Bu söylem, sufilerin ekseriyeti arasında yayıldı. Sufiler fiiller ve kaderle ilgili meselelerde Cehmiye’nin düşüncelerini benimserken, “Zemmu’l Kelâm” kitabının yazarı Ebu İsmail el-Ensari gibi bazı sufiler sıfatlar konusunda Cehmiye ile ters düştüler. Ebu İsmail el-Ensari, Cehmiye’nin sıfatları olumsuzlamasına sert eleştiriler yöneltir. Cehmiye’yi tekfir hususunda da bir kitap yazmıştır. Söz konusu gruplar içinde ehl-i sünnet’e en yakın olmalarına karşın Eş’arileri de ağır ifadelerle yerer. Yer yer lanetler de. Bir adam Nizamü’l Mülk’e:
Eş’arilere lanet okur musun? diye sorar. Nizamü’l Mülk şu cevabı verir: “Göklerde bir ilah yoktur. Mushafın iki kapağının arasında Kur’an yoktur. Kabirde de peygamber yoktur, diyen kimseye lanet okurum.” Bu cevap üzerine soruyu soran kişi öfkelenerek yanından ayrılır. Oysa Nizamü’l Mülk, oluşları irad etme ve fiillerin yaratılması hususunda Eş’arilerden daha katı bir tutum sergiler ve bunlarla ilgili bir sebebin veya bir hikmetin olmasını olumlamaz, bilakis şöyle der: “Bilen (arif) birinin bir hükme müşahede etmesi, iyiyi iyi görmesini, kötüyü de kötü görmesini gerektirmez.” Onun için hüküm dilemedir. Ona göre bilen (arif) fena makamına ulaşan kimsedir. İyilik ve kötülük ayırımı kulun dünyasında geçerlidir. Çünkü birinden lezzet alır, birinden de acı duyar. Bunlara iltifat etmek nefsin özelliğidir. Fena makamında ise sadece hakkın muradını müşahede etmek vardır. Eş’ari, mahlûkat bazında iyilik ve kötülük arasındaki farkı vurguladığı için bunlardan daha akıllıdır. Ama onlar, arif kişi açısından iyilik-kötülük ayırımının olmadığını iddia ediyorlar. Böylece kulun hakkı ve alanı ile Rabbin hakkı ve alanı hususunda büyük bir yalnışlık yapıyorlar. Onların bu anlayışları, bütün hadiselerin kul açısından aynı olmasını, fark etmemesini gerektirir ki, bu, kesinlikle imkânsızdır. Böylece Rahmani fırkalardan ayrılarak, doğal, heva menşeli ve şeytani bir tutum sergiliyorlar. Rahman-şeytan ayırımını ortadan kaldırıyorlar. Bundan dolayıdır ki, içlerinden birçok kimse günaha dalmış, birçoğu fâsık olmuş, birçoğu da putlara tapmaya cevaz verecek kadar küfre sapmıştır. Ardından birçoğu da vahdet-i vücud (Varlığın birliği-Tanrı eşya birliği) düşüncesini benimseyerek varolan herşeye ibadet edilmesinin gerektiğini söylemişler. Bu değerlendirmelerden çıkan sonuç, Cehm’in söylemine uygun olarak kader konusunda hikmetleri, sebepleri ve adaleti olumsuzlayanların aleyhinedir. Ki bu da Mürcie düşüncesinin aksi yönünde tezahür eden ikinci bir bid’attır. Üstelik bunu söyleyenler, Cehmiye’den ayrı gruplara mensupturlar. Çünkü bunlar diyorlar ki: “Rabbin, güç yetirdiği şeyi yapması caizdir.” Bu yüzden aralarında bazı kimselerin ilâhî emir ve yasakları, vaad ve tehditleri fazlaca önemsemediğini görmek mümkündür. Tümünden veya bir kısmından uzaklaşmaktan bir beis görmezler. Buna karşılık inandıkları bir şeyi de zorlama ürünü argümanlarla da olsa ısrarla vurgularlar. Çünkü bunlar iyilik ve kötülüğün emredilen veya yasaklanan olması hususunda Cehm’i ya da Eş’ari’yi onayladıkları zaman, bu, kulun dünyasıyla ilgili bir ayırım olarak algılanır. Çünkü onlar alanlar ve paylar üstü bir fena makamının varlığına inanırlar. Bu yüzden bazen, emir ve yasaklara uyma hususunda: Bu, telbis (beşeriyet makamında bulunurken) makamında geçerlidir, derler. Ya da: Bunları avam tabakası için yapmak gerekir, derler Mağribli Şeyh ve benzerlerinin dediği gibi. Bunların (sufilerin) yolunu izleyen bir kimse, emir ve yasak meselesini önemsiyorsa, onun maksadı, Şazeli’den nakledilen şu sözde ifade edilendir: “Bütünlük, birlik kalbinde müşahede edilen olmalı, farklılık ise dilinde mevcut olmalıdır.” Nitekim hem Şazeli’nin hem de başka sufilerin sözlerinde, dualarında veya hiziplerinde emir ve yasak meselesini geçersiz sayan ifadelere rastlamak mümkündür. Örneğin, bunlardan biri, Allah’ın, kendisinin işlediği bir günaha, işlediği ibadete karşılık olarak verdiğinden daha büyük bir ödül verdiğini iddia etmiştir. Bunun gibi daha birçok ifadeleri var ki, bunlar, onun kötülük işleyenlerle iyilik işleyenlerin eşit olduklarını veya kötülük işleyenlerin daha üstün olduklarını düşündüğünü gözler önüne serecek niteliktedirler. Bunların öyle duaları var ki, Allah’a karşı küstahlaştıklarını görmek mümkündür. Şazeli hizbinde olduğu gibi. Sufilerin daha avam olanları ise, velilerine bahşettiği kerametlerden daha büyüklerini günahkâr birine, hatta kâfir birine de ikram edebileceğini iddia etmekten kaçınmazlar. “Bunlar ilâhî hibeler ve bağışlardır” derler. Bunların da evliya kerametlerinden olduklarını sanırlar. Büyücü ve kahinlerde görüldüğü türden Şeytani haller dahi olsalar, bunları evliya kerametinden sayarlar. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terkettiler. Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı. Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı !” (Bakara, 101-103) Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor: “Sizden öncekilerin yollarını, geleneklerini tıpatıp izleyeceksiniz. Öyle ki onlar kelerin deliğine girmişlerse siz de gireceksiniz..” (Buhari, el-İ’tisam, 14; Müslim, İlim, 6) Kendilerine Allah’ın kitabı olan Kur’an’ın geldiği müslümanlar içinde adil bir anlayış ve düşünce içinde olanlar, sufilere tabi olup Şeytanın saptırdığı bu yüzden Allah’ın kitabını arkasına atıp şeytanların okuduklarının peşine düşen, Kur’an’ın dost edinilmesini emrettiği kimselere saygı göstermeyen, Kur’an’ın düşman edinilmesini emrettiği kimseleri düşman bellemeyen, buna karşılık büyücü ve kahinlerinkine benzer bir takım doğa üstü beceriler sergileyen şarlatanlara büyük saygı gösteren kimselerden daha fazladırlar. Ayrıca bu sufiler içinde gördükleri olağanüstü becerilerin kaynağının şeytanlar olduğunu bilen kimseler vardır. Fakat hevasına ve tutkulu arzusuna uyduğu için bunlara saygı gösterir, onların tarikatlarını Kur’an’ın yoluna tercih ederler. İşte bu kâfirler, Kur’an’ın işaret ettiği kimselere benzerler: “Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tağuta iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır, diyorlar! Bunlar, Allah’ın lanetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (Nisa, 51-52) Bu sapıklar, yüce Allah’ın haklarında şu tesbitte bulunduğu kimselerle aynı paralele düşmüşlerdir: “Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince.(...) Lakin şeytanlar kâfir oldular.” (Bakara, 101-102) Ama bu tür doğa üstü becerilerin şeytanlardan kaynaklandığını bilmeyenler de var. Kelâm, ilim, ibadet ve tasavvuf ehlinden bazı gruplar bu hataya düşmüşlerdir. Hatta bazıları, şeytanların somutlaştırıcı empozelerinin etkisiyle bir takım olağanüstü haller sergilediklerini gördükleri yıldızlara ve putlara ibadet etmeyi dahi caiz görebilmişlerdir. Çünkü şeytani empozelerle gözlemledikleri bu haller zulüm ve hayasızlık nitelikli kimi amaçlarına uygun düşmekteydi. Arzulu tutkularına uygun olduğu için de, Allah’a ortak koşmalarına, O’nu ve kitabını inkâr etmiş olmalarına pek aldırış etmez oldular. Yine elde edecekleri liderlik makamı ve mal uğruna bu sakat anlayışı halka yaymakta da bir sakınca görmediler. Diğer bir ifadeyle bile bile insanları küfre ve şirke çağırdılar. Gitgide Hz. Resulün (s.a.v.) getirdiklerine karşı içlerinde bir kuşku da uyanmaya başladı. Hatta Hz. Peygamber’in (s.a.v.) maslahat icabı, içsel bir gerçekliği olmayan şeyleri halka söylediğini ileri sürenler dahi çıktı. Mülhid batınilerin söyledikleri gibi. Bu anlayışı benimseyenler arasında her gruptan insan var ve bunlar eski İran ve Roma inanç sistemleriyle aynı paralele düştüler. Çünkü Farslar ışığı kutsuyorlardı. Güneşe ve ateşe secde ediyorlardı. Romalılar da Hıristiyanlıktan önce müşriktiler, yıldızlara ve putlara taparlardı. Dolayısıyla yukarıda inançlarına işaret ettiğimiz ve eski İran ve Roma inanç sistemleriyle örtüşen bu gruplar, Yahudi ve Hıristiyanlarla benzeşen gruplardan daha kötüdürler. Çünkü bir grup, değiştirilen veya neshedilen dahi olsa bir kitabın bağlılarına benzerken, bir grup kitapsızlara benzemiştir. -Allah rahmet etsin- İbni Teymiye devamla şöyle dedi: Nefisler, gökleri ve yeri yaratan bir yaratıcıya yönelik zorunlu bilgiyi içeren bir fıtrat üzere yaratılmışlardır. Nefisler bu fıtratlarının gereği, O’nun gökleri ve yeri yarattığını ve bunlardan hiçbir şeyi insanların yaratmadığını bilirler. Tıpkı Musa’nın (a.s.) Firavuna söylediği gibi: “Alemlerin Rabbi nedir? Dedi ki: Eğer kesin inanıyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların Rabbidir.” (Şuara, 23-24) “İkimizin Rabbi kimdir? Ey Musa! Dedi ki: Rabbimiz her şeye hılkatını veren, sonra doğru yolu gösterendir.” (Taha, 49-50) |