“şey” olduğunu savunanların temel dayanağı, bilgi kapsamında sabit olmasıdır. Bu itibarla kendisine yönelinmesi, yaratılması, ondan haber verilmesi, emre ve nehye muhatab olması sahihtir, demişlerdir. Diyorlar ki: Bu gibi özelliklerin salt “yok” olan bir şeye taalluk etmesi imkânsızdır. Eğer objektif sabit oluş ile bilgi kapsamında sabit oluş anlamında varoluş arasındaki fark iyice belirginleştirilirse, bu hususla ilgili şüpheler ortadan kalkar.
“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. Hemen oluverir.” (Nahl, 40) ayetine gelince, burada işaret edilen “şey”, meydana getirilmesinden ve hitabın yöneltilmesinden önce bilinmektedir. Bu bilinmeyle de takdir edilmiş ve hakkında kaza belirlenmiş olmuştur. Çünkü yüce Allah, dilediği şeylerden olduğunu bildiği şeyleri söyler ve yazar.
Nitekim peygamber efendimiz (s.a.v.) Müslim’in Abdullah b. Amr kanalıyla aktardığı bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Allah gökleri ve yeri yaratmazdan elli bin sene önce bütün yaratılmışların kaderlerini takdir etmiştir.” (Müslim, Kader, 16; Tirmizi, Kader, 18; Ahmed, 2/169)
Sahihi Buhari’de, İmran b. Husayn kanalıyla peygamber efendimiz’den (s.a.v.) şöyle rivayet edilir:
“Allah vardı ve hiçbir şey O’nunla beraber yoktu. Arşı suyun üzerindeydi. Her şeyi zikirde yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı.” (Buhari, 1-3)
Süneni Ebu Davud’da ve başka kaynaklarda peygamberimizden (s.a.v.) şöyle rivayet edilir:
“Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra ona: yaz, dedi. Ne yazayım, dedi. Buyurdu ki: Kıyamete kadar olacakları yaz.” (Ebu Davud, es-Sünne, 16; Tirmizi, Kader, 17; Ahmed, 5/317)
Bu ve benzeri nasslardan anlaşılıyor ki, mahlûkat yaratılmadan önce biliniyordu, ondan haber veriliyordu ve yazılmıştı. Dolayısıyla ilmi, kelâmi ve kitabi varlığı itibariyle de “şey” di. Ancak hakikati olan objektif varlığı zihin dışında sabit değildi. Bilakis bu anlamda salt “yok” ve sırf olumsuzluktu. İşaret ettiğimiz bu dört mertebe varlıklar açısından meşhurdur.
Nitekim yüce Allah peygamberine (s.a.v.) indirdiği ilk surenin başında bunlardan söz etmiştir:
“Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.” (Alak, 1-5)
Bu hususla ilgili olarak başka yerlerde uzun açıklamalara yer verdik.
Böyle olduğuna göre, hitab, iradenin yöneldiği, kudret, yaratma ve olmanın taalluk ettiği şeylere yöneliktir. Yüce Allah’ın buyurduğu gibi:
“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. Hemen oluverir.” (Nahl, 40)
Çünkü kendisine “ol” denilen bir şey, irade edilen bir şeydir. Bir şey de yaratılmadan önce irade edildiğinde, bilgi kapsamında ve takdir alanında sabit ve temyiz edilmiş demektir. Eğer böyle olmasaydı, irade edilen yaratılmış ile böyle olmayanlar birbirinden ayırdedilmezlerdi. Bununla da sözü edilen taksime cevap verilmiş oldu.
Soruyu soran diyor ki:
Eğer muhatab olan şey var ise, var olan bir şeyin var edilmesi imkânsızdır.
Ona dediğimiz şudur:
Bu dediğin, gerçek varlığı zihin dışında var olan bir şey için geçerlidir. Yok olanın var olmadığından kimse kuşku duymuyor. Ayrıca bu özünde de sabit değildir. Ama bilgi, irade ve takdir kapsamında bilinen, irade edilen ve şey olan birinin de zihin dışında var olması muhal değildir. Bilakis bütün varlıklar ancak bilgi ve irade kapsamında var olduktan sonra zihin dışında var olurlar.
Soru soran kişinin:
Şayet yok ise, yok olan bir şeye hitab etmek nasıl tasavvur edilebilir, şeklindeki sözüne gelince; ona dediğimiz şudur:
Yok olana, anlayacağı ve uyacağı bir hitab yöneltmek kast ediliyorsa, bu imkânsızdır. Çünkü muhatabın bir şartı da anlama ve etme imkânına sahip olmasıdır. Yok olan bir şeyin de anlaması ve yapıp etmesi tasavvur edilemez. Dolayısıyla yokluğu halinde teklifi bir hitaba muhatab olması imkânsızdır. Yokluğu esnasında anlamasının ve yapıp etmesinin istenmesini kast ediyoruz. Aynı şekilde zihin dışındaki objeler dünyasında yok olan bir şeyin tekvini hitaba muhatab olması da imkânsızdır. Yani, onun zihin dışında sabit olduğuna inanılması ve olması için kendisine hitab edildiğini kast ediyoruz.
Bilinen, zikredilen ve yazılan bir şeye, tıpkı iradenin yöneltilmesi gibi tekvini hitabın yöneltilmesi muhal değildir. Bilakis bu, mümkün olan bir şeydir. Hatta böyle bir olguyu insan kendi içinde de gözlemleyebilir. Söz gelimi içinde bir şeyi planlar, onu yapmayı irade eder ve kendi içinde planladığı bu irade edilen ve istenen şeye iradesini yöneltir. Dolayısıyla istenen ve irade edilen şeyin husüle gelmesi onun kudreti oranında gerçekleşmiş olur. Eğer bu irade ettiği şeyi gerçekleştirmeye gücü yetiyorsa kesin iradesi ve talebi anında meydana gelir. Eğer acizse, o da gerçekleşmez. İnsan bazen falan şey olsun, der. Bu istediği şey de ona yönelik gücü oranında gerçekleşme imkânını bulur. Allah her şeye kadirdir. O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı “ol” demekten ibarettir. Hemen oluverir.