Nergis Imamoglu & Reyhan Mustafa Ferad

Belleğin Kutsal ve Mahrem Alanları: “Mutluluk Mekânı” Olarak Gelenek (Güneydoğu Bulgaristan- Rodoplar Bölgesi Türkleri Üzerine Bir İnceleme)

Nergis Imamoglu & Reyhan Mustafa Ferad

Institute of Social Sciences, Department of History, “Uludag” University, Bursa, Turkey & Independent researcher, Dzhebel, Bulgaria


Sacred and Intimate Spaces of Memory: Tradition as a “Topophilia” (Case Studies on the Turks in the Rhodope Mountains, Southeastern Bulgaria)

Abstact: This study examines the mental and spatial dimensions of traditions in the context of the Turks’ rural life in the Rhodope Mountain region, Southeastern Bulgaria. The main purpose is to reveal the role of sacred and intimate spaces as a field of experiencing, imagining and reinforcement of cultural identity. The theoretical framework refers to the Jan Assmann’s understanding of “cultural memory” and to the Caston Bachelard’s concept of “topophilia” or “spaces of bliss” based on idea of “topoanalysis” (psychological approach of the sites of intimate lives). The paper is focused on daily forms of traditional life, collective perceptions of the past and present, the home as a ‘protected area’, and on several questions: How the local Turks’ traditions and attitudes towards their sacred/intimate spaces have been preserved and changed? How the community development and identity have been determined by the memories of traditions? The research is based on cultural anthropology fieldwork methods.

Keywords: Bulgarian Turks, sacred spaces, cultural memory, tradition

Giriş

Günümüz sosyal bilimler alanında mekân- bellek- kimlik kavramları, modern toplum yaşamını incelemede başlıca kategoriler haline gelirken, kırsal yaşam ve gelenekle ilgili çalışmaların bu genel eğilimin dışında kaldığı dikkat çekmektedir. Bu durum, toplumları incelemede kentli- kırsal, modern- geleneksel gibi karşıtlıklar üzerine kurulu bakış açısının hala hâkim olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın önemi, doğrudan mekânla ilgili ev, yuva, yurt, aidiyet gibi kavramları, geleneğin ve geleneksel yaşamın analizinde bir araya getirerek yeni bir yaklaşım ortaya koyma amacında yatmaktadır. Söz konusu amaç doğrultusunda, Güneydoğu Bulgaristan Türklerinde yerel kültürel yapının özelliklerini gelenek ve mekân- aidiyet bağlamında analiz etmek için, bölge üzerinde bir alan araştırması yapılmıştır. Çalışmada kullanılan sözlü ve görsel veriler, evlere ziyaret sırasında uygulanan, derinlemesine mülakat, doğrudan gözlem, katılarak gözlem gibi yöntemlerle edinilmiştir. Mart- Mayıs 2018 tarihlerinde gerçekleştirilen araştırma, Türk nüfusun yoğunlukta olduğu Kırcaali beldesine bağlı Ardino, Kirkovo ve Cebel şehirlerinin sınırları içinde bulunan, Kıran Köyü/ Kirkovo (Kızılağaç), Chubrika/ Ardino, Gluhar (Sağırlar), Kobilane (Maşkılı), Dolna Krepost (Karalar) köylerini kapsamaktadır. Biyografik anlatı tekniğine dayanan geçmiş yaşam öyküleri, kültürel bellek ve “hatırlanan gelenek” analizinde değerlendirilirken, yaşanan çevre ve ev içi mekânların sunduğu görsel veriler, “yaşanan gelenek” bağlamında ele alınmıştır. Son aşamada, tüm veriler karşılaştırılarak, bellek- mekân- kimlik ilişkisi üzerinden, geleneğin bölgedeki Türklerin yaşamındaki yerine dair genel bir çözümleme yoluna gidilmiştir.

1878 Osmanlı- Rus Savaşı sonrasında, dağılan bir imparatorluğun mirası olarak ortaya çıkan Bulgaristan’daki Türk azınlığı, yoğun olarak ülkenin Kuzeydoğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşamaktadır. 2011 resmi nüfus sayımına göre ülkede Türklerin toplam sayısı 588 318 kişi olarak tespit edilmiştir. Kırcaali bölgesinde yaşayan Türklerin sayısı ise 101 116 kişi olarak gösterilmektedir. (Yalımov, 2014, s.59, 86, 282). Buradaki rakamlar kesin olmayıp, daha çok genel bir fikir vermesi bakımından değerlendirilmelidir. Konu açısından asıl önemli olan, Türk azınlığın kültürel özelliklerini ortaya koymaktır. En başta, Türk- İslam kültürünü temsil eden söz konusu topluluğun yaşam biçimi, ağırlıklı olarak tarıma dayalı, geleneksel (kırsal) yapını hâkim olduğu bir çevre içinde şekillenmiştir. Bununla birlikte bölgedeki yerel kültür, genel itibarıyla ülke çapında yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişme süreçlerinin takip etmektedir. Ancak daha yakından bakıldığında, aynı halkın, ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan mensupları arasında, coğrafyanın özelliklerine ve geçim şartlarına bağlı olarak fikir- davranış kalıplarında birtakım yerel farklar dikkat çekmektedir. Burada ele alınan Güneydoğu Bulgaristan- Rodoplar Bölgesi Türkleri için de aynı şey geçerlidir. İnceleme sahası olarak seçilen, Rodop Dağları’nın doğu kesiminde yer alan Kırcaali şehri ve civarındaki yerleşimler için öne sürülebilecek en önemli özelliklerden biri, köylerin kuruluş düzeninden (mekânın örgütlenme biçimi) nüfusun sosyal hareketlilik düzeyine kadar pek çok alanda etkisini gösteren, bölgenin dağlık yapısıdır. Bir topluluğun inanç ve değerlerini belli bir mekâna yansıtması, aidiyetin temel göstergesi (Rotenberg, 2002, s. 92) olarak kabul edilecek olursa, coğrafi mekânın da bir kültürün gelişiminde önemli rol oynadığı inkâr edilemez. Nitekim söz konusu topraklarda yaşayan halk arasında, geçmişten bu yana ülkenin farklı bölgelerine çalışma amacıyla yapılan mevsimlik veya uzun vadeli göçlerin yaygınlığı dikkat çekmektedir.

Bir diğer önemli faktör, Türkiye ve Yunanistan ülkelerine açılan bir sınır bölgesi olarak, yoğun bir geçiş hattı üzerinde bulunmanın sosyal yaşam üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileridir. Tüm bunların yanı sıra, etkileri bakımından ayrıca üzerinde durulmaya değer olan, Bulgaristan’daki Türklerin tarihinde, 1878’den sonra belli başlı dönüm noktalarına işaret eden ve bellek- mekân-kimlik ilişkisinin en çarpıcı yönlerini gözler önüne seren, Türkiye’ye göç olgusudur. Nüfus dengelerindeki değişimin yanı sıra, doğrudan kültür ve kimlik sorununu da beraberinde getiren söz konusu göçlerin asıl önemi ise, tarihsel geçmişle birlikte ele alınan değerlendirmelerde ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Anadolu’dan gelip Balkanlara yerleşen Türklerin, XIX. yüzyıldan itibaren, belli aralıklarla tersi istikamete- Balkanlar’dan Anadolu’ya doğru göç etmesi, hem Türk tarih yazınında (Acaroğlu, 1996, s. 136) hem de toplumsal bellekte “ata toprağından kovulma” veya “geri çekilme” hareketinin canlı temsili olarak yer etmiştir. Bulgaristan topraklarından Türkiye’ye göç eden kişi sayısını gösteren resmi istatistikler, nüfus yapısındaki değişmeyi ortaya koyarken, bu değişmenin kültürel boyutu üzerinde de düşünmeye teşvik etmektedir. Örneğin, 1879- 1925 yılları arasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 450 000 civarında (Yalımov, 2014, s. 59), 1989 tarihindeki büyük göç sırasında ise 226. 863 kişi göç etmiştir (Taş, 2004, s. 239). İlk göç dalgaları daha çok idarî- askeri ve varlıklı kesime mensup kişileri kapsarken, daha sonraki göçmenler içinde şehirli ve entelektüel çevrelerden gelenlerin ağırlıkta olduğu tespit edilmiştir. Şehirli aydın kesimin göç etmesi ise Türk azınlığın kültürel gelişimini kesintiye uğratan önemli bir etkendir. (Stoyanov, 1998, s. 63- 94).Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışından sonra, atalarının yüksek kültürüyle bağı kesilen bölge Türkleri, genel olarak köylü niteliği ağır basan, ekonomik düzeyi düşük, (Memişoğlu, s.784- 784) “tutucu ve geri kalmış” (Acaroğlu, 1996, s. 136) bir topluluk olarak tarif edilmektedir. Bugün böyle bir genellemenin geçerliliği sorgulanabilir. Ne var ki söz konusu topluluğun tarihinde olduğu kadar bugün ülke çapında yaşanan siyasi ve sosyo- ekonomik istikrarsızlığın kültürel yapı üzerindeki etkilerini görmezden gelmek mümkün değildir.

1. Gelenek ve Kültürel Bellek

Gelenek, yaygın tanımıyla, geçmişten günümüze miras bırakılan ve alıcıları tarafından kabul görüp devam ettirilen herhangi bir şeyi (düşünce, inanç biçimleri, pratikler, kurumlar, maddi nesneler) ifade etmektedir. (Shils, 2003, s. 110) Geleneğin anlamı, her şeyden önce, sadece bugünü değil, geleceği de kapsayan, zaman aşırı bir süreklilik ve bütünlük koşulunu içermektedir. Burada temel koşul, geleneğin dayatılan değil, arzulanan bir şey olarak benimsenip yaşanmasıdır. Geleneğin bir otorite- itaat ilişkisi çemberine yerleştirilmesi ve bireyin/toplumların özgürleşme, olgunlaşma evresi içinde sökülüp atılması gereken kısıtlayıcı bir bağ olarak görülmesi ise, Avrupa’da Aydınlanma Çağı ile birlikte gelişen rasyonalist düşüncenin eseridir. (Shils, 2003, s. 104, 113) Örneğin, Bulgaristan’da yaşayan ve Türk- İslam geleneğini temsil eden Türkleri, eski totaliter rejimde “geleneksel bağlarından kurtarma” ve “modern sosyalist yaşama kazandırma” yönündeki parti politikaları kadar, bugünkü “modern” toplum anlayışının sunduğu yaşam kalıpları da aynı düşüncenin ürünüdür. Günümüzde “geleneğin korunması” gibi bir sorunun gündeme gelmesi ise, geçmiş değerlerin yeniden canlandırılmasından ziyade, bunların folklorik bir unsur ya da geçmişin otantik bir parçası olarak, kentsel modern kültürün temsilcilerine takdimiyle sınırlı kalan çabalara işaret etmektedir.

XIX. yüzyıldan itibaren Avrupa dışındaki dünyaya yayılan “modernleşme” akımının ortaya koyduğu gelenek ve geleneksellik anlayışının etkilerini, bugün Balkanların ve Bulgaristan’ın herhangi bir köyünde rahatlıkla gözlemlemek mümkündür. Burada konu edilen gelenek, bilinen dar anlamıyla, çağın karşısında “uygunsuz” ve yenik düşmüş bir geçmişin temsili olarak değil, tüm çağlarda geçmiş ile yaşanan an arasındaki bağı ya da kültürün özünü, devamını (tarihselliğini) ve bir bilinç halini ifade eden gelenek olarak anlaşılmalıdır. Bu anlamda aidiyet, kimlik, bellek gibi kavramlar, doğrudan gelenekle ilgili olup, “bellek mekânı” ya da “belleğin mekânları” da rahatlıkla “geleneğin mekânı” olarak düşünülebilir.

Geleneksel toplumlarda, zamanın sürekliliği içinde kuşaktan kuşağa devredilen ve bir toplumun kolektif kimliğini meydana getiren değerler bütününü olarak gelenek, kaybolma tehlikesine karşı korunması gereken bir şey olarak değil, sürüp giden bir düzen olarak yaşanmaktadır. (Shils, 2003, s. 111) Dış müdahale ise çoğunlukla söz konusu değerlerin işlevini yitirmeye başladığı anda ortaya çıkmaktadır. Kültürel bellekte de aynı süredurum ve kuşaktan kuşağa intikal eden düşünce ve davranış modelleri söz konusudur. Assmann’ın “anlam aktarımı” (Assmann, 2011, s. 6.) olarak da formüle ettiği bu süreçte sadece ritüeller, semboller ve kutsal mekânlar değil, geçmiş yaşantı ve anılar için mekânsal bir çerçeve sunan yerleşim alanları (ev, köy, şehir) da doğrudan rol oynamaktadır. Aynı şekilde, insanın çevresinde bulunan nesneler, kişisel eşyalar da benzer bir işleve sahiptir. Tüm bunlar, kimliğin referans noktaları olarak, belleğin belli bir mekâna tutunma (mekânsallaşma) ihtiyacına cevap veren başlıca unsurlardır (Assmann, 2011, s. 24). Örneğin, buradaki araştırma sırasında ziyaret edilen evlerde, üç kuşağın ömrünü aşan veya en az 30- 40 yıllık mobilya ve eşyalar dikkat çekmektedir. Ev içi mekânı dolduran tüm nesneler, tüketim kültürüyle ve geçmişten kopuk zaman algısıyla değil, sürekliliğin güvenli atmosferi içinde şekillenen bir hayat tarzını ortaya koymaktadır. Bu aynı zamanda, o ıssız evlerde tek başına kalmış yaşlı üyelerin temsil ettiği, fakat artık yeni nesillere aktarılamayan gelenektir.

Zamansal ve mekânsal unsurları yanı sıra, kültürel belleğin ihtiyaç duyduğu bir diğer önemli koşul, topluluk ve aile içindeki ortak paylaşımdır. Tüm grup üyelerinin kolektif duygu ve fikir evrenini oluşturan değerler, temel bir varoluşsal ihtiyaca cevap vermektedir (Assmann, 2011, s. 25). Ancak bu değerlerin birleştirici niteliği, onları içselleştirip eylem içinde sürekli kılacak üyeler arasındaki zihinsel mutabakata, temel inanç ve amaçlarda bir aynılık durumuna bağlıdır. Örneğin, inceleme konusu olan grupta, işsizlik nedeniyle devam eden sürekli göçler nedeniyle aile birliğini bir arada tutan bağlar büyük ölçüde çözülmüştür. Aynı zamanda, sadece bahsi geçen bölgede değil, genel olarak Bulgaristan’da bir azınlık olarak yaşamaya devam eden Türkler ile Türkiye’ye göç edenler arasında da benzer bir durum söz konusudur. Nitekim ortak geçmişe rağmen, hem gündelik yaşam içinde paylaşımın sona ermesi hem de mekânsal aidiyetin parçalanmasıyla, bu iki grup arasında söz konusu mutabakat durumu kesintiye uğramıştır. Bununla birlikte, günümüzde, özellikle 1989 ve sonrasında Türkiye’ye göç etmiş ailelerde, belli aralıklarla ziyaret edilen bir “vatan” algısı hala canlılığını korumaktadır. Ne var ki bu algı, vaktiyle terk edilen toprağa (eski aidiyet mekânına) yeniden sahiplenme (geri dönüş) isteğine dönüştüğünde, dönülen yer ve mekânın somut gerçekleri ile yeniden bütünleşme, uzlaşma veya hafızalarda geçmişi mevcut yer ve zamana oturtma çabaları büyük bir dirençle karşılaşmaktadır. Burada ortaya çıkan, başka bir fiziki- kültürel çevre ve mekân içinde değişime uğrayan ya da yerel halkla bağları çözülerek yabancılaşan kültürün direncidir. Kişilerin anlatılarında yer alan, ortak soy, tarih, kültür ve aidiyet belirten, “Konya, Karaman bölgesinden gelme atalar” (Kıran, Mart 2018; Cebel, Mayıs 2018) ile ilgili hikâyelere rağmen, “yerinden yurdundan kopmuş” ve yerel halk arasında “Türkiyeliler” olarak adlandırılan göçmenler, bugün bölgenin kültürel haritasında aykırı unsurlar halini almıştır. Burada ortak kökene vurgu yapan kolektif bilinç ile son göçler dolayısıyla meydana gelen kültürel ayrışma arasında büyük bir karşıtlık dikkat çekmektedir. Bu durum, söz konusu grubun dil, sosyal statü, olaylara bakış, davranış ve yaşam tarzı olarak yerli halktan uzaklaşmış olmasıyla açıklanmaktadır. (Chubrika, Karalar, Cebel, Mart- Nisan 2018) Görüşülen kişilerin sıkça dile getirdiği bu kanı, bölge insanında ortak Türk kimliğine mensubiyet bilinci kadar yerel aidiyet duygusunun da önemini ortaya koymaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, bir topluluk içinde kültürel bütünlüğü sağlayan tarihsel geçmişin yanı sıra ve belki ondan da önemli olan, mevcut hal ve zamanda paylaşılan belli mekân (coğrafî- kültürel) ve pratiklerin varlığıdır. Nitekim kolektif kimlik, ortak kökenin yanı sıra, üyelerin canlı katılımını, “iyi ve kötü günde” birliktelik duygusunu da gerektirmektedir.

2. Mekân ve Kimlik

Mekân, üzerinde yaşayan toplumun zaman içinde unutulan, hatırlanan veya yeniden inşa edilen geçmişiyle gerçek hüviyetini kazanır; diğer bir ifadeyle, “her toplum kendi mekânını üretir” (Lefebvre, 2014, s. 61). Bir topluluğun mekâna yönelik tutumları, aidiyet durumunun da temel göstergesidir. Mekâna kaydedilen bellek (yer isimleri, efsaneler, mezar ve çeşme taşları), yazılı kültür öncesi dönemlerde olduğu gibi, bugün de kimliğin sürekliliğini sağlamada başlıca araçlardır. Böylece toplumsal olarak üretilen mekân, üzerinde yaşayanların paylaştığı ortak yaşam içinde gelişen “biz” duygusu sayesinde ayrı bir varlık sahasına kavuşur. Burada sözü edilen, resmi tören ve kutlamalarda mekâna egemen olan siyasi çevrelerin desteğiyle değil, uzun bir tarihi süreçte ve hayatın doğal akışı içinde kişilerin iç/mahrem dünyasına kaydedilen aidiyet duygusudur. Bu duygunun güncel politik hedeflerin hizmetinde kullanımı veya yapay yollarla canlandırılması ise ayrı bir konudur.

Eski eserler, anıtlar ve mabetler gibi tarihsel- kültürel sürekliliğin gözle görülebilir izlerini taşıyan ve kutsallık atfedilen mekânlar dışında, geleneğin doğrudan bir yaşam biçimi olarak sürdürüldüğü, aile ilişkilerinin belli değerler etrafında şekillendiği mahrem bir alan olarak ev de bir bellek mekânıdır. Aidiyet duygusunun ilk deneyimlerini kazandıran ve aile içindeki paylaşımı besleyip sürekli kılması dışında ev, “imgelemle belleği, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan” (Bahhelard, 1996, s. 32-34, 43) bir mekân olarak, kişisel boyutu aşan çok geniş bir işlev alanına sahiptir. Buradan hareketle, mekân ile kimlik arasındaki ilişkiyi ortaya koyan Assmann’ın kültürel bellek anlayışı ile Bachelard’ın “özvarlığımızın topografyası olarak ev imgesi” (Bachelard, s.27) arasında bir paralellik kurulabilir. Nitekim belleğin mekânı olarak evin rolü, geleneğin toplumda gördüğü işlevle aynıdır. Gelenek, toplumsal belleğin barınıp beslendiği yerdir ve bu yer, bir zaman-mekân birlikteliğini ifade etmektedir.

Söz konusu ev imgesinden yola çıkıldığında, doğrudan “yurt”, “vatan” kavramlarına ulaşılmaktadır. Bu anlamda Bulgaristan toprakları, bölgede yaşayan Türkler için, iskân edilen fiziki bir mekân olmanın ötesinde, azınlık haline gelmeden önceki tarihsel geçmişe dayanan bir “ata toprağı” imgesiyle yüklüdür. Türk bilim alanında “Osmanlı Türklerinin, Rumeli fatihlerinin torunları” (Acaroğlu, 1997, s. 136) olarak tabir edilen Bulgaristan Türklerinde kültürel belleğin kökenlerini ve kimliğe referans oluşturan tarihsel bilgiyi, kişilerin kendi ifadeleri üzerinden de takip etmek mümkündür. Nitekim bölge insanı için hatırlanan en eski geçmiş, yine Osmanlı’nın kuruluş yıllarına, Orta Asya’dan gelip yerleşen ataların tarihine dayanmaktadır. Sözlü görüşmeler sırasında kişiler tarafından genellikle “Anadolu’dan gelme, Osmanlı torunları” (Kıran Köyü, Mart 2018, Cebel, Mayıs 2018) şeklinde dile getirilen ilk fetih yıllarının anısı, kültürel bellekte kimliğin temel referansı haline gelmiştir. “Nereden geldik?” sorusuna cevap niteliğindeki bu ifade, grup kimliğinin kurucu unsuru olarak tarihsel geçmişin önemini ortaya koymaktadır. Bu geçmiş sayesinde, Bulgaristan’daki Türkler için, coğrafî bir mekân olarak üzerinde yaşanılan yerin (ülke, köy, şehir, bölge) “kutsal” bir statü kazandığı söylenebilir. Diğer bir ifadeyle, yüzyıllar önce yurt edinilen bu topraklar, yerel topografyanın tüm özellikleriyle, tarihten gelen ve kimliğe süreklilik niteliği veren aidiyet bağlarıyla birlikte, tam anlamıyla bir “bellek mekânı” işlevi görmektedir. Bu mekân, en başta sahip olunan ev, bağ, bahçe, tarla, mezarlıklar, otlaklar ve her türlü gündelik yaşam faaliyetinin sürdüğü tüm alanlarla birlikte düşünülmelidir. Diğer yandan, mekânsal aidiyetin sınırları bazen içinde yaşanan bölgenin dışına taşıp, sosyal bağların devam ettiği herhangi başka bir bölgeye, ülkenin tamamına, hatta ülke dışına kadar genişleyebilme özelliğine de sahiptir. Bölge insanının dilinde, “Arda boyları”, “Aladağ’dan Uludağ’a kadar” (Cebel, Nisan 2018), “Armut dalında dursa, bizim yolumuz Bursa” (Karalar, Nisan 2018) gibi günlük konuşmada, türkülerde ve manilerde geçen ifadeler, coğrafyanın bir bellek mekânına dönüşüm süreçlerine ve belleğin dinamik işleyişine dair pek çok şey anlatmaktadır. Görüldüğü kadarıyla, toplumsal yaşamda olduğu gibi, tarihsel geçmişin birikimiyle şekillenen kültürel bellekte de aidiyet duygusunun ya da kimliğin sınırları sabit olmayıp, zaman ve şartlara göre değişebilmektedir. Bu durumda, değişim ile geleneğin her zaman birbirinin karşıtı değil, aksine, birbirini tetikleyen ve besleyen faktörler olduğu öne sürülebilir. Buradaki örnekte, yerel Türk halkının tarihindeki göç olaylarının doğrudan bellek ve gelenek üzerindeki etkisini görmek mümkündür. Daha da önemli olan, bu etkinin bir taklit sonucu değil, kendiliğinden- yaşanmışlık ve özümseme yoluyla meydana gelmesidir.

Bilindiği üzere, Türkler tarafından yurt edinilen coğrafyanın sınırları da pek çok kez değişikliğe uğramıştır. Siyasî, ekonomik, kültürel değişim ve göç gibi faktörler, sadece geleneksel yapıyı değil, o yapının tutunduğu mekânları da yeniden şekillendirmiştir. Aynı zamanda, göçlerin etkisiyle ve yoğun toplumsal hareketlilik sonucu hanelerin, köylerin boşalması, mahrem (“ait olunan mekân”) veya kutsal (“bellek mekânı”) niteliğini kaybeden alanların unutulmuşluğa terk edilmesi, coğrafyanın “kimlik kurucu” statüsünü büyük ölçüde etkilemiştir. Diğer yandan, her türlü “yerinden edilme” olayının, “yuva”, “yurt” gibi kavramların önemini ve bunlara duyulan ihtiyacı daha da artırdığı gözlemlenmektedir. Örneğin, bu ihtiyacın somut yansımalarından biri, bölgedeki Türkler arasında kültürel belleğin devamını sağlayan, toplumsal hafızada korunan yer adları, hikâye, türkü ve efsanelerin yanı sıra, mezar ve çeşme taşları üzerine kazınmış yazılar, türbe ve cami gibi kutsal yapılardır. Ancak bu tür yapıların, örneğin bir türbe, mezar ya da çeşme taşının görünürdeki fiziki varlığı, geçmiş bir olayın her zaman bellekteki yerini koruduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bazen yerleşim alanlarından uzak, kimsenin uğramadığı ıssız bir ormanın içinde, sonraki kuşaklar tarafından hatırlanma, anılma talebiyle yapılmış pek çok anıtın gerçek işlevini artık yerine getiremediği görülmektedir. Örneğin, bölge halkı arasında ortak kimlik ve bellek inşasında önemli rol oynayan kutsal mekânlar olarak, hemen hemen her köyde, eski zamanlarda bölgede yaşamış bir velinin adını taşıyan türbelere rastlanmaktadır. Bu mekânlar etrafında yaşanan mucizevî olaylar ve efsaneler, yaşlı kişilerin hafızasında korunmakla birlikte, bunların yeni nesillere aktarımından pek söz edilemez. Bu efsanelerin gerçek olup olmaması ise pek önemli değildir. Burada, Assmann’ın bahsettiği, “duygu birlikteliğinin tipik seçiciliği” ve “kutsalın kendi gerçeği” söz konusudur (Assmann, 2001, s. 44- 45). İncelenen köylerde, halk tarafından artık ziyaret edilmeyen isimsiz türbeler, kendi haline terk edilmiş olsalar da, bu yapılar, köyün eski bir şeyhinin hatırasıyla birlikte, buralara ait olmanın çok eski bir geçmişe dayanan köken bilincini de taze tutmaktadır. Örneğin, Ardino’ya bağlı Chubrika köyünün epey dışında, insanların pek uğramadığı ormanlık bir alanın içindeki tepeye inşa edilmiş türbenin adı yoktur, kaba taşlarla örülmüş yapının üzerinde herhangi bir yazı ve işaret görünmemektedir; fakat bu yerin kendisi, köylüler tarafından “Türbe sırtı” olarak anılmaktadır. Burada yattığına inanılan evliya ile ilgili hikâyelerde yer alan pek çok mucize unsuru ise, yaşanan bölgenin önemine/kutsallığına dair bir kanıt niteliği taşımaktadır.

Kültürel belleğin devamını sağlayan ve bazen mimarisi, bazen de sadece taşındaki yazısıyla belleği zaman içerisinde oldukça geriye taşıyarak artık hayatta olmayanların anısını taze tutan anıtsal yapılar olarak çeşmeler, bölge insanının yaşamında ayrı bir öneme sahiptir. Türklerdeki çeşme kültürü ve anma geleneğinin örneklerine tüm bölgede bolca rastlamak mümkündür. Bunların içinde, Cebel şehrine bağlı Küçükviran (Mishevsko) ile Ardino- Mıkmıl (Mak) köyleri arasında bulunan ve ilki 1907, diğeri 1980 yılında yazılmış iki levhasıyla, kuşaklar arasında bellek aktarımının en açık örneğini sunan çeşme anıtı özellikle anmaya değerdir. (Bakınız Şekil 1) Eski Türkçe (Osmanlıca) yazılan 1907 tarihli levha, doğrudan Osmanlı geçmişine uzanırken, günümüz Türkçesiyle yazılmış, daha yeni olan ise, adı geçen hayır sahiplerinin aynı geçmişe sahip çıkarak onun bir sonraki kuşaklar içinde devamını güvence altına alma çabasını ifade etmektedir. Mıkmıl köyünden bir Edirne şehidinin anısına yaptırılan çeşme, bugün araçla ulaşıma kapalı ve ancak 30 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilen, dik ve dağlık bir alanın ortasındaki çukura gömülü vaziyettedir. Burada, bölgenin pek çok yerinde kıyıda köşede kalmış tüm eski anıtlar gibi, gizliliği içinde okunmayı (hatırlanmayı) bekleyen açık bir tarihsel kanıt söz konusudur. Geçmişin bu hatırlanma talebi karşısında sergilenen tutum ise, yaşam şartlarına ya da topluluk üyelerinin değişen değer yargılarına bağlı olarak, her zaman aynı olmamaktadır. Örneğin, Ardino’ya bağlı Mıkmıl (Mak) köyünde bulunan, yıkılmak üzere olan eski cami binası, bölge halkının aidiyet duygusunda yaşanan kırılmaların mekân üzerinde vücut bulmuş halini ortaya koymaktadır (Bakınız Şekil 3).

Yaşanan alanın içinde ya da yanı başında olup her gün yanından fark edilmeksizin geçip gidilen mekânların durumu konunun başka bir boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu tür mekânlar, daha da hazin bir şekilde, “orada” oldukları halde, hayatın günlük akışı içinde yer almayan bir geçmişin izlerini hatırlatmaktadır. Örneğin, Cebel’de, ana yerleşimin çok yakınındaki küçük korulukta, ağaçların arasında kurnası sökülmüş, kurumuş bir çeşme dikkat çekmektedir. (Bakınız Şekil 2). Sahipsiz kalan, harabe halindeki pek çok evde olduğu gibi, burada da eski ile yeni arasında bir bellek kopuşu söz konusudur. Oysa bahsedilen mekân, işlek caddelerden birinin hemen sağında, yakın köye giden ve kasaba sakinleri tarafından yürüyüş yolu olarak kullanılan alanın içindedir. Geçmişte bir mezarlık alanı olduğu bilinen aynı koruluğun biraz daha yukarısında ise, Eski Cebel (Şeyh- Cuma) yerleşiminin kurucuları olarak bilinen şeyh kardeşlerin adını taşıyan, son yıllarda onarılmış, bakımlı bir türbe yer almaktadır. Görüldüğü kadarıyla, toprağın altında ve üzerinde sakladıklarıyla, gösterişten uzak, tam anlamıyla mahrem bir mekâna dönüşen bu alanda, Bachelard’ın bahsettiği, aidiyetin temel unsuru olarak “içtenlik değerleri” (Bachelard, 1996, s. 64) hala işlevseldir. Bölge insanı bu değerler sayesinde “buralı” olmanın güven ve emniyet duygusunu yaşamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, gösterişten uzak olmak, bu tür mekânların mahremiyetini ve kutsallığını daha da artıran bir faktör olarak da düşünülebilir. Nitekim şehir meydanında dikilen görkemli anıtlar ve resmi kutlamalar, kolektif kimliğin daha çok dışsal ve taklide dayalı yönünü öne çıkararak, çoğunlukla “hoş vakit geçirme” ile sınırlı anlık bir coşku paylaşımıyla sınırlı kalabilmektedir. Oysa gözlerden uzak bir türbe, mezar veya çeşme başında sessizce edilen duada olduğu gibi, bellek için gerçek ve içten bir bağlayıcı kuvvet haline gelen bütünleşme, özdeşleşme ve aidiyet kurma süreçleri de kimliğin en derin, en mahrem katmanlarında meydana gelmektedir.

Şekil 1: Cebel’e bağlı Küçükviran (Mishevsko) ile Ardino- Mıkmıl (Mak) köyleri arasında çeşme anıtı. Çeşmenin iki yanında, farklı tarihli iki ayrı yazılı levha yer almaktadır. 1. Osmanlıca yazılı levha: “Hayrat sahipleri Edirne şehitlerinden Mıkmıl Karyeli Hafız Hüseyin Biraderi Osman, Semercilerde Ahmed bin Mümin. 1325 hicri (1907)”. 2. Türkçe levha: “Bu su pınar idi, Mak’dan Hüseyin Apdi oğlu ile ailesi Şerife, anne ve babaları, kardeşleri, oğul, kız, damat ve torunları adına çeşme yaptılar.30. 10. 1980” (Reyhan Mustafa Ferad, 22. 04. 2018)

Şekil 2: Cebel- merkez yerleşimde bulunan, Recep A. Mehmet’in anısına yaptırılan çeşme. Çeşme yazısı: “Recep Aptullah Mehmet. Glavatartsi Köyü. Doğumu: 31 Ocak 1936; Ölüm 23 Nisan 1968. Bir günün bir akşamında/ şu köprü yedi başımı. /Sormayın dostlar yaşımı/ Gençtim henüz 32 yaşında/ Elveda dört yavrum, anam/ eşim, kardeşlerim, babam/ Traktör kazasına gittim kurban/ Kahpelik etti felek aman/ Çeşmenin başında eş dost ağlasın/Kara talihime yanıp kara bağlasın/ yakınları tarafından.” (Nergis İmamoğlu, 15.05. 2018)

Şekil 3: Ardino- Cebel arasında bulunan, Ardino’ya bağlı Mıkmıl (Mak) köyünde, bölgenin en eski (XVI. yüzyıl) camilerinden biri. (Reyhan Mustafa Ferad,23. 10. 2017 )

3. Hatırlanan ve Yaşanan Gelenek

Kültürel belleğin, geçmişin sürekliliği ya da bir geleneğin içinde oluşması, geleneğin de bellek sayesinde anlamını ve sürekliliğini koruması demektir. Bu süreklilik, zaman içinde olduğu kadar, zamanın akışına karşı belli bir direnç sonucunda ortaya çıkmaktadır. Tıpkı gelenek gibi, yaşantı içinde ve paylaşım yoluyla şekillenen belleğin muhafaza işlevi, aynı zamanda, yaşamda artık var olmayan, geçmişte kalan bir şeyi hatırlamaya da yöneliktir. Ancak herhangi bir bilgiyi, değeri, anıyı kültürel bellekte muhafaza etmek ve hatırlamak, yaşantı yoluyla tecrübe etmekle aynı şey değildir. Örneğin, eski bayramlarda söylenen türküler, maniler, aile içinde sohbetler, masallar ortadan kalkınca, bunlar sadece hatırlanan eski zaman anılarına dönüşür. Kuşaklar arasında aktarım imkânı olmadığında, doğal ortamından kopan gelenek, bir hatırlama veya araştırma nesnesi haline gelmektedir. Saha çalışmasında görüşülen 60- 80 yaş arasındaki kişilerin anılarında, yeni nesillere, dolayısıyla yaşamın içine aktarılamayan pek çok eski hikâye, özlü sözler, mani ve türküler yer almaktadır. (Chubrika, Karalar, Mart 2018) Bunların yapay bir bellek içinde kayda alınması, gerçek işlevlerini yitirmiş olmaları gerçeğinin kabulünü de içermektedir.

Modern medya ve iletişim çağının olanakları, kişiler arasında yüz yüze sohbet ve paylaşımı sona erdirirken, hem geleneğin intikali hem de kültürel belleğin anlam aktarımı için en önemli koşul olan süreklilik ve paylaşım da ortadan kalkmıştır. Bu durum sadece yaşlı ile genç kuşaklar arasında değil, sürekli iç ve dış göçler nedeniyle azalan nüfusun aynı kuşaktan üyeleri arasındaki ilişkiler için de geçerlidir. Ağır yaşam şartları nedeniyle insanların günlük ihtiyaç ve çıkar kaygıları içinde birbirlerinden uzaklaşması, bölge insanını paylaştığı ortak bir sorundur. Kişilerin ifadelerine göre, “eski zamanlar ve eski insanlar artık yoktur”, “haneler, camiler boşalmış, eski sohbetler, bayramlar ortadan kalkmış, insanlar birbirlerine yabancılaşmış, herkes mal mülk davasına kapılmıştır” (Kobilane, Karalar, Chubrika, Mart- Nisan 2018).

Toplumsal hafızada, günlük sohbetlerde ve ilişkilerde olduğu gibi, yaşanan mekânda da göçün izleri kolayca fark edilmektedir. Bu izlerin en belirgin olarak ortaya çıktığı yer ise, gençlerin yurt dışına gitmesiyle, en yaşlı üyelerden iki kişilik bir aile manzarası çizen, ıssızlaşan haneler ve istisnasız her köyde bolca görülen, harabe halindeki yıkılan evlerdir. Diğer yandan, terk edilmiş mekânların yanı sıra, son yıllarda yapılan yeni ve oldukça modern görünüme sahip konut ve binalar dikkat çekmektedir. (Bakınız Şekil 4) Eski yapılarla ilginç bir birliktelik görünümü sergileyen bu yeni mekânlar, geçmişten kopuşun gözle görülebilir örneğini ortaya koymaktadır. Bölgedeki her yerleşim yerinde hemen ilk anda göze çarpan bu manzaranın bir diğer boyutu, yerel kültürün en belirgin özelliği haline gelen ve yine mekân üzerinde kendini belli eden, eski ile yeni, geleneksel ile modern arasındaki değer karmaşasıdır. Örneğin, köylerde erkekleri haftanın belirli bir gününde, mevlitlerde veya bayramlarda bir araya getiren caminin yanı sıra, aynı topluluk içinde yine erkekler için günlük toplanma- sosyalleşme yeri, ya da halkın ifadesiyle, “varoluşun merkezi” (Chubrika, Nisan 2018) olarak içki mekânları (yerel halk dilinde “horamak”) da gündelik yaşamın vazgeçilmez unsurları arasındadır. Belli bir mekânın ortak paylaşımı sayesinde kurulan duygudaşlık ve aidiyet duygusu söz konusu olunca, bu örneğin ortaya koyduğu durum yeterince açıktır.

Şekil 4:Cebel- Küçükviran (Mishevsko) köyü: Geçmiş ile şimdiki zamanın mekânsal birlikteliği. Ön planda görünen minaresi ile yeni cami ve hemen dibindeki eski cami binası (ev tipi minaresiz yapı), tarihin ve değişimin izlerini bir arada sunmaktadır. (Reyhan Mustafa Ferad, 11. 06. 2016)

Ziyaret edilen köylerde diğer ortak şikâyet konuları arasında, göç, işsizlik, alkol sorunu, gençlerin ailelerden kopması, dini değerlerden uzaklaşması bölge insanını ve özellikle orta yaş üstü kuşağın başlıca gündemini oluşturmaktadır. Sözlü görüşme ve sohbetler sırasında çizilen genel hoşnutsuzluk manzarasının yanı sıra, gelenek ve adetlerin uygulanması söz konusu olduğunda, kişilerin ifadelerindeki değişme hemen dikkat çekmektedir. Özellikle köy mevlitlerinde herkesin dayanışma içinde olduğu, el birliği ile kurulan sofralar, civar köylerden toplanan akraba ve konu komşu ile canlanan insan ilişkilerinin farklı bir boyutu gözler önüne serilmektedir. (Kıran, Chubrika, Mart 2018) Ne var ki burada sözü edilen birlik ve paylaşım, belli bir yaş grubuyla sınırlıdır; dolayısıyla geleneğin temel koşulu olan süreklilik ve tüm üyeler arasında ortak katılım sadece belli ölçülerde mümkün olmaktadır. Bölgede üzerindeki gözlem ve incelemelerden anlaşıldığı üzere, geleneğin kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünü olma özelliğini kaybetmesi, tamamen ortadan kalkmasından ziyade, yeni bir işlev edinmesine sebep olmuştur. Tıpkı yan yana duran eski ve yeni yapılar gibi, toplumsal bellekte de eski ile modern algı ve düşünüş biçimleri bir aradadır; kişilerin ifadesiyle, “Avrupa, şehirdeki insana da, şuradaki köylüye de eşit mesafededir”. (Cebel, Mayıs 2018) Diğer yandan, kimlik ve aidiyetin temel şartı olan süreklilik duygusu hala bir ihtiyaç olarak önemini korumaktadır. Bu ihtiyaç nedeniyle gelenek, değişen dünyanın istikrarsızlığı içinde güvenli bir ada, güvenli bir “yuva” olarak, sınırlı bir alanda da olsa, hala bazı işlevlerini sürdürmektedir. Değişimin her alanda son derece belirgin izlerine rağmen, düğün, mevlit, cenaze töreni gibi etkinliklerde temelde geleneksel usullere uyulmaktadır. Örneğin, günümüzde düğünlerde 20 yıl ve öncesine göre en önemli fark, kutlamaların ev, sokak veya köy alanından modern salonlara, kına gecelerinin ise ev- aile ortamından meydanlara taşınmasıdır. Mevlit törenlerinde de bazı yenilikler gözlemlenmektedir. Eskiden evlerde kazanlarla pilav ve keşkek ikramıyla gerçekleşen etkinlikler artık cami ve mescitlerde, hazır paket yiyecek ve içecek ikramı eşliğinde gerçekleşmektedir. (Bakınız Şekil 5) Eski ile modern unsurların iç içe geçtiği bu tür merasimlerin yanı sıra, kırsal bölgelere özgü geleneksel yıllık köy mevlitleri ve “maye” adı verilen toplu kurban ve şenlikler sadeliğini korumuştur. Örneğin, Kırcaali’ye bağlı Ardino (Eğridere) şehri yakınlarındaki Aladağ’ın (Rodop Dağları’nın en yüksek tepelerinden biri) zirvesinde her yıl yaz aylarında bölge halkı tarafından düzenlenen “yağmur duası” etkinliğinde kurbanlar kesilir, kazanlar dolusu pilav pişirilip gelenlere dağıtılır, mevlitler okunur ve dualar edilir. (Bakınız Şekil 5)Dağın etrafındaki tüm köyleri yılda bir düzenli olarak bir araya getiren bu etkinlik, bölge halkının ortak kimlik ve aidiyet duygularını pekiştirmekte ve geleneğin devamını sağlamada önemli bir rol oynamaktadır. Böylece, sürekli bir hareket ve değişimin sürüp gittiği günümüzde bu tür toplu merasimler, yerel kültürün de bir nevi sığınağı haline gelmektedir. Bu anlamda geleneklerin korunması, zorlama bir çaba sonucu değil, tehdit altındaki bir aidiyeti (birlik ve bütünlük duygusu) yeniden kurma ve koruma ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Şekil 5: Cebel ve Ardino köylerinin ortak katılımıyla düzenlenen, Aladağ’ın zirvesinde “Yağmur Duası” etkinlikleri. (Reyhan Mustafa Ferad,10. 07. 2017)

Sonuç

Yapılan değerlendirmeler sonucunda, inceleme konusu olan bölgede, hatırlanan geçmişin ya da geleneğin hafızalarda, efsanelerde, yer adlarında, çeşme ve mezar taşlarında kalan izlerine dayanarak, bölgede hala canlılığını koruyan bir kültürel belleğin varlığından söz edilebilir. Mekân üzerinde kalıcılık vasfı kazanan bellek, Türklerin bu coğrafyada yaşamış en eski atalarına kadar giden bilgiyi bugüne dek korumaktadır. Bunun yanı sıra, aynı şekilde, topluluk içinde deneyim yoluyla aktarılan, fikir, davranış ve eylemlere yön veren, kısaca yaşayan bir geçmişin/geleneğin varlığından söz edilebilir mi? Bu soruya net ve kesin bir yanıt vermek zordur. Öncelikle, bir arada sürüp giden farklı gündelik yaşam tarzları içinde, bölge insanını aynı değerleri paylaşan ortak bir grup kimliği altında birleştirmek, günümüzde oldukça sorunlu görünmektedir. Nitekim bir hayatta kalma stratejisi olarak, gençler arasında yaygın olan“unutma” ve “günü yaşama” ile yaşlılardaki “hatırlama” ve “geçmişi yaşama” arasında büyük bir tezat söz konusudur. Ortak grup kimliğinin pekiştirici unsuru olan güven ve süreklilik duygusunu tehdit eden başlıca etkenler olarak ise, modernleşme, ekonomik sıkıntılar ve göç hareketliliği öne çıkmaktadır. Her şeyden önce, bugün üzerinde yaşanan coğrafi mekân, bölge sakinleri için, her şeyden önce iş güç, geçinme, barınma, kısaca var olmak için sürdürülen gündelik faaliyetleri kapsayan zorlu bir “mücadele alanı” olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla insanların temel kaygıları da, kimlik, kültür, bellek gibi soyut kavramlardan çok sıradan ihtiyaçlar tarafından şekillenmektedir. Düğün, bayram, mevlit gibi etkinlikler, geleneğin devamına dair birer kanıt olmakla birlikte, bu tür faaliyetler aynı zamanda, geleneğin, günlük yaşamın belli “özel” anları ve kutsal/mahrem mekânlarıyla sınırlı kaldığına işaret etmektedir. Hem sözlü verilerin hem de mekân analizinin ortaya koyduğu sonuçlara göre, incelenen bölgede geleneği, burada ele alındığı anlamıyla- günlük ve uzun vadeli hedeflerine yön veren ortak bir “zihin durumu” veya bir “düşünce ve yaşam kılavuzu” olarak nitelendirmek pek mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte, eski kültürün anlam evrenini kısmen de olsa günümüze taşıyan geleneksel pratikler, tıpkı ara sıra ziyaret edilen ve içinde geçmişi tüm sıcaklığıyla saklayan aile ocağı gibi, ne tamamen terk edilmiş ne de tamamen sahiplenilmiş (içselleştirilmiş) olarak, günün şartları içinde hala bir topluluk ruhu oluşturma potansiyeline sahip görünmektedir. Kültürl bellek de söz konusu özel (mahrem) alanlardan beslenmekte ve “ev- bark”, “yuva”, “aile” ve “yurt” imgeleriyle çağın dinamiklerine karşı direnme imkânı bulmaktadır. Bunun yanı sıra, topluluğu bir araya getiren merasimler, ataların hatırasına duyulan saygıya benzer bir anma, hatırlama vesilesi olarak da önemini korumaktadır. Bu şekilde canlı tutulan bellekte geçmişin temsilleri, modernliğin baskın ve tüm hayatı kapsayıcı hâkimiyetine karşın, bölge insanı için hala birer köken, aidiyet, kimlik ifşa aracı, kimi zaman ise, mahrem anlarda kişilerin sığındığı manevi bir “barınak” işlevi görmektedir. Yaşanan kopuş ve parçalanma bakımından fiziksel mekânla zihinsel mekân (bellek) arasındaki bu paralellik, incelenen örneklerde çarpıcı biçimde ortaya çıkmaktadır. Değişen dünyanın içinde ciddi bir sınamaya maruz kalan gelenekler, bir aidiyet ve “mutluluk mekânı” olarak, kaybedilen değerlerin yaşanmasına imkân verirken, aynı şekilde geçmiş zaman da bir “mutluluk zamanı” olarak, kimliğin/kültürün temel dayanakları arasındaki yerini almaktadır. Eski efsane ve anılara ev sahipliği yapmak gibi sembolik bir öğe haline gelen bir gelenek anlayışına karşın, söz konusu yaşam mücadelesi içinde “mutluluk mekânı” nitelendirmesini belki de tam anlamıyla hak eden, hem bellekte hem de yaşamın içinde bir paylaşılabilirlik statüsüne- gerçek bir varlık sahasına sahip olabilen gelenektir. Burada sözü edilen, sadece bayram, mevlit, köy şenliği, nişan, düğün gibi etkinliklerin, “adet üzere” sürdürülmesi değil, bunların temsil ettiği değerler sisteminin, günlük yaşamın dinamikleri içinde en az “iş ve aş” kadar önemli ve hayatî bir ihtiyaç haline gelmesidir.

Kaynaklar

Acaroğlu, M. T. (1997). Bulgaristan Türkleri Üzerine Araştırmalar I- II. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Assmann, J. (2011). Cultural Memory and Early Civilization: Writing, Remembrance, and Poltitical Imagination. 1st ed. Cambridge: Cambridje University Press.

Assmann, J. (2001). Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik. (çev.) Tekin, A. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Bachelard, G. (1996). Mekânın Poetikası. (çev.) Derman, A. İstanbul: Kesit Yayıncılık.

Lefebvre, H. (2014). Mekânın Üretimi. (çev.) . Ergüden, I. İstanbul: Sel Yayınları.

Memişoğlu, H. (1994). Bulgaristan Türklerinin Sosyo- Ekonomik Yapısı. Belleten, C. LVII, 220. Ankara: TTK Basımevi, ss. 781- 783.

Rotenberg, M. (2002). Locus i sıjivena traditsiya: Edin vızmojen pogled kım traditsionnata kultura v sıvremennostta. –V: Elçinova M. (sıst.) Antropologiçni izsledvaniya, T. III. Sofya: Selekta. (Bulgarca)

Shils, E. (2003). Gelenek. Doğu Batı, 25. Ankara: Doğu Batı Yayınları, ss. 101- 131.

Stoyanov, V. (1998). Turskoto Naselenie v Bılgariya Mejdu Polyusite na Etniçeskata Politika. Sofya: LİK. (Bulgarca)

Taş, H. (2008). Bursa’da Göçmen Kültürü. Abacı, Z. D. (ed). Bursa’nın Zenginliği Göçmenler. Bursa: Osmangazi Belediyesi Yayınları, ss. 239- 255.

Yalımov, İ. (2014). Etnokulturna i religiozna identiçnost na turskata obştnost v Bılgariya. Sofya: Visş İslamski İnstitut. (Bulgarca)

Saha Çalışması

Nergis İmamoğlu, Reyhan Mustafa Ferad. (Mart- Nisan- Mayıs 2018) Kırcaali’ye bağlı Ardino, Kirkovo ve Cebel belediyeleri sınırları içinde bulunan, Kıran Köyü/ Kirkovo (Kızılağaç), Chubrika/ Ardino, Gluhar (Sağırlar), Kobilane (Maşkılı), Dolna Krepost (Karalar) köylerinde yapılan sözlü görüşme kayıtları.