerinden bir tanesi olmuştur. Çünkü Türk göçmeler göç nedeni olarak, Todor Jivkov’u ve Jivkov’un temsil ettiği sosyalist yönetim anlayışını göstermekteydiler. Bu çerçevede yaşanan gelişmeler, Türkiye-Bulgaristan sınırında karşılıklı bir göç akışını meydana getirmiştir. 1989 yılı içerisinde 9.300 aileden 35 bin kişi Bulgaristan’a geri dönmüştür. Özellikle 22 Aralık tarihinde aralarında Ahmet Doğan’ında bulunduğu birçok tutuklu Türk’ün serbest bırakılması ve 29 Aralık’ta yeni kurulan yönetimin, Jivkov döneminde azınlıklara karşı yürütülen asimilasyon kampanyasının büyük bir siyasi yanlış olduğunu belirtmesi ve azınlık haklarının geri verileceğini açıklaması, geriye göçü hızlandıran diğer nedenler olmuştur. Bu karşılıklı göç süreci hızını kaybetse de 1990’lı yılların ortalarına dek sürmüştür. Kümbetoğlu 1989 göçüyle 310 bin kişinin Türkiye’ye geldiğini, bunlardan 245 binin vatandaşlık hakkı alarak Türkiye’de kaldığını belirterek, geriye dönen göçmen sayısının 150 bin kişiden daha az olduğunu ifade etmektedir (Kümbetoğlu, 1997, 229). Geriye göç konusundaki rakamlar net olmasa da, 1989 göçünün ilk dönemlerinde kitlesel bir geriye göçün yaşandığı açıktır.

Son yıllarda ise Türkiye’den Bulgaristan’a doğru yaşanan geriye göçte bir artış gözlenmektedir. Bu süreci hızlandıran en önemli sebep Bulgaristan’ın Avrupa Birliğiyle yürüttüğü üyelik görüşmeleri ve 2007 yılında Bulgaristan’ın AB’ye beklenen üyeliğidir. Bu çerçevede birçok kişi Bulgar vatandaşlığını geriye almak için başvurmakta ve çifte vatandaşlık hakkını kullanmaktadır. Geriye göç olarak tanımladığımız süreç aslında bir vatandaş göçüdür. Yaşanan bu geriye göç sürecinde bazı kişiler Bulgaristan’a dönmeyi tercih etse de, büyük çoğunluk, Türkiye’de Bulgaristan pasaportuna ve AB serbest dolaşım hakkına sahip olarak yaşamaya devam etmektedir. Geriye göç sürecini etki+leyen bir diğer etken ise, göçmen gençlerin Bulgaristan’da üniversite eğitimi alma haklarını kullanma istekleridir. Sonuç olarak, büyük çaplı bir göçten bahsetmek mümkün olmasa da bir vatandaş göçü yaşandığı açıktır.

Bulgaristan’da 1990 yılında yapılan seçimlerle birlikte Parlamentoya Türk ve diğer Müslüman azınlıkların temsilcisi olarak giren Hak ve Özgürlükler Hareketi, hâlâ Bulgaristan Parlamentosunda varlığını sürdürmekte ve uzun süredir hükümet ortaklığı görevine devam etmektedir. Aralık 1989’da başlayan post komünist dönemde, azınlıklar, tüm kişisel haklarını geri almaya hak kazanmışlardır. Azınlıkların isimleri, dinsel, kültürel ve dilsel özgürlükleri geri verilmiştir. Artık günümüzde Bulgaristan’da geçmiş dönemlerde yaşandığı gibi bir azınlık sorunu yaşanmadığı açıktır; günümüzde yaşanan sorunlar ise azınlık olmaya ait, küresel çağda yaşanan azınlık sorunlarıdır.

6. Göç tanımı ve sosyolojik yaklaşım

Göç kavramı ile öncelikle belli bir nüfusun bir bölgeden başka bir yere olan hareketi akla gelmekle birlikte, göç coğrafi bir yer değiştirmeden çok daha kapsamlı ve köklü bir muhtevaya sahiptir. Sonuçları itibariyle sosyal, ekonomik, kültürel ve psikolojik birçok öğeyi içinde barındırır. Göç, coğrafi mekan değiştirme sürecinin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi boyutlarıyla toplum yapısını değiştiren nüfus hareketleridir.

Göç insanlık tarihinin bütün dönemleri boyunca var olan bir olgudur. Zaman içinde değişen toplumsal yapı sonucunda önceleri tarım toplumu olan kimi ülkeler, değişimle birlikte sanayi toplumuna dönüşmektedir. Bu dönüşümler günümüzde de devam etmektedir. Daha önce sanayi toplumu olan ülkelerin bir kısmı, bugün “bilgi toplumu” safhasına geçmiştir. Toplumsal yapıdaki dönüşümün göstergelerinden biri, göç hareketleridir. Göç; bir üretim faktörü olan emeğin, coğrafi olarak, bir yerden başka bir yere hareketidir. Göç olgusu uluslararası (dış göç) ve ülke içi (iç göç) olmak üzere iki şekilde meydana gelir. Sebep ve sonuçları olan göç olgusu ekonomik, sosyal, siyasal ve arızi nedenlerle ortaya çıkar. İç göçler, şu yönlerde ortaya çıkar: Kır-kır, kır-kent, kent-kent ve kent-kır. Tarihsel süreç içerisinde göç olgusuna bakıldığında, insanlık tarihiyle birlikte başlayan bir süreçten bahsetmek mümkün görünmektedir. Çünkü göç, en basit tanımıyla, bir yerden, belirli bir hedef doğrultusunda ya da belirli bir hedef olmaksızın herhangi bir yere yönelen coğrafi insan hareketlerinin tümüdür. Dolayısıyla böyle bir ilk tanım, toplumsalın oluşmasıyla birlikte başlayan bir süreci de çağrıştırmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında, insanlık gelişim tarihinin ilk basamağını oluşturan avcı-toplayıcı toplum formunun bir göç imgelemini de beraberinde getirdiği söylenebilir. Böyle bir bakışın, sosyolojik bir bakış olmaktan çok uzak olduğunu belirtmekte fayda vardır. Bu çalışmada kullanılacak olan argümanlar, toplumsalın içinden ve sosyoloji perspektifinden olacaktır.

Bu genel çerçeveden hareketle, göç olgusuna bakıldığında, ilk nokta sosyal hareketliliktir. Çünkü ‘göç’ kavramı içerisinde bir yerden bir yere yönelerek gerçekleşen, coğrafik yer değiştirme eylemini barındırmaktadır. Başka bir ifadeyle ‘göç’, sosyal boyutun da çok önemli olduğu, bir harekettir. Nilgün Çelebi’ye göre de sosyolojik perspektiften göç, bir sosyal hareketlilik olarak ele alınıp incelenmelidir. Göç olgusunu sosyolojik bir zemine oturtma çabası içerisinde fizik biliminin bir alt dalı olan mekaniğe atıfla ilk çağ filozoflarından yararlanıp, mekanik hareketi ele alarak sosyal hareketlilik kavramına geçmeye çalışmaktadır. Buna göre, Aristoteles ve Galileo Galilei’nin mekanik hareketi anlama ve açıklamaya yönelik çabaları, önemli birer zemin teşkil etmektedir (Çelebi, 1997, 292).

Çelebi hareketin mekanikteki bu iki açıklamasından yola çıkarak, sosyal bir hareket olarak gördüğü göç olgusunun, sosyolojideki karşılığını iki klasik sosyologda, Weber ve Parsons’ın sosyal eylem anlayışlarında bulmaktadır. Sosyal eylemden yola çıkarak bir göç çalışmasının yönünün belirlenmesi gerekliliğinden bahseden Çelebi, eyleyen sosyal aktörün göç çalışması için hangi konumda olması gerektiğini de belirtmektedir. Bu çerçevede, bir göç çalışmasında, göç, Weberyan aktörlerin eylemleriyle mi, yoksa Parsonsyen aktörlerin eylemleriyle mi ele alınmalıdır? Bir göç çalışmasında “Bizim analiz birimimiz göç eden bireyler mi yoksa göçün bizatihi kendisi mi olmalıdır?” (Çelebi, .1997, 292–293).

Çelebi bu temel soruyu şöyle ortaya koyuyor: “Analiz birimimiz bizatihi göçün kendisi ise, (Mekanikteki karşılığı ile hareketin kendisi ise) göçe ilişkin bilgiyi/enformasyonu sadece göçmen rolünü ifa eden Parsonscıl aktörden almanın böyle bir inceleme için yeterli olduğunu kabul edebilir miyiz? Yoksa göçenin dışındaki başka aktörlere, giderek göçle birlikte bulunan diğer değişkenlere (kentleşme, sanayileşme, makineleşme gibi süreçler, zorunlu iskân gibi idari tasarruflar, doğal afet gibi coğrafi faktörler, tehcir gibi ırkçı uygulamalar vs.) de dikkat yöneltmemiz gerekir mi? Benim görüşüm, analiz birimi olarak göçü alan araştırmanın bireye değil fakat yapıya odaklanması gerektiğidir. Birey burada sadece informant (bilgi verici) olarak kullanılmalıdır. Bu bağlamda göç toplumsal yapı çözümlemesi yapılarak incelenmelidir. Böyle bir yapı bize ister yapısal (dönüşümcü) ister evrimci (değişimci) tarzda fakat her hâlükarda toplumsal düzlemde etkili olan kurumlar, süreçler ve yapıları gözönüne alan bir nedensellik zinciri kurma (Millici veya Harreci tarzda) imkânı verecektir. Böyle bir zincirin kurulması ise Galileocu hareket anlayışının benimsendiğini gösterir.

Analiz birimimiz Webercil aktör ise (Mekanikteki karşılığı ile hareket eden cismin kendisi ise) o zaman toplumsal yapı incelemesini ikincilleştirmek, Webercil aktörü (göçe kalkışan, göçmekte olan ve bir yere göçmüş aktörü) öne çıkarmak gerekmektedir. Göçe kalkışan aktörler kimlerdir, göç kararının verilmesi süreci hangi etkileşim ağları kurularak gerçekleştirilmektedir, göç süreci aktörlerce nasıl algılanmaktadır, terk edilen ve yerleşilen yere ilişkin değerlendirmeler hangi ölçütler ve nedenleyişler temelinde yapılmaktadır, sorun tanımlama ve sorunla başa çıkma nasıl gerçekleştirilmektedir, kırda ya da kentte göçe karar veren, göçmekte olan ve yerleşmiş olan aktörler durumlarını nasıl tanımlamaktadırlar... Görüldüğü gibi bu tür sorular bir noktada Aristotelesci mekanik anlayışına uyan sorulardır. Zira göç olayının aktörlerin sosyal etkileşimleriyle kurulduğu ve bu kurmaya bağlı olarak davranıldığı düşünülmektedir. Bu bağlamda göç bir toplumsal yapı çözümlemesi olarak değil fakat bir etkileşim ağı çözümlemesi olarak incelenmiş olacaktır. Böyle bir çözümlemede bireyi göçe iten toplumsal yapıya ilişkin süreçler (değişkenler) değil fakat bu süreçlerin birey tarafından algılanması, anlamlandırılması, kavramlaştırılması, okunması asıl odak noktası olarak alınacaktır. Öte yandan böyle bir çözümleme Galileocu anlamda bir hareket açıklaması örneği olmayacaktır. Zira odak noktası hareket ettiren neden (force) değil fakat ondan bağımsız bir varoluşa sahip olan cismin kendisidir. Yani aktördür. Bu ise bizim Aristotelesci mekanik anlayışını benimsediğimizi gösterir. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hem Galileocu mekanik-Parsonscı aktör geleneği hem de Aristotelesci mekanik-Webercil aktör geleneğini birleştirerek göçü ve göçeni tek bir çözümlemenin nesnesi yapamaz mıyız? Bu soruyu şöyle cevaplayacağız: Neden olmasın? Ve ekleyeceğiz: Eğer makro-mikro bağı sorunsalını çözümleyebiliyor ve çözebiliyorsanız” (Çelebi, .1997, 293).

Çelebi’nin ayrıntılı şekilde ortaya koyduğu göç ve göçmen bağlantısı ve makro-mikro analiz ilişkisi, göç sosyolojisi için hem kuramsal anlamda hem de yöntemsel anlamda karşılaşılan önemli bir sorundur. Aslında bir sorun gibi görünmekle birlikte bu sorunun aşılabileceği önemli yaklaşım noktalarından birisi de Çelebi’nin bahsettiği analiz birimlerinin birlikteliğidir. Analiz nesnesi olarak kullanılacak göç ve göçmen birbiri içerisine geçmiş ve karşılıklı etkileşim içerisinde varolan iki sosyal olgudur. Bu çerçevede göçe ait yapılar ve etkileşim bağları içerisinde aktöre bakıldığında, madalyonun bir yüzünde göçe maruz kalan ‘göçmen’, diğer yüzünde ise bir sosyal eyleyen olarak göçün tetikleyicisi, karar vericisi ve göç sürecinin anlamlandırıcısı olan ‘göçmen’ görülmektedir. Daha açık bir ifadeyle, göç ve göçmen ilişkisindeki karşılıklılık, iç içe geçmiş, hemhal olmuş bir birlikteliktir. Bunun yanında göçe sebep olan sosyal yapının oluşması ve göçe giden yolun açılmasını belirleyen etmenlerden bir tanesi de, potansiyel göçmenlerin varlığı ve sürekli olarak göçe hazırlanan, göçü isteyen kişilerin arzularıdır. Bu çerçevede göçmenler göçe zorlanıyorlar mı, yoksa göçe iradi olarak yöneliyorlar mı? Çelebi’nin bu yaklaşımı çerçevesinde, yanıtı hayli zor olan bu sorunun yanıtını net vermek gerekmektedir.

7. Alan çalışması ve amacı

Bu çalışmada alan verileri gözlem yoluyla toplanmış ve elde edilen bu bilgiler sayesinde göç ve kültürel değişme arasındaki ilişki anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla gerek Bulgaristan’da bulunulan çeşitli zamanlar da gerekse de Türkiye’deki Bulgaristan göçmenlerinin yaşadığı çeşitli bölgelerdeki kamusal alanda gerçekleştirilen dua ritüelleri gözlenmiştir. Bu gözlem süreciyle birlikte de, göçle birlikte yaşanan değişim anlaşılmaya çalışılmıştır. Çok açıkça ifade etmek gerekmektedir ki, göç sadece ve sadece fiziki bir yer değiştirme değil, aynı zamanda kültürel mekanın da değiştirilmesidir. Bu değişimle birlikte göçmen bireyler kültürel formlarında ve en önemlisi dünyayı algılayış biçimlerinde de bir değişim meydana gelmektedir. Bu çerçevede Bulgaristan’dan Türkiye’ye doğru yaşanan göçler tipik bir özellik taşımaktadır. Çünkü Bulgaristan Türkleri ile Türkiye Türkleri aslında akraba, aynı etnik, sosyal ve dini kökenden gelmektedir. Dolayısıyla göç süreciyle birlikte çok fazla kültürel farklılığa dayalı sorun yaşanmasa da, bir nebze de olsa kültürel farklılığın varlığı sürekli gözlenmiştir.

Bu durumunda temel nedeni yaklaşık 600 yıldır başka bir coğrafya ve sosyal iklimde yaşayan toplumun yaşayış, duyuş, hissediş ve algılayışının içerisinde bulundukları yapısal etkilerden etkilenmesidir. Bu bağlamda Bulgaristan Türklerinin özel bir durumuna da bakmak gerekmektedir. Bu durum da Bulgaristan’ın geçirmiş olduğu sosyalist yönetim ve bu yönetimin yaratmış olduğu kültürel bütünlüktür. Bu kültürel form bireylerin reel dünyayı ve uhrevi dünyayı algılayış, anlayış ve anlamlandırma çabalarını da etkilemiştir. Bahsi geçen türk grubun tekrar Anadolu topraklarına gerçekleştirdikleri büyük göç dalgası bu kültürel farklılığı gözleyebileceğimiz bir zemin hazırlamıştır.

Bu çalışmada, bu algılayış farklılığı Bulgaristan Türklerinin Bulgaristan’daki kamusal alandaki Türkçe dua ritüelleri ile Bulgaristan Türk Göçmenlerinin Türkiye’deki kamusal alandaki dua ritüelleri arasındaki farklılık üzerinden anlaşılmaya çalışılacaktır. Çünkü 1989 yılında gerçekleşen göç çeyrek asırdan fazla bir sürecin üzerinden geçtiği bir kültürel zemin oluşturmuştur. Bu durumda bize göstermektedir ki, göçmen grup Bulgaristan’dan taşıdıkları dünyayı algılayış ve kavrayış noktasındaki değişimi görmemiz gerekmektedir.

8. Verilerin değerlendirilmesi ve analizi

Çeşitli dönemlerde gerçekleştirilen gözlemlerle farkına varılan ilk ve en temel olgu, Bulgaristan’da hala varlığını devam ettiren Türklerin dua ritüel ve geleneklerinde yaşanılan reel dünyaya dair atıf ve vurguların çok fazla olduğu, göç yoluyla Türkiye’ye yerleşen göçmen bireylerin gerçekleştirdikleri dua ritüel ve geleneklerinde daha çok ata kültü ve uhrevi dünyaya dair atıf ve vurguların farklılığıdır. Burada yapılması gereken önemli bir tespit, her iki bölgede yaşayan etnik Türk toplumunun dini köken olarak aynı kökten geldiği fakat sosyal algılayış ve kültürel bütünlük olarak farklı kaynaklardan beslediği gerçekliğidir. Bulgaristan’ın gerek geçirdiği sosyalist dönem gerekse de sonrasında gelen Avrupa Birliği süreci ülkenin ve o ülkede yaşayan bireylerin algılayış ve kavrayışlarını belirmiştir. Sosyalist Bulgar rejiminin bütün dinlere karşı başlattığı dinsiz bir toplum yaratma süreci tam anlamıyla bir başarısızlığa uğrasa da dini bağlamda dünyayı algılayış noktasında bir etki yarattığı kesindir. Bunun yanında ülkedeki sosyalist rejimin eğitim anlayışı ve politikası, ülkenin yaşadığı Avrupa Birliği süreci ve ülkedeki baskın dini motifin Hıristiyanlık olması bu kavrayışın diğer faktörleridir. Göçmen bireyler çerçevesinde de bakıldığında, göçün dünyaya dair bu kavrayış ve anlayışta bir kırılma meydana getirdiği açık bir gerçektir. Çünkü Cumhuriyet Türkiye’si Bulgaristan’ın geçirdiği bu değişim ve dönüşümleri geçirmemiş baskın kültürel formlarda dünyayı algılayış ve kavrayış şekli Anadolu’ya has motiflerle şekillenmiştir.

Bu veriler ışığında göç süreciyle birlikte göçmen bireylerin Türkiye’de baskın kültürel formlardan etkilenerek dua ritüel ve geleneklerinde fazlasıyla ata kültü ve uhrevi dünyaya vurgu yapıldığı gözlenmiştir. Bu durumunda bir nedeni çok açıktır ki, göçmen grubun yerel grupla olan iletişimi ve etkileşimidir. Bir diğer faktör ise göçmen grubun yaşadığı ve sosyal temasta bulunduğu toplumsal yapıdan etkilenmeleri, dini çok büyük oranda uhrevi dünyayı kavramanın bir aracı olarak kullanmalarıdır.

Bulgaristan’daki Türk toplumun dua ritüel ve geleneklerine bakıldığında, dinin uhrevi dünyadan daha çok reel dünyayı kavramanın bir aracı olarak gördükleri gözlenmektedir. Tüm bu gözlemelerin ışığında dua ritüel ve geleneklerinden birkaç örnekle olguyu açıklamak gerekirse ilk fark edilen durumun orman varlığına yapılan atıftır. Dua aracılığıyla reel dünya algısının önemli bir göstergesi olarak orman vurgusu çok ön plana çıkmaktadır. Bulgaristan Türklerinin dua ritüel ve geleneklerinde tanrıya Bulgaristan ormanların korunması, varlığını sürdürmesi ve ormanların çeşitli nedenlerle talan edilmemesi konusunda baskın bir yakarış olduğu açıktır. İnsan oğlunun dünyadaki bir tür olarak ekolojik bir bütünlük içerisinde yaşanması arzusu ve bu arzunun bir algı, bir dünyayı kavrayış meselesi olarak tezahürü toplumsal bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Aynı zamanda ormanların dünya ekosisteminin önemi için yapılan vurgu da küresel anlamda insanlığın ortak kaderi ve tüm insanlığın kardeşliği noktasındaki algının sonucudur. Benzer olarak dua ritüellerinde bahsi geçen küresel ısınmaya dayalı iklim değişiklikleri de bir diğer benzer örnek olarak düşünülebilir.

Bir diğer örnek olarak da dualarda sürekli vurgulanan dünyanın diğer bölgelerinde olan savaş ve kıtlık gibi sorunlara yapılan atıflardır. Sadece Bulgaristan’ın ve Bulgaristan toplumunun değil tüm dünya toplumlarının, insanlığın savaş ve kıtlıklardan korunmasına dair dualar, küresel anlamada bir iyilik durumunun algılanması gibi de görünmektedir. Bu durumda bize göstermektedir ki, Bulgaristan’da yaşayan Türk toplumu sadece kendi ülkelerinin toplumunu bir bütünlük olarak değil, tüm dünya insanlığını bir bütün olarak algılamaktadırlar. Ülkenin Avrupa Birliğiyle olan serüveni ortak bir geleceğin yine ortaklıklar vasıtasıyla bugünden kurulduğunu göstermektedir. Bu olgu noktasında Bulgaristan Türklerinin ortak geleceğin mümkün olduğunu kavradıklarını bu durumu içselleştirerek dua ritüel ve geleneği aracılığıyla arzuladıklarını göstermektedirler.

9. Sonuç yerine

Göç ve kültüre arasındaki ilişkinin mutlak ve doğrusal bir ilişki olduğu artık çok açık olarak görünmektedir. Çünkü göç sadece yer değiştirme değil bir kültürel bütünlükten başka bir kültürel bütünlüğe yani kültürel olarak farklı olana dair bir yöneliştir. Dünyada yaşana pek çok göç olayı ve olgusu bu kültürel farklılıkları ve bu durumun yarattığı sorunları sürekli gözler önüne sermiştir. Bulgaristan’dan Türkiye’ye doğru yaşanan göçler kültürel farklıktan daha çok kültür olarak benzer olana hatta ve hatta kültür olarak aynı olana doğru bir yönelişi göstermesi gerekmektedir. Fakat gerçekte yaşanan durum bu değildir. Yaklaşık yedi yüz yıl önce Anadolu topraklarından Balkan Topraklarını Osmanlı İmparatorluğunun iskan politikası aracılığıyla Türkler Balkanlarda geçirdikleri uzun yılardan sonra Türklüklerini ve dinlerini koruyabilmeleri kelimenin tam anlamıyla bir başarıdır. Fakat şunu da vurgulamakta fayda vardır ki, bu aynı etnik ve dini kökenden gelen gruplar yaladıkları çeşitli süreçlerin de etkisiyle dünyayı anlayış ve kavrayış olarak farklılaşmışlarıdır ki, bu da toplumsal olarak normal bir durumdur. Gelecek yıllarda Balkan Türklerinin dünyayı algılayış ve kavrayış olarak Türkiye toplumundan giderek farklılaşacağı da net bir gerçekliktir. Bu bağlamda Anadolu ve Balkan Türklerinin bir bütünlük içerisinde olması hedeflenmelidir. Çünkü en temelde böyle bir ortak kavrayış ve algılayış daha büyük ve fonksiyonel bir birliğe yol açacaktır.

Kaynakça

Baest, F. T. (1990), “’Kaynaşmış Sosyalist Millet’ Halk Cumhuriyeti ve Türk Azınlık”, Doğu Avrupa Dosyası, Alan Yayıncılık, İstanbul.

Çelebi, N. (1997), “Göç ve Hareket”, Toplum ve Göç II. Ulusal Sosyoloji Kongresi, Sosyoloji Derneği, Ankara.

Dayıoğlu, A. (2005), Toplama Kampından Meclis’e Bulgaristan’da Türk ve Müslüman Azınlığı, İletişim, İstanbul.

Dimitrova, D. (1998), “Bulgarian Turkish Immigrants of 1989 in The Rebuplic of Turkey”, Betwen Adaptation and Nostalgia: The Bulgarian Turks in Turkey, IMIR.

Eminov, A. (1990), “There Are No Turks in Bulgaria: Rewriting History by Administrative Fiat”, The Turks of Bulgaria The History, Culture and Political Fate of A Minrity, Der. Karpat, K. H. Isis Pres, İstanbul.

Kümbetoğlu, B. (1997), “Göçmen ve Sığınmacı Gruplardan Bir Kesit; Bulgaristan Göçmenleri ve Bosnalı Sığınmacılar”, Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, Bağlam, İstanbul.

Pickles, J. (2001), “’There are No Turks in Bulgaria’: Violence, Ethnicity, and Economic Practice in the Border Regions and Muslim Communities of Post-Socialist Bulgaria”, Max Planck Institute for Social Anthropology Working Papers, Max Planck Institute, Saale.

Soysal, İ. (1993), “Günümüzde Balkanlar ve Türkiye’nin Tutumu (1989-1992)”, Balkanlar, Eren Yayıncılık, İstanbul

Şimşir, B. (1986), Bulgaristan Türkleri, Bilgi Yayınevi, Ankara.

Turan, Ö. (1998), The Turkish Minority in Bulgaria (1878-1908), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

Uluyurt, M. (2005), “Bulgaristan Siyasi Yaşamının Yeni Aktörleri: Türkler” Avrupa’dan Asya’ya Sorunlu Türk Bölgeleri, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.