Bahai


"Ey Kavîm! Eğer bu âyetleri inkâr ederseniz, bundan önce Allah’a hangi delil ile iman ettiniz? "

Ana Sayfa‎ > ‎

Bahalik

Hz. Bahaullah'ın Öğretilerinden birincisi, Allah ve bizim Onunla ilişkimiz konusundadır. Hz. Bahaullah bize Allah'ın Kendi Özünde bilinemez olduğunu öğretir. Bu, Allah'ı bir insan olarak düşünüp kafamızda Allah imajları yapmamamız gerektiği anlamına gelir. Genelde, yaratılmış olan, yaratıcısını anlayamaz. Örneğin; bir masa, onu yapan marangozun tabiatını anlayamaz. Marangozun varlığı, yaptığı nesnelerce hiçbir surette idrak edilemez.

Allah, her şeyin Yaratıcısıdır. Dağları ve vadileri, çölleri ve denizleri, nehirleri, çayırları ve ağaçlarıyla yeri ve gökleri yarattı. Allah, hayvanları yarattı ve Allah, insanları yarattı.

Hz. Bahaullah, yaratılışımızın arkasındaki sebebin sevgi olduğunu söyler. Buyuruyor:

"Ey İnsan Oğlu! Yaratılmanı sevdim, seni yarattım. İmdi Beni sev ki seni anıp hayat ruhunda berkiştireyim."


Allah'ın varlığı bizim anlayışımızın ötesinde olsa da, Onun sevgisi varlığımıza ve yaşamlarımıza durmadan nüfuz eder. Bu sevginin bize akış yolu, O'nun Ebedi Ahdi vasıtasıyladır. Ebedi Ahd'e göre, Allah hiç bir zaman bizi yalnız ve kılavuzsuz bırakmaz. İnsanlık ne zaman O'ndan uzaklaşsa ve Öğretilerini unutsa, bir Tanrı Mazharı görünür ve O'nun istek ve Amacını bize bildirir.

Mazhar kavramını anlayabilmek için izhar etmek kelimesi anlamına bakmak gerekir. "İzhar etmek" kelimesi, göstermek, daha önce bilinmeyen bir şeyi ortaya koymak anlamına gelir. Tanrı Mazharları, Allah'ın Sözünü ve İrade'sini insanlara gösteren bu özel Varlıklardır; böylece Onları dinlediğimizde, Allah'ın Çağrısına cevap veririz.

Hz. Bahaullah tarafından öğretildiği şekliyle "Mazhar" kavramını anlamamıza yardımcı olacak fiziksel dünyadan bir örnek vardır. Bu dünyada, güneş bütün sıcaklığın ve ışığın kaynağıdır; o olmadan gezegende hayat olmazdı. Ancak, güneşin kendisi yeryüzüne inmez ve ona yaklaşmaya kalkışsak, tamamıyla yanardık.

Fakat lekesiz bir ayna alıp onu güneşe tuttuğumuzu farz edelim. İçinde güneşin suretini göreceğiz ve ayna ne kadar çok temiz olursa, suret de o kadar mükemmel olacaktır. Tanrı Mazharları, Allah’ın Işığını tüm İhtişamıyla yansıtan mükemmel Aynalara benzerler. Bütün bu Aynalar, aynı ışığı yansıtırlar. Allah’a erişemesek de, bu mükemmel Varlıklar zaman zaman bizlere ulaşırlar, aramızda yaşarlar, bize kılavuz olurlar ve bizleri, fiziksel ve ruhani olarak gelişmemiz için ihtiyaç duyduğumuz enerjiyle doldururlar.

Hz. Bahaullah'ın Öğretileri, geçmişteki bütün tanrı mazharlarının  Öğretileriyle tam bir uyum içerisindedir; ancak insanlığın bugünkü şartlarına hitap etmektedir. Yeni mazhar Hz. Bahaullah’ın öğretilerini sende alabilirsin. İnsanlığın içinde bulunduğu kötü durumu bir an için düşünecek olsan, başka bir Tanrı Mazharı'nın gelmiş olması için doğru zaman olduğuna katılacağından eminim.  Hz. Bahaullah'ın Yazılarından yaşadığımız Gün'e ilişkin şöyle buyuruyor:

"Bu Gün, Allah’ın en güzel lütuflarının insanlar üzerine saçıldığı gündür. Bu Gün, Allah'ın en büyük inayetinin bütün yaratıklara zerk olunduğu gündür. Bu Gün, bütün insan topluluklarının ödevi, aralarındaki ihtilaflara artık son verip uzlaşmak ve tam bir birlik ve barış içerisinde Onun Şefkat ve merhamet Ağacının gölgesi altında yaşamaktır."

Hz. Bahaullah'ın bir sonraki Öğretisi, insanlığı birleştirmek olan Bahai Dini'nin amacı ile ilgilidir. Bahai Öğretilerinde, “hepimiz bir ağacın meyveleri ve bir dalın yaprakları” olduğumuz söylenmektedir.

Duygusal ve fiziksel olarak farklılıklar göstermemize, farklı yetenek ve kapasitelere sahip olmamıza rağmen, hepimiz aynı kökten çıkarız, hepimiz aynı insan ailesine aidiz.

İnsanlar, her türden, her renkten ve her kokudan çiçeklerin yan yana yetiştiği büyük bir bahçeye benzetilebilir. Bahçenin güzelliği ve çekiciliği bu çeşitlilikte yatar. Fiziksel özelliklerimiz, huylarımız, geçmişlerimiz, fikir ve düşüncelerimiz yönünden aramızda var olan farklılıkların, ihtilaf ve çekişmeye sebebiyet vermesine izin vermemeliyiz. İnsan ırkının fertlerini, insanlık bahçesinde yetişen güzel çiçekler olarak görmeli ve bu bahçeye ait olmaktan mutluluk duymalıyız.

İnsanlığın birliği inkâr edilemez bir gerçek olmasına rağmen, dünya insanları ondan o kadar uzak ki, onları birleştirmek hiç de kolay bir iş değildir. Şayet Bahai toplumuna katılmayı seçersen - ki bu bana büyük bir mutluluk verir -, birliği oluşturup sürdürme çabalarımızda sen de bizlere katılmış olursun. Hepimiz düşünce ve eylemlerimizi, insanlığın birliği inancımızla aynı çizgide götürmeye çabalıyoruz. Bize, aklımıza bir savaş düşüncesi geldiğinde, bunu hemen bir barış düşüncesi ile değiştirmemiz gerektiği söylenmektedir. Kalplerimizde bir nefret duygusu yer etmeye başladığında, onu hemen bir sevgi duygusuyla değiştirmeliyiz. Taassuplarımızı yenmemiz için mümkün olan her şeyi yapmalıyız. Irk, renk, milliyet, kültür, din ve cinsiyet taassupları, bunlar daha iyi bir dünya yaratmak için en büyük engeller arasındadır. Bahai yazılarından pek çok pasaj, birlik yollarında nasıl yürümemiz gerektiğini ve başkalarının aynı yolda yürümelerine nasıl yardımcı olacağımızı bizlere öğretmektedir. Kendisinden daha sonra bahsedeceğim Hz. Abdulbaha'nın konuşmalarının birinde şöyle diyor:

"Hz. Bahaullah birlik çemberini çizmiş, bütün insanların birleştirilmesi ve onların evrensel birlik çadırının koruması altında toplanması için bir plan yapmıştır. Bu, İlahi Lütfün işidir ve hepimiz aramızda birlik gerçeğini görene kadar kalben ve ruhen çabalamalıyız; çalışırken, bizlere büyük bir güç verilecektir."

Hz. Bahaullah 1817 yılında İran'ın başkenti Tahran'da doğdu. Çocukluğunun ilk yıllarından itibaren büyüklük alametleri gösterdi. Evde biraz eğitim aldı, ancak okula gitmesi gerekmedi, çünkü Allah tarafından iç bilgiyle donatılmıştı. Hz. Bahaullah asil bir ailedendi ve genç yaşlarda kendisine Şah'ın sarayında yüksek bir makam teklif edildi, fakat bunu reddetti. Zamanını ezilenlere, hastalara ve fakirlere adamayı ve adalet davasını savunmayı istiyordu.

Hz. Bahaullah'ın hayatının iki yönünden birisi, çektiği acılardır. Diğeri, insanların kalpleri ve akılları üzerinde bıraktığı muazzam etkidir. Bunlar aslında tüm Tanrı Mazharları'nın yaşamlarını karakterize ederler. Hz. Bahaullah'ın sıkıntıları, Allah’ın Emrini ilan etmeye kalktığı anda başladı. Hayatı, sürgün, mahpusluk ve eziyetlerle dolu bir yaşamdı. Tahran'da, zincirlenerek karanlık ve kasvetli bir zindana atıldı. Bir ülkeden diğerine dört kez sürgün edildi ve sonuçta Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hapishane Şehri Akka'ya gönderildi. Orada çektiği sıkıntılar o kadar büyüktü ki, Akka'dan "Sicn-i A'zam" (En Büyük Hapishane) olarak bahsetmiştir. Levihlerinin birinde, şunu okuyoruz:

"Ömrün boyunca günlerimi an; bu ücra mahbesteki hüznümü ve garipliğimi hatırla. Sevgimde öyle dimdik dur ki, başına düşman kılıçları inse veya bütün yer gök aleyhine yürüse, yüreğin zerre kadar titremesin."

Çektiği sıkıntılar hakkında Hz. Bahaullah'ın neler söylediklerini okuyalım:

"Cemal-ı Kıdem, insanlık esaret zincirlerinden kurtulsun diye zincirlere vurulmağa razı oldu; dünya hakiki hürriyete kavuşsun diye bu müstahkem kalede kalebentliği kabul buyurdu; Arzın sakinleri ebedi bir saadet ve refah görsün diye hüzün ve keder bardağını son damlasına kadar içti. Bu, Rahman ve Rahim olan Rabbinizin rahmetindendir. Ey Tanrının birliğine inananlar! Biz zilleti kabul ettik ki  siz izzet bulasınız; Biz darlığa katlandık ki  siz bolluğa çıkasınız. Bakınız, Tanrıya ortak koşanlar dünyayı yeni baştan kurmağa gelmiş olan böyle bir velinimeti nasıl harap bir kasabada oturmağa mecbur tutmuşlardır!”

Hz. Bahaullah'a ve Öğretilerine karşı koymak için iki güçlü saray olan İran Şahı ve Osmanlı İmparatorluğu her türlü çabayı gösterdiler. Ancak, Gerçeklik Güneşi kolay kolay sönmez. Kıvılcımını söndürmek için bu ateşe dökülen suyun kendisi yağa dönüşür ve ateş daha gür bir şekilde yanar. Hz. Bahaullah'ın artan nüfuzunu durdurmak için hiç bir şey yapılamazdı. Yetkililer Kendisini uzaklara sürdükçe, Öğretilerine kapılan ve Güç ve Azametini tanıyan insanların sayısı arttı. Sürekli eziyetlere rağmen, Hz. Bahaullah Allah Kelamı'nı kırk yıldan uzun bir süre izhar etti. Bu dünyaya o kadar çok sevgi ve ruhani enerji getirdi ki Emrinin nihai zaferi kesindir.

Hz. Bahaullah 1892 yılında suud etti. Yeryüzündeki En Kutsal Yer olarak saydığımız Makamı, Akka şehri yakınlarındadır.

Hz. Bahaullah'ın Emrini ilan etmesinden bir kaç yıl önce, O'nun geleceğini duyurmak için Allah özel bir Haberci gönderdi. Bu büyük Haberci, kapı anlamına gelen "Bab" ismini aldı. O, gerçekten, Tanrı bilgisi ve insan varlığının yeni bir çağı için bir kapı idi. Altı yıl boyunca, sürekli olarak, Tanrı Mazharı'nın gelişinin yakın olduğunu öğretti ve Gelişi için yolu hazırladı. İnsanlara, yeni bir Çağın şafağına, Allah'ın Va'ad ettiği Gün'ün şafağına tanıklık etmekte olduklarını anlattı. Allah'ın yakında izhar edeceği Kimse'yi tanımak için kalplerini dünyanın boş şeylerinden arıtmaları çağrısında bulundu.

Binlerce insan Hz. Bab'ın Mesajını kabul ederek Öğretilerini izlemeye başladılar. Ancak, İran hükümeti ve halk kitlelerini yöneten güçlü din adamları O'na karşı ayaklandılar. Takipçileri zulümlere maruz kaldı ve çok sayıda inanan öldürüldü. Hz. Bab'ın Kendisi, hükümetin emriyle, O'nu halka açık bir meydanda ellerinden asıp üzerine ateş eden bir alay asker tarafından 31 yaşında şehit edildi.

Hz. Bab’ın sözlerinden çok etkileyici iki dua. Çoğumuz birinci duayı ezberden bilir ve güçlük anlarında yüksek sesle okuruz.

"Var mıdır Tanrı'dan başka sorunları çözen? Söyle; Süphandır Tanrı! Odur Tanrı! Herkes O'nun kuludur ve herkes O'nun buyruğuyla ayakta durur!"

"Söyle; Allah her şeye kafidir, O’ndan başka, yerde ve gökte olan her şey acizdir. O, gerçekten Bilicidir, Güçlüdür,  Kadirdir."

Şahadetinden sonra Hz. Bab'ın naaş’ı Takipçileri tarafından alındı ve Emrin düşmanlarından sürekli olarak saklayarak bir yerden başka bir yere taşındı. En sonunda da Arz-ı Akdes’teki Kermil Dağı'na getirildi. Hayfa'daki Makamına ait bu şehirdeki ve körfezin karşısında olan Akka'daki diğer Kutsal Yerlerle ilgili kartpostalları görüyorsun. Bu ikiz şehirler bugün Bahai Dini'nin ruhani ve idari dünya merkezidir. Ruhani merkezdir, çünkü Hz. Bab ile Hz. Bahaullah'ın Makamları ve başka pek çok Kutsal Yerler buradadır; idari merkezdir, çünkü Emrin yüce idare organı olan Yüce Adalet Evi Binası da Kermil Dağı'ndadır.

Bahai olarak yaşamımızın en merkezindeki düşünce, Hz. Bahaullah ile bir Misak'a girmiş olmamızdır. Diğer bütün dinlerde, Mazhar'ın ölümünden sonra, Takipçileri kendi aralarında binlerce tartışmalar yapmışlar ve sonuçta dini pek çok mezhebe bölmüşlerdir. Bölünmenin sebebi, bazen belirli hırslı bireylerin liderlik arzuları olmuştur. Fakat Mazharın Sözlerinin ne anlama geldiği konusunda samimi inananlar arasında bile fikir ayrılıkları ortaya çıktığında, bu anlaşmazlıkları çözmek için Mazharın Kendisi tarafından hiç kimse yetkili kılınmamıştı ve bu durum uyuşmazlık ve anlaşmazlığa sebep olmuştu. Her yorumlama grubu farklı bir mezhebin çıkmasına yol açtı. Hz. Bahaullah, Dini'ni eşsiz bir güç olan Ahdin gücü ile donatarak onu bu tür bölünmelere karşı korumuştur. Suud etmeden önce, en açık ifadelerle ve yazılı olarak Kendisinden sonra bütün Bahailerin Abdulbaha'ya yönelmeleri gerektiğini açıkladı. Böylece en büyük Oğlu Abdulbaha, Sözlerinin tek Yorumlayıcısı ve Ahdinin Merkezi unvanını aldı. Hz. Abdulbaha, bizzat Hz. Bahaullah tarafından yetiştirilmiş; bir çocukken Onun Makamını tanımış ve Babasının çektiği tüm sıkıntılara ortak olmuştu. O, insanlara bağışlanmış en değerli armağandı ve bütün Bahai Öğretilerinin mükemmel Örneği idi.

Hz. Abdulbaha bu dünyada 77 yıl yaşadı. 1844'te Hz. Bab'ın Emrini açıkladığı aynı gecede doğdu ve 1921 Kasım'ında suud etti. Hayatı sıkıntılarla doluydu; ancak Huzuruna çıkan herkese büyük bir sevinç ve mutluluk verirdi. Babasının vefatından sonra, Bahai toplumunun sorumluluğu Omuzlarına düştü ve Doğuda ve Batıda Emri yaymak için gece gündüz çalıştı. Her yerdeki gruplara ve bireylere binlerce Levih yazarak Babasının Öğretilerini netleştirdi. Yorumları, şimdi Bahai Dininin Yazılarının önemli bir parçasıdır. Hz. Abdulbaha'ya, Hz. Bahaullah'ın Misakı'nın Merkezi olarak odaklanarak, dünya Bahaileri bir Bahai hayatı yaşama ve yeni bir medeniyet yaratma çabalarında birlik içinde kalıyorlar. Hz. Bahaullah'a verdiğimiz sözün bir parçası olarak birbirimizi sevmemiz gerektiğini hatırlıyoruz ve seven birisinin en mükemmel örneğini Hz. Abdulbaha'da görüyoruz. Adil olmamız gerektiğini, cömert olmamız gerektiğini, başkalarının hatalarını dikkate almamamız gerektiğini hatırlıyoruz ve Hz. Abdulbaha örneğinden, adaleti, cömertliği ve bağışlamayı öğreniyoruz. Her şeyden önemlisi, Hz. Abdulbaha'ya odaklanmakla Hz. Bahaullah ile olan misakımızı her zaman hatırlıyoruz; şöyle ki, Takipçileri arasındaki birliğin bozulmasına müsaade etmeyeceğiz ve birlik içinde bir dünya toplumu olarak insanlığın birliği sağlam bir şekilde oluşana kadar çalışacağız.

Hz. Abdulbaha, Vasiyetnamesinde Torununu Emrin Velisi olarak tayin etti ve Suudundan sonra Hz. Şevki Efendi Öğretilerin yetkili yorumlayıcısı oldu. 36 yıl boyunca, Mazharın Sözlerini açıklayarak ve Dinini gezegenin bütün bölgelerinde sağlam bir şekilde kurarak Büyük Babasının işini sürdürdü. Ölümünden beş buçuk yıl sonra, dünya Bahaileri, Hz. Bahaullah tarafından planlandığı ve Hz. Abdulbaha ile Emrin Velisi tarafından açıkça tarif edildiği gibi Yüce Adalet Evi’ni seçtiler.

Yüce Adalet Evi, şimdi bütün dünya Bahailerinin yönelmeleri gereken Emrin yüce kurumudur.

Her dinin en önemli özelliklerinden birisi, Mazharın insanları doğru yola kılavuzlaması için onlara getirdiği kanunlardır. Bu kanun ve hükümlerin bazıları kalıcıdır; diğerleri, insanlar ilerleme kaydedip geliştikçe değişirler. Dinde bize öğretilen, Bahai kanunlarını yapılması ve yapılmaması gereken bir dizi şey olarak düşünmememiz gerektiğidir. Hz. Bahaullah bize Kanunlarının "Kullarım arasında İnayetimin lambaları ve Yaratıklarım için Merhametimin anahtarları" olduklarını söyler. Bu kanunlara uymamız ceza korkusundan dolayı olmamalıdır, zira En Kutsal Kitabı'nda (Kitab-ı Akdes) açıkça buyurmaktadır:

"Hükümlerimi Cemalimin sevgisi için yerine getiriniz."

Başka bir hükümde Hz. Bahaullah kişinin arkasından konuşmayı ve iftirayı yasaklar. Bu önemlidir, çünkü düşünecek olursan, birliğin en büyük düşmanlarından bir tanesi, kişinin arkasından konuşmaktır. Ve ne yazık ki, yokluklarında başkalarının kusurlarından bahsetmek, insanların çoğu arasında yerleşmiş bir uygulama haline gelmiştir. Herkes, sürekli olarak sözü edildiği için gittikçe büyütülen başkalarının kusurları ile ilgili görünmektedir. Hz. Abdulbaha, bunun tersini yapmamızı söylemektedir. Birisinde on güzel özellik ve bir kusur görüyorsak, bu on üzerine konsantre olmalıyız ve birisinin on kusuru ve sadece bir iyi özelliği varsa, bu tek özellik üzerinde odaklanmalıyız.

"Ey Arşımın Arkadaşı! Kötü işitme, kötü görme, kendini zelil etme, ağlayıp sızlama. Yani kötü söyleme ki kötü işitmeyesin; âlemin ayıbını, büyük görme ki ayıbın büyük görünmeye; kimsenin zilletini isteme ki zillete düşmeyesin. İmdi temiz bir yürek, pak bir kalp, mukaddes bir fikir ve nezih bir hatır ile ömrünün şu bir andan daha kısa sayılan günlerini asude geçir, ta ki bu fani cesetten mana firdevsine feragat içerisinde dönesin ve beka melekûtunda yerleşip kalasın."

Bu yaşta bizi pek etkilemese de, şunu da bilmelisin ki Hz. Bahaullah, alkol ve tabi ki zarar verici maddelerin içimini yasaklar. Alkol içmek, gerçekten dünyada günümüzde var olan en büyük sosyal hastalıklardan bir tanesidir. Şiddetin ve sağlıklı aile yaşamının yıkımının en yaygın sebebidir. Aslında asil yaratılmışken içmek insanların akıllarına zarar veren ve berrak düşünme yeteneklerini kaybettiren utanılacak şekilde davranmalarına yol açar. Hz. Bahaullah'ın Yazılarından asalet konusunda güzel bir alıntı biliyorum:

"Ey Ruh Oğlu! Seni zengin yarattım: nasıl fakir oluyorsun? Seni aziz yarattım: neden kendini alçaltıyorsun? Seni bilgi cevherinden ortaya çıkardım: niçin özgemden bilgi arıyorsun? Seni sevgi çamuruyla yoğurdum: nasıl oluyor ki Benden başkasıyla meşgulsün? İmdi gözünü kendine çevir ki, Beni içinde kaim, kadir, muktedir ve kayyum bulasın."

Hz. Bahaullah'ın bir başka hükmü de anne-baba ve toplumun çocukları eğitme mecburiyetidir.

         Hz. Abdulbaha buyuruyor ;

"Bu nedenle, Allah’ın sevgilileri ve Rahman'ın kadın hizmetkârları çocuklarını canı gönülden eğitmeli ve okulda onlara iyi ahlak ve mükemmellik öğretmeliler. Bu konuda ihmalkâr davranmamalı; etkisiz olmamalıdırlar. Gerçekten, bir çocuğun cahil yetişmektense hiç yaşamamış olması daha iyidir; zira bu masum çocuk, ilerleyen yıllarda sayısız eksikliklere maruz kalacak, Allah’a karşı sorumlu ve Allah tarafından sorgulanacak, insanlar tarafından ayıplanacak ve dışlanacaktır. Bu ne günah ve ne ihmal olurdu! Allah’ın sevgililerinin ve Rahman'ın kadın hizmetkârlarının ilk görevi şudur: Kız ve erkek, her iki cinsi eğitmek için mümkün olan bütün vasıtaları kullanmaya çaba göstermelidirler; kız ya da erkek, bunlar arasında hiç bir fark yoktur. İkisinin cahilliği suçlanmayı hak eder; her iki durumda ihmal azar gerektirir. ‘Bilen ile bilmeyen bir olur mu?’"

Sadece bir takım güzel fikirleri kabul etmeni değil, seni bir dine katılmaya davet ettiğimin bilincinde olduğundan eminim. Aslına bakarsan, Bahai Dini, tüm insan ırkının birleştirilmesinden başka bir amaç taşımayan çok organize bir dindir. Bahai çalışmalarını, bir dünya medeniyeti kurmak olarak düşünmenin sana yararı olacaktır. Yüce Adalet Evi, bizlere, bu çalışmada her birinin önemli rol oynadığı üç katılımcı olduğunu söylemektedir.

İlk katılımcı birey inanandır. Yaşamın ölümle sona ermediği ve kişinin Allah ile ilişkisinin ebedi olduğu gerçeğinin her zaman bilincinde olarak, Misak'ta sabit kalmak, yaşamını Hz. Bahaullah'ın Öğretileri ile aynı çizgiye getirmek için her gün çabalamak ve insanlığa hizmet etmek, bu bireyin görevidir. Ölümden sonra ruhlarımız özgür olur ve sonsuzluk içinde Allah’a doğru ilerlemeye devam eder. Bu dünyadaki yaşamımız, bir bebeğin anne rahmindeki yaşamı ile çok benzerlik taşır. Çocuk dokuz aylık bir süre içinde sonradan bu dünyada kullanılmak üzere göz, kulak, el v.b melekeler geliştirir. Aynı şekilde, Allah’ın diğer dünyalarında gelişmek için ihtiyacımız olan ruhani melekeleri burada geliştireceğiz. Tabii, sadece onu düşünerek amacımıza ulaşamayız. Çalışmak, insanlara hizmet etmek ve elde ettiğimiz bilgileri başkalarıyla paylaşmak zorundayız.

İkinci katılımcı toplumdur. İnsanlar yalnız yaşamak için yaratılmadı. Toplumların içinde yaşıyoruz ve yeni medeniyeti kurmak için birlikte çalışmak zorundayız. Bize en yakın toplum, köyümüzün ya da kasabamızın Bahailerini içeren yerel toplumdur. Birbirimizle işbirliği yapmayı öğrendiğimiz, birlikte geliştiğimiz ve birlik içinde olduğumuz yer mahalli toplumdur. Mahalli toplumun üyeleri olmanın yanı sıra, milli toplumun ve sonra sürekli olarak büyüyen ve her ırk, milliyet ve dini geçmişten insanları çeken dünya Bahai toplumunun da üyeleriyiz.

Yüce Adalet Evi, yeni medeniyetin kurulmasında üçüncü katılımcıyı Bahai Kurumlarının oluşturduğunu söylemektedir. Bu, Misakı tartıştığımızda biraz daha açmamız gereken bir konudur. Şimdilik, Hz. Bahaullah'ın hükümlerinde toplumun organize olması gereken şekil ile ilgili pek çok şeyler olduğunu söylemekle yetineyim. Geçmişte, Tanrı Mazharları, takipçilerinin kendilerini nasıl organize edecekleri konusunda çok fazla şey söylememiş ve insanlar, bunu nasıl yapacaklarını kendi başlarına keşfetmek zorunda kalmışlardır. Ancak, Bahai Dini'nde, Hz. Bahaullah, ne tür kurumlar oluşturmamız gerektiğini, bu kurumların nasıl çalışacaklarını ve insanların nasıl yönetilmesi gerektiğini bizlere izah eden Kendi İdari Düzenini getirmiştir.

Yüce kurum olan Yüce Adalet Evi'nden bahsetmiştik. Bahailer yılda bir kez, her ülkede Milli Ruhani Mahfili ve her mahalde Mahalli Ruhani Mahfili seçerler. Bahai Dininde papaz ya da din adamı yoktur; toplumun işlerini yönlendiren ve birey inananların refahını gözeten, Mahalli Ruhani Mahfil'dir. Bir Mahalli Ruhani Mahfil, toplumdaki bütün yetişkin inananlar tarafından gizli oyla ruhani bir atmosfer içinde seçilen dokuz üyeden oluşur. Ruhani Mahfiller, Bahailer için son derece önemlidir. İnsan ilişkilerinin nasıl idare edileceğini ve Hz. Bahaullah'ın Dünya Düzeni olarak bilinecek olan yeni bir düzenin toplumda nasıl kurulabileceğini onlar vasıtasıyla öğreniriz.

"Ey Allah’ım! Ruhumu tazele ve sevindir. Kalbimi temizle. Güçlerimi aydınlat. Tüm işlerimi Senin Eline bırakıyorum. Kılavuzum ve Sığınağım Sensin. Bundan sonra üzülüp kederlenmeyeceğim; mutlu ve sevinçli bir varlık olacağım.

Ey Allah’ım! Artık endişelerle dolu olmayacağım ve güçlüğün beni tedirgin etmesine izin vermeyeceğim. Yaşamın hoş olmayan şeyleri üzerinde durmayacağım.

Ey Allah’ım! Sen bana kendimden daha yakın bir dostsun. Kendimi Sana adıyorum, Ey Rabbim.“