Film, Video ve Medya Eski çağlardan beri insanlar resimle iletişim kurma konusunda sınırları zorlamışlardır. Bunu yaparken bazen tek bir resim, bazen de birden çok resimden oluşan bir dizi kullanmışlardır. Ancak genellikle mağara duvarlarında kalan bu ilk denemeler ne yazık ki fazla yayılmamıştır. Medeniyetin ilerlemesi ile birlikte ki bunun sebebi ağırlıkla yerleşik yaşama geçiştir, insanların ihtiyaçları basit olayları anlatma çabasından öteye gitmeye başladı. Örneğin bir kralın tahta çıkışı, ya da bir savaşla ilgili anlaşmalar bir şekilde başka topluluklara ve geleceğe aktarılmalıydı. Böylece resimler zaman içinde ilk yazıyı oluşturdu. Baştaki tek bir resim, sonraları resim gruplarına ve son olarak da yazı olarak kullanılmaya başlanınca, resim gruplarından oluşan sayfalara dönüştü. Yazının bu günkü halini alması resimlerin önemini azaltmadı. Zaman zaman dini etkiler devreye girse de, resim çeşitli şekillerde varlığını sürdürdü. Resimlerin birbiri arkasına gelerek hareket etmesiyle, farklı bir görsel algılama oluştuğunun farkına varılması, her ne kadar M.Ö. 1000 yıllara kadar uzansa da, bugünkü anlamda “film” kavramını oluşturmak için yeterli değildi. Bir başka yaklaşıma ihtiyaç vardı. Bu, bizim coğrafyamızdan çıktığını bildiğimiz “gölge oyunu”dur. İlk örnekleri M.Ö. 3000’lere dayandırılan bir eğlence ya da anlatım şekli. Geç örneklerinde, başlı başına bir senaryosu ve kahramaları olan “Karagöz ve Hacivat” gibi, bugünkü sinemanın temel öğelerine rastlanır. Artık yarı şeffaf resimler bir çubuk yardımı ile canlanabiliyordu. Bunun sunulmasında ise temel öğe ışıktı. Işık ve resimlerin buluşması, farklı sunum şekillerini ortaya çıkardı. İlk örneklerinden biri 1437 yılında “Leon Battista Alberti” tarafından yapılmış bir kutudur. Önündeki bir göz deliğinden bakıldığında, arka tarafa konulan yarı saydam çizimler görülebiliyordu. Bunun biraz gelişmişi 1671 yılında “Athanasius Kircher”’in “Magic Lantern”‘ inidir. Bu örnek ilk projeksiyon makinası olarak sayılabilir. Bu sistem sayesinde görüntüler daha fazla insana ve daha rahat bir şekilde ulaştırılmaya başlandı. 1800’lü yıllar, önce “fotoğraf”’ın bulunmasına, sonra ise bunun hareketli olarak kullanılmasına sahne oldu. “Eadweard Muybridge” ya da “hareketli görüntülerin babası” 1887’de 667 resimden oluşan ilk filmi hazırladı. Konusu “Daisy” isimli bir attı. Kullandığı alet ise, elle çalışan bir kutu içinde hareket eden bir mekanizma ile, o gün için oldukça düşük pozlama sürelerine sahip ardı ardına eklenmiş filmlerdi. Esnek olmayan bu yapı kolay bir çekim olanağı sağlamasa da yeni bir kapı açmıştı. Gerçi daha önce geliştirilen ve hareketli görüntüleri yansıtmaya yarayan “yaşamın dişlisi” yada “zoopraxiscope” isimli aletin patenti, 1867 yılında “William Lincoln” tarafından alınmıştı. Ancak bununla sunulabilecek görseller pekde fazla değildi. Ancak modern sinema için bir basamak olmuştu. Bunu takip eden yıllarda, önce “Thomas Edison” bu ilginç buluşla ilgilendi ve daha esnek çözümler geliştirdi. “Kinetoscope” isimli buluş, adını yunanca “kineto” yani “hareket” ve “scopos” yani “izlemek” kelimelerinden aldı. “Louis Lumiere” ilk kamerayı 1895’te yaptığında artık yeni bir çağ başlamıştı. Lumiere’in ikinci çözümü portable kamera, film işleme birimi ve projektördü. Adı ise Cinematographe’dı. Lumiere kardeşler ilk film projelerini 1891’de Edison’un geliştirdiği Kinetoscope ile yapacaktı. En önemli sorunlardan birisi, gerekli ve yeterli özellikte ham film bulabilmekti. 1889’da ilk ticari “roll film” “George Eastman”’ın kurucusu olduğu “Eastman Kodak Motion Picture Film” tarafından piyasaya sürüldü. 1891’de Edison tarafından hazırlanan kamera ile iyi bir ikili oluşturdu. Auguste ve Louis Lumiere kardeşler ise 1904’te ilk ticari renkli filmi çıkardılar. Ancak gerçek anlamda kullanılması için daha yıllar vardı. 1889’da Edison tarafından kullanılan ilk film formatı 35mm idi. 18x24mm ebatlarındaki bu film, yanlarında 4’er adet delik bulunan film karelerinin ard arda dizilmesiyle oluşmuştu. Lumiere’inkinde farklı olarak karelerin kenarında 1’er delik vardı. Bu delikler mekanizma içinde film rulosunun hareketini sağlıyordu. 1920’lerde ses için karelerin yan tarafında bir alan bırakılmaya başlandı. 3⁄4inç x 1inç oranlarını korumak için bu sefer kareler arasındaki bant kalınlaştı. Bu oran aslında teknik olarak bir gereklilikten dolayı değildir. “Golden cut” ya da “altın kesim” denilen ve temelde antik dönemlere dayanan, bir mükemmellik ve ergonomi arayışının matematiksel karşılığıdır. Bu sebeple 1900’lerde kullanılan ve günümüzde de karşılığı olan başka formatlar da vardır (70mm gibi). Bazı 35mm filmlerde yanlarda bulunan delikler 4 yerine 2 ya da 3’tür. “Techniscope” adı verilen bu teknik “widescreen” için düşünülmüştü. Aslında temelde ses izi için bırakılan alan yüzünden 3⁄4 oranı korunarak küçültülen ana bölüm, beraberinde kareler arasında kalın bantlar oluşmasına yol açmıştı. Gösterim sırasında görüntünün alt ve üstünde koyuluklar oluşuyordu. Bunu çözmek için alt ve üste bir miktar alan siyah bırakılmaya başlandı. Bu sayede geniş ekran gösterimler başladı. Bu basit sorun ve onu gidermek için kullanılan yöntem sonraları benimsenip özellikle kullanılmaya başlandı. Başlangıçta film formatları; 35mm=1.378”, 17.5mm=0.689”, 16mm=0.63”, 9.5mm=0.374”, 8mm=0.315” boyutlarında idi. Günümüzde ise bunlardan 16 mm, 35 mm ve 70 mm ile bunların türevleri kalmıştır. Teknolojik gelişimler ile “süper 35 mm” ve “süper 16 mm” gibi görüntü alanı ve detayı arttırıcı formatlarda oluşmuştur. Günümüzde ses için ayrı bantlar ve optik okuyucular olduğu için, kullanılan filmlerdeki görüntü alanının tamamına çekim yapılabilir. Bu daha sonra yapılacak müdehaleleri rahatlatır. Film çekilmesi başlangıçtaki zor süreçleri atlatınca, sinema salonlarından evlere taşındı. Çoğunlukla 8 ve 16mm formatları bu amaç için kullanılsa da, ilginç ve değişik formatlarda denenmiştir. Örneğin spiral bir format olan ve temelde birbiri ardına spiral olarak dizilmiş 35mm karelerden oluşan dev bir plak gibi deneysel arayışlar olmuştur. Bunların en sonuncularından biri ise Montreal’de EXPO’67’de tanıtılan “IMAX”’tır. 70 mm formatı kullanması dışında projeksiyon alanında getirdiği yenilikler ile bir dönüm noktasıdır. Ancak gerek standart dışı yapısı, gerekse gösterim için özel salonlara ihtiyaç duyması, yeterli desteği görmesini engellemiştir. Ancak yapısı itibari ile 3D filmler için oldukça yeterlidir. Birden fazla projektör kullanması da görüntü netliğini arttırmaktadır. 1831’de “Joseph Henry” ve “Michael Faraday” ilk kez elektromanyetizm ile iletişim kurulabileciğini kanıtladıklarında bunun ilerde “Televizyon” olacağını düşünmemişlerdi. Katot ışınlarının oluştuğu vakumlu tüpün ilk çizimlerini Boston’lu sivil araştırmacı “George Carey” 1876’da yaptığında, adına “selenium camera” demişti ve hala televizyon düşünülmüyordu. 1880’lerde Bell ve Edison telefon üzerinden görüntü aktarılabileceğini düşünmeye başlamışlardı. “PhotoPhone” ışığın yardımı ile aktarılması esasına dayanıyordu. Bunun için ışığa hassas hücreler üzerinde çalıştılar. “Paul Nipkow” 1884’de 18 satırlık bir çözünürlükte dönen bir disk ile teller üzerinden görüntü aktarmaya çalıştı. Bu 1907’de “Campbell-Swinton” ve Rus bilimadamı “Boris Rosing” tarafından katot ışınlarla vakumlu bir tüp yardımı ile görüntü aktarmadan önceki son adımdı. “Charles Jenkins” ve “John Baird” 1924’te ilk kez siluet halinde hareketli görüntüleri aktardılar. “Jenkin’s Radiovisor Model 100 circa” 1931’te piyasaya çıktı. Henüz oldukça az kullanım alanı olsa da yeni bir medya ortaya çıkmıştı. Yapısal olarak çok farklı olsa da sinema ve televizyon, beraber ilermeye başladılar. 1980’lere gelinceye teknolojik olarak ilerleyen televizyon, görüntü ve ses kalitesinde oldukça iyi bir noktaya gelmiş olsa da, hala analog bir sistemdi. Netlik, yayının yapıldığı kaynak ve radyo dalgalarının ulaşım alanı içinde parazit olup olmamasıyla orantılıydı. Kablo-TV çalışmaları devam etse de bu sadece yayının daha iyi aktarılmasını sağlıyor- du. Ancak artan yayıncılar ve kullanıcı sayısı, yayın kalitesi ve dolasıyla yayın için kullanılan ekipmanın iyileştirilmesini gerektiyordu. İmdada dijital teknoloji yetişti. Bilgisayar teknolojisinin ve yazılımların gelişmeye başladığı bu dönemde, ilk dijital kullanım temeli analog ta olsa görüntü ve ses sıkıştırma ile karşımıza çıktı. Temelinde basit bir elektronik altyapı olan bu sistem, günümüz dijital sistemlerinden çok farkli olsa da bir dönem başlattı. Bu sayede yeni formatlar ortaya çıktı. Önceleri yayın yapanların kullanmaya başladığı bu sistem, 1950’den sonra ortaya çıkmıştır. Manyetik bantlar üzerine aktarılan kodları sonradan okuyabilmek, sinemadan sonraki en temel buluştur. İlk kez “SONY” tarafında “Beta” isimli 21⁄2” lik bir format çıktığında bir devrim sayılmıştı. Bunu “panasonic” izledi. Ancak başka bir sorun vardı. Televizyon teknolojik olarak elektrik ile görüntü üretiyordu. Ancak Amerika ve Japonya gibi ülkelerde elektrik saniyede 60 titreşim oluştururken, Avrupa’da genellikle 50 titreşim oluşturuyordu. Temel olarak, her titreşim için bir ara kare (field) oluşturan televizyonlar nedeniyle; farklı ülkeler, farklı formatlar ortaya çıktı. Amerika ve Japonya NTSC formatını kullanırken Avrupa PAL formatını kullanıyordu. Bu iki format da, kendi içlerinde farklılıklar gösteriyordu. Ayrıca bunların dışında daha az kullanım alanı olsa da SECAM isimli bir format daha vardı. Video sistemleri belli standartlara oturtulunca ilerleme hızlandı. Beta’dan sonra VHS, S-VHS, Hi-8 ve Beta-Cam gibi formatlar gelişti. Ancak saklama sistemi hala analogtu. Bu gorüntü kalitesinin her aktarımda düşmesi demekti. Sinyal giderek zayıflıyordu. 90’lara gelindiğinde tam bir dijital patlama yaşandı. Özellikle Beta formatı ile evlere girmeye başlayan video, 90’lardaki dijital patlama ile seyirden çok, çekim için kullanımlarla evlere hatta sokağa taşındı. Daha önce 8 ve 16mm filmler kullanılarak önemli anları kayıt eden aileler için, şimdi çok daha kolay ve ucuz bir yöntem vardı. Ayrıca dışa bağımlı da kalınmıyordu. Bu teknoloji, yayın yapanlar ve bunlara program hazırlayanlar içinde önemliydi. Artık, daha kolay ve kaliteli yayınlar yapabiliyorlardı. Dijital Beta-Cam, DVCPro, DV, Dijital8 gibi yeni formatlar ve bunlarla çekim yapmak ve tekrar izlemek için, onlarca yeni ekipman ortaya çıkmıştı. Ayrıca yayınlarda önce uydular aracılığı ile analog, 2000’lere gelindiğinde ise dijital olarak yapılabiliyordu. Buna ilave olarak bilgisayar teknolojisi gelişmiş, görsel ve işitsel bir doygunluk kazanmıştı. Bunlara birde internet eklenince, her şey karışmaya başladı. Bu karmaşanın arasında ilk kez 1981’de ortaya çıkan, fakat standartlarının ve altyapısının oluşması 90’ların ortalarını bulan HD-TV’yi unutmamak lazım. İlk kez 1125 satır olarak düşünülen ve haliyle daha fazla bant genişliği gerektiren bu sistem, kullanıcıya daha net ve detaylı bir görüntü vaad ediyor. Halen fazla yaygın olmamakla birlikte yayınları devam eden HD-TV (high definition)’ın önündeki en büyük problem, yerleşik standart-definition sistemlerin değişiminin oldukça zor ve pahalı olması. Bu sistem, belki ilk amacı olmasa da, günümüzde sinema sektöründe yer bulmaya başladı. İlk kez “Vidoq” isimli filmde kullanıldı. Sağladığı avantajlar George Lucas’ın Star Wars’un ikinci filminde (ikinci üçlemenin) kullanmasına neden oldu. Pek çok rahatlığı vardı. Emisyon (35 mm film) kullanmaktan daha kolaydı. Çektiğiniz görüntüyü perdede değil, sette kullandığınız bir monitörde anında görebiliyordunuz. Pek çok görsel efekt için, filmden dijital ortama aktarma gibi bir probleminiz de yoktu. Ayrıca montajda karşınıza pek çok engel çıkmıyordu. Sadece basit geçişler yerine, daha önce pahalı ve zor tekniklerle yapabildiğiniz geçişleri, çok kolay ve üstelik anında yapabiliyordunuz. Kaynak: Videograph Ali DERELİ Mimar-Restoratör CG Supervisor-TECHNOSYS |