İCRA CEZA MAHKEMESİNDE YARGILAMA USULÜ
İcra ve İflas Kanununda Ceza İçeren Maddeler Ve İcra Ceza Mahkemesinde Yargılaması Yapılan Eylemler
01.06.2005 tarihinde resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5358 Sayılı Yasa ile İcra ve İflas Kanununda yapılan değişiklikler sonrasında İcra ve İflas Kanununda ceza içeren maddeler ve İcra Ceza Mahkemesinde yargılaması icra edilecek eylemler ile ilgili olarak aşağıdaki şekilde tasnif yapmak mümkündür;
1- İcra ve İflas Kanununda “Suç” olarak düzenlenen eylemler;
a) Hapis cezası ve/veya adli para cezasını gerektiren İİK’nun 16. Babında düzenlenen suçlar,
aa) Şikâyete bağlı olup “şikâyet” yolu ile doğrudan İcra Ceza Mahkemesine dava açılması gereken suçlar; (İİK’nun 331, 332, 333/a, 334, 336, 337/a, 338/1, 345/a. maddeleri),
ab) Şikâyete bağlı olmayan ve iddianame ile davası açılarak İcra Ceza Mahkemesinde yargılaması yapılması gereken suçlar; (İİK’nun 333, 335, 336, 342. maddeleri),
b) İİK’nunda düzenlenmiş olup müeyyidesi ve yargılaması ile ilgili olarak 5237 Sayılı TCK’nun ilgili hükümlerine yollama yapılan ve iddianame düzenlenerek genel mahkemelerde yargılaması icra edilen eylemler (İİK’nun 310. maddesinde düzenlenen “Taksiratlı İflas” suçu, İİK’nun 311. maddesinde düzenlenen “Hileli İflas” suçu)
2- İcra ve İflas Kanununda “Kabahat” olarak düzenlenen eylemler;
a) Hapsen tazyik müeyyidesini gerektiren eylemler (İİK’nun 76. maddesi ve bu madde yanında 6183 Sayılı Yasanın 60. maddesinde düzenlenen eylem)
b) Tazyik Hapsi müeyyidesini gerektiren eylemler (İİK’nun 338/2, 340, 341, 343, 344. maddeleri)
c) Disiplin hapsi müeyyidesini gerektiren eylemler (İİK’nun 339. maddesi ve Anayasa Mahkemesinin 28.02.2008 tarih, 2006/71 Esas, 2008/69 Karar sayılı kararı ile iptal edilen 337/1. maddesi)
Öncelikle usule ilişkin olarak İcra ve İflas Yasasının açıkça düzenlemediği, eksik ve açık bıraktığı konularda Ceza Muhakemesi Kanunun hükümlerinin uygulanacağını belirterek İcra ve İflas Kanununda düzenlenen eylemlere ilişkin yargılama usulünün tahkikine girişmek gerekir. İcra ve İflas Kanununda bu hususta genel mahiyetli, açık bir hüküm bulunmamakla beraber bazı maddelerde Ceza Muhakemesi Kanununa atıfta bulunulmuştur. Örneğin İİK’nun 349. maddesinin son fıkrasındaki “Gelmeyen şahitlere yapılacak muamele ile borçlunun gıyabında verilen karara karşı eski hale getirme talebi hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yazılı hükümler tatbik olunur” hükmü bu nevi atıflara bir örnek teşkil etmektedir. İİK’nundaki düzenlemelerin mahiyeti, ilgili Yargıtay kararları ve doktrindeki mutabakat dolayısıyla yukarıda zikredilen kanaate varmak gerekmiştir. Yine bu meyanda aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa “davanın reddine” karar verilmesi gerektiğine ilişkin İcra ve İflas Kanununda bir hüküm bulunmamasına rağmen bu kanun gereğince yapılan bir yargılama sırasında, 5271 Sayılı CMK’nun 223/7. madde ve fıkrası hükmü gereğince böyle bir durumda davanın reddine karar verilmesi gerektiği açıktır. Bu çalışmanın kapsamı içerisinde irdelenen konulara ilişkin detaylarda bu anlamda örneklerle sıklıkla karşılaşılacaktır.
İcra ve iflas Kanununda Düzenlenmiş Eylemler ile ilgili Soruşturma ve Dava açılma Usulleri;
İİK’nun 16. Bap hükümleri dışında düzenlenmiş olup müeyyidesi ve yargılaması ile ilgili olarak 5237 Sayılı TCK’nun ilgili hükümlerine yollama yapılan İİK’nun 310. maddesinde düzenlenen “Taksiratlı İflas” suçu ve İİK’nun 311. maddesinde düzenlenen “Hileli İflas” suçu genel ceza yargısının alanına girmektedir. Bu maddeler gereğince soruşturma Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılır ve iddianame ile ilgili mahkemesine dava açılır. Bu eylemlere ilişkin olarak İcra Ceza Mahkemesi nezdinde dava açılamaz. Açılsa bile mahkemesince görevsizlik kararı verilerek ilgili genel ceza mahkemesine dosyanın intikali gerekmektedir.
İİK’nun 16. Babında düzenlenen hapis cezası ve/veya adli para cezasını gerektiren “şikâyete bağlı” suçlar ile ilgili olarak ise iddianame ile dava açılıp açılamayacağı tartışma konusu olmuştur. Hatta Yargıtay ilgili daireleri tarafından bu suçlara ilişkin olarak iddianame ile dava açılacağı yolunda kararlar verilmiştir.[1] Ancak bu tartışma Yargıtay’ın bu suçlara ilişkin olarak müştekinin şikâyetini doğrudan İcra Ceza Mahkemesine iletmesi gerektiği sonucuna varması ile kapanmıştır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2007/17.HD–16 E. 2007/28 K. Sayılı 13.02.2007 tarihli kararı) [2]
Böylece İİK’nunda düzenlenen ve İcra Ceza Mahkemesinde yargılaması yapılan “şikâyete bağlı” eylemler ile ilgili olarak iddianame ile dava açılması usulünün ortadan kalktığını söylemek mümkündür. İİK’nun 16. Babı dışında düzenlenmiş olup müeyyidesi ve yargılaması ile ilgili olarak 5237 Sayılı TCK’nun ilgili hükümlerine yollama yapılan eylemler ile ilgili olarak yapılan soruşturma neticesinde açılan davalar İcra Ceza Mahkemesine değil maddesinde belirlenen cezaların üst sınırları gözetilmek suretiyle Sulh, Asliye ve Ağır Ceza Mahkemelerine açılacaktır. Bu sebeple anılan suçlar ile ilgili yapılacak uygulamalar bu çalışmanın kapsamı dışında kalmaktadır.
“Görev ve Birleştirme Yasağı” başlıklı İİK’nun 346. maddesinin son fıkrasında yer alan “Bu bapta yer alan suçlarla ilgili davalara, icra mahkemesinde bakılır” düzenlemesi karşısında İİK’nun 16. Babında düzenlenmiş olup şikâyete bağlı olmayan İİK’nun 333, 335, 336 ve 342. maddelerinde düzenlenen suçlar ile ilgili olarak iddianame ile İcra Ceza Mahkemesine yönelik olarak dava açılması gerektiğini söyleyebiliriz.
İcra Ceza Mahkemesine Şikâyet Beyanı ve Şikâyet Süresi (İİK’nun 347. maddesi)
İcra Ceza Mahkemesine yönelik olarak İİK’nun 16. babında düzenlenen eylemler nedeniyle yapılacak şikâyetler İİK’nun 347. maddesi gereğince fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde yapılmalıdır. Aksi takdirde müştekinin şikâyet hakkı düşecektir.
İcra-iflas suçlarında şikâyet süresi, “suçun işlendiğini öğrenme” ve “suçun işlendiği tarihten” itibaren başlar. İcra suçlarında öğrenme eyleminin ne zaman olduğu, her türlü delille ispat edilebilir.
Yargıtay, müştekinin
· “haciz talebinde bulunduğu”[3],
· “taksitlendirme talebini içerir dilekçeyi tebellüğ ettiği”[4],
· “dosyada talepte bulunduğu”[5],
· “bilirkişi raporunun kendisine tebliğ edildiği”[6],
· “dosyadan parayı aldığı”[7],
· “satış istediği”[8] tarihi öğrenme tarihi olarak kabul etmektedir.
Şayet şikâyetçinin suçu ne zaman öğrendiğine ilişkin icra dosyasında herhangi bir bilgi ve belge yoksa veya herhangi bir şekilde öğrenme tarihi belirlenemiyorsa müştekinin, suçu öğrendiğin söylediği tarihte öğrenmenin gerçekleştiği ve şikâyetin süresinde olduğu kabul olunur.[9]
Müştekinin suçu öğrendiği tarihten itibaren, üç ay içinde şikâyet hakkını kullanması gerekir. Ayrıca şikâyetçinin, suçun işlendiğini öğrendiği tarih ne olursa olsun, suçun işlendiğini, tamamlandığı günden itibaren her hal ve karda bir yıllık sürede şikâyet hakkını kullanmalıdır. Suçun ne zaman tamamlandığı, her icra iflas suçu için ayrı ayrı belirlenmelidir.
Bu “üç aylık” ve “bir yıllık” süreler, hak düşürücü süredir. Bu süreler duruşmanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, hâkim tarafından da re’sen nazara alınır.
Mahkeme, müştekinin şikâyetinin süresinde olmadığını görürse İİK’nun 347’nci maddesi gereğince “Şikâyet hakkının düşürülmesine” karar verir.[10]
Şikâyet dilekçe ile veya şifahi beyanla yapılır. Dilekçeyi veya dava beyanını alan icra mahkemesi duruşma için hemen bir gün tayin edip şikâyetçinin imzasını alır ve sanığa davetiye gönderir. Kanun düzenlemesi böyle olmakla beraber uygulamada mahkemelerce bu hususa riayet edildiği söylenemez. Uygulamada şikâyet dilekçe alındıktan sonra tensip tutanağı hazırlanmakta ve bu aşamada belirlenen duruşma günü müşteki ve sanığa tebliğ edilmektedir. Bu şekilde yapılacak uygulamanın dilekçe ve İcra dosyasının incelenmesi sonrasında mahkemece yetkisizlik, derhal beraat v.b. kararların verilmesi ihtimali göz önünde bulundurulduğunda daha doğru olduğu kanaatindeyiz.
Sanığın Duruşmada Hazır Bulunması ve Sorgusunun İcrası - Yakalama Emri Yasağı (İİK’nun 349/5. maddesi)
Şikâyet beyanında tanık gösterilmişse, tanık için de davetiye çıkarılır. İki taraf tayin olunan gün ve saatte icra mahkemesinin huzuruna gelmeğe veya vekil göndermeye mecburdurlar. İcabında mahkeme, tarafların bizzat hazır bulunmasını emredebilir. Sanık başka yerde ikamet ediyorsa istinabe yolu ile sorguya çekilir. Sanık, şikâyeti alan veya istinabe edilen icra mahkemesinin huzuruna gelmez veya müdafi göndermezse yahut müdafi gönderse bile bizzat bulunmasına lüzum görülürse ihzar edilir ve zabıta marifetiyle getirilir. Bu suretle de bulundurulamazsa muhakeme gıyabında görülür.
Davetiye tebliğine rağmen gelmeyen sanık için verilen zorla getirme kararının da infaz edilememesi durumunda duruşmanın sanığın yokluğunda icrası ve karar verilmesi mümkün ise de; uygulamada sanığa çıkartılan meşruhatlı davetiyenin tebliğinden sonra sanık duruşmada hazır bulunmaz ise sanık hakkında hüküm kurma yoluna gidilmektedir. Bu uygulama 5358 Sayılı Yasa ile İcra ve İflas Kanununda yapılan değişikliklerden önce hafif hapis ve hafif para cezası müeyyidesi öngörülen maddeler için kanaatimizce doğru uygulamadır. Ancak yasadaki değişikliklerden sonra bu müeyyideler değiştirilerek düzenlemeler ya “Suç” ya da “Kabahat” şeklinde düzenlendiğinden bu uygulamaya dayanak olan CMUK’nun 225 ve yerine getirilen CMK’nun 195. maddelerinin uygulanma alanı kalmamıştır.
Bu sebeple sanığa öncelikle İİK’nun 349. maddesi gereğince meşruhatlı davetiye çıkarılmalı, sanık duruşmada hazır bulunmaz veya müdafii göndermez, ya da müdafii gönderdiği halde mahkemece sanığın bizzat dinlenmesine lüzum görürse sanık ihzar edilmeli, ihzara rağmen sanık hazır bulundurulamamış ise sanık hakkında yakalama emri çıkartılmaksızın yargılama bitirilmelidir.
İlk bakışta İİK’nun 349/5. madde ve fıkrası irdelendiğinde kanun metnindeki “yahut” kavramına dayalı olarak sanığın davetiye tebliğine rağmen duruşmada hazır bulunmaması veya kendisini müdafi ile temsil ettirmemesi durumunda sanık hakkında ihzar çıkartılması mecburiyeti var gibi gözükse de; madde yazılımındaki özensizlik dolayısıyla anlam kaymasının oluştuğu ve fakat sanığın ihzarının bu durumda bir mecburiyet olmadığı, sadece mahkemenin takdirine bağlı olarak sanığın zorla getirtilebileceği anlaşılmaktadır. Sanık (Borçlu), duruşmaya davetiye tebliğine rağmen gelmemiş veya kendisini müdafi ile temsil ettirmemiş ise, mahkeme, sanığın bizzat hazır bulunmasını lüzumlu görmediği takdirde yargılamayı sanığın gıyabında tamamlayabilecektir. İİK’nun 338. maddesi gereğince “Gerçeğe Aykırı Mal Beyanında Bulunmak” suçundan cezalandırılması istenen Sanığın yargılanması sırasında davetiye tebliğine rağmen hazır bulunmadığı ve bu şekilde savunmasının alınamadığı bir dosyada Yargıtay bu hususu eksiklik olarak görmemiş verilen beraat kararını onamıştır.[11]
Sanığın bizzat hazır bulunması mahkemece lüzumlu görülmüş ve davetiye tebliğine rağmen gelmeyen sanık için zorla getirme kararı çıkarılmış ve bütün bunlara rağmen sanık duruşmaya gelmemiş yani zorla getirme kararı infaz edilememiş ise sanığın gıyabında hüküm vermek kanunun amir hükmüdür. Bu sebeple, anılan düzenlemeden kanaatimce sanık hakkında İcra Ceza Mahkemesince sorgusunun yapılabilmesi için “yakalama emri” çıkartılamayacağı sonucuna varmak gerekmektedir.
Sanık Davetiyesinde “Yoklukta Yargılama” Meşruhatı CMK’nun 195. Maddesine Göre Değil, İİK’nun 349. Maddesi Gereğince Çıkarılmalıdır
İcra Ceza Mahkemelerince sanık için çıkartılan davetiyede CMK’nun 195. maddesinde belirtilen hususları ihtiva eden meşruhat konulmaktadır. İlga edilen 1412 Sayılı CMUK’nun 225. maddesine tekabül eden bu maddede ceza usulünde; Suç, yalnız veya birlikte adlî para cezasını veya müsadereyi gerektirmekte ise; sanık gelmese bile duruşma yapılabileceği kuralı benimsenmiştir.
Mülga CMUK’nun 225. ve CMK’nun 195. madde düzenlemeleri netice itibariyle “yalnız veya birlikte adlî para cezasını veya müsadereyi gerektiren” düzenlemelere ilişkin olduğundan dolayı İcra İflas Kanununda disiplin hapsi veya tazyik hapsi içeren düzenlemeler için bu hükmün yürürlüğü kalmamıştır. Bu sebeple İcra İflas Kanunu gereğince yapılan ceza yargılamasında meşruhatın CMK’nun 195. maddesine göre değil İİK’nun 349. maddesine göre yapılması gerekir. İİK’nun yeni ceza mevzuatı ile uyumlu hale getirilmesi kapsamında 2005 yılında 5358 sayılı yasa ile yapılan değişikliklerden önce hafif hapis ve hafif para cezasını gerektiren hükümler tazyik hapsi, hapsen tazyik ve disiplin hapsi müeyyidelerine çevrilmiştir. Bu sebeple Ceza usulündeki 195. madde hükmünün icra suçları açısından uygulanabilirliği kalmamış olup davetiyelere yazılacak meşruhatın da müeyyide ayrımı yapılmaksızın İcra İflas Kanunu gereğince yapılan yargılamalarda İİK’nun 349. maddesi gereğince yapılması gerekmektedir.[12] Bu şekilde yapılacak duruşmada davetiye tebliğine rağmen duruşmada hazır bulunmayan ya da kendisini müdafi ile temsil ettirmeyen sanığın yokluğunda karar verileceği hususu açık ve okunaklı şekilde davetiye üzerinde yazılı olmalıdır.
Şikâyetçi bu şekilde belirlenen duruşma gün ve saatinde gelmez ve vekil de göndermezse şikâyet hakkı düşer. Bu durumda mahkemece verilecek karar “Müştekinin şikâyet hakkının düşürülmesine” şeklinde olmalıdır.
Gelmeyen tanıklara yapılacak işlem ile borçlu sanığın gıyabında verilen karara karşı eski hale getirme talebi hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yazılı hükümler tatbik olunur. Her ne kadar bu düzenleme ile ilga edilen 1412 Sayılı CMUK’na atıf yapılmış ise de yine 5320 Sayılı CMK’nun yürürlük yasasının 3/1. maddesi gereğince yapılan yollamalar Ceza Muhakemesi Kanununun bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağından bu düzenlemedeki yollamanın da CMK’nun ilgili hükümlerine yapıldığının kabulü gerektiği açıktır.
İcra Ceza Mahkemesindeki Yargılamada Cumhuriyet Savcısı Hazır Bulunamaz (İİK’nun 350/2. maddesi)
İİK’nun 350. maddesinin açık hükmü karşısında İcra Ceza Mahkemesindeki yargılamada Cumhuriyet Savcısı hazır bulunamaz.
İcra Ceza Mahkemesi Yargılamasında Yetki, İcra Takibinin Yapıldığı Yerdeki Mahkemeye Aittir (İİK’nun 338. maddesi)
İİK’nun 338. maddesi gereğince İcra ve İflas Kanunun 16. Babında yer alan fiillerden dolayı yetkili İcra Mahkemesi, İcra takibinin yapıldığı yerdeki mahkemedir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununa ait Hükümet Tasarısı Gerekçesinde “Ceza hususunda yetki, borç için takip yetkisi ile birleştirilmiştir. Çünkü icra hâkimlerinin vazifesi dairesine giren suçları, takibin yapıldığı yerde yapılmış farz etmekte bir beis görülemez. Bilakis bu suret hali icabına muvafıktır. Borçlu icraca takip olunduğu sırada selahiyet itirazı serdetmemişse, cezai takip safhasında artık böyle bir itirazda bulunamaz. Burada ceza selahiyetine itiraz da ilk itirazlardan sayılır. Çünkü o gibi suçlar hususi bir mahiyeti haizdir” denmektedir.
Yani yasa ve gerekçesine göre icra iflas suçları, icra takibinin yapıldığı yerde işlenmiş sayılarak yetkili İcra Ceza Mahkemesi, icra takibinin yapıldığı yerdeki İcra Ceza Mahkemesi olarak belirlenmiştir. Burada sanığın nerede olduğunun ya da eylemin nerede icra edildiğinin önemi yoktur. Sanık başka bir mahkemenin yargı çevresinde olsa ya da eylem başka bir yerde icra edilmiş olsa bile, yetkili mahkeme icra takibinin yapıldığı yer mahkemesidir.
İcra Suçlarında Ancak Gerçek Kişiler Sanık Olabilir (İİK’nun 345. maddesi)
İcra ve iflas suçlarında sanık, eylemi bizzat gerçekleştirmiş olan gerçek kişidir. İcra ve iflas suçlarında tüzel kişiler sanık olamazlar. İcra ve İflas Kanununun 345’inci maddesine göre “Bu Kanunda yazılı suçlar, hükmü bir şahsın idare ve muamelelerini ifa sırasında işlenmiş ise ceza o hükmü şahsın müdürlerinden, mümessil ve vekillerinden, tasfiye memurlarından, idare meclisi reis ve azasından veya murakıp ve müfettişlerinden fiili yapmış olan hakkında hükmolunur.”
Eğer bir gerçek kişi tüzel kişinin idare ve temsiline yetkili ise ve eylem tüzel kişinin idaresi ve tüzel kişiliğe ait işlemlerin yapılması sırasında işlenmiş ise, bu eylemden tüzel kişi değil bu eylemleri yapan gerçek kişi sorumlu olur.
Burada araştırılması gereken en önemli konu sanığın suç tarihinde tüzel kişiliği temsil ve idareye yetkili olup olmadığıdır. Bu konuyu mahkeme, ticaret sicilinden sorup araştırmalıdır. Yargıtay uygulamaları da bu yöndedir. Örneğin; Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin 24.06.1996 tarih ve 1996/8827 Esas, 9004/83 Karar sayılı ilamında “İcra ve İflas Kanununun 345’inci maddesi gereğince davanın borçlu tüzel kişiyi temsile yetkili gerçek kişi ya da kişiler hakkında açılması gerektiği gözetilmeden, doğrudan tüzel kişi hakkında açılan davanın reddi yerine, yazılı şekilde sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi” yasaya aykırı bulunmuştur.
Ancak, tüzel kişilerin yetkili temsilcilerinin cezalandırılabilmesi için, tüzel kişilerin değil bu kişilerin şikâyet edilmesi gerekir. Yoksa tüzel kişiler şikâyet edilince, şikâyet dilekçesinde gösterilmeyen kişilerin araştırılmasına ve cezalandırılmasına yasal olanak yoktur. Böyle bir dava açılınca, tüzel kişinin beraatına karar verilmelidir. [13]
Bazen de eylem bir gerçek kişinin vekili tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu durumda sanık gerçek kişi mi, yoksa onun vekili mi olacaktır? Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesi, bu konuda vekilin yalan beyanından kendisinin sorumlu olacağını, asilin sorumlu tutulamayacağını belirtmiştir.
Bazen de eylemi gerçekleştiren şahıs 18 yaşından küçük olmaktadır. Bu durumda bu şahıs sanık olacak mıdır? Bir defa bir şahıs temyiz kudretine sahip değilse hem ceza ehliyeti olmayacağı, hem de hukuki işlem ehliyeti olmayacağı için bu kişiler sanık olamazlar. Ayrıca mümeyyiz küçükler de Türk Medeni Kanunu uyarınca borçlanmalarını kanuni mümessillerinin rızasıyla yapabileceklerinden böyle bir rıza alınmadan yapılan borçlanma tasarrufu hukuken bir hüküm ifade etmeyeceğinden, böyle bir işleme dayanan takip sonrası bu kişiler sanık olamaz, olsa bile ceza verilemez. Ancak mümeyyiz küçükler kanuni temsilcilerinin rızalarıyla işlem yapıp bu işleme dayanan takip sonucu suç işlemişlerse, eylemlerinden sorumlu olacaklardır.
Peki, hukuki işlem yapıldığı sırada bir şirket var ve bu şirketin yetkili temsilcisi bu şirket adına işlem yapmış daha sonra takip sırasında şirket tasfiye edilmiş ise bu şirketin yetkili temsilcisi tasfiye nedeniyle örneğin, mal beyanında bulunmamışsa ne olacaktır? Bu durumda mahkeme bu şirketin tasfiye edilip edilmediğini ve bu hususun ticaret sicilinde ilan edilip edilmediğini araştıracak, eğer takip tarihinde tasfiye tamamlanmış ve bu konu Ticaret Sicili Gazetesinde yayınlanmış ise artık sanığın mahkûmiyeti yoluna gidilemeyecektir.
İcra Suçlarına İlişkin Yargılamada Masraflar Suçüstü Ödeneğinden Karşılanamaz
İcra Ceza Mahkemesinde görülen takibi şikâyete bağlı davalarda müştekinin yargılamanın devamı için gerekli masrafları ihtarata rağmen yatırmaması durumunda mahkemece müştekinin şikâyet hakkının düşürülmesine karar vermek gerekir. Kanunda bu hususta açık hüküm bulunmamasına rağmen İcra Ceza Mahkemesindeki masrafların suçüstü ödeneğinden karşılanmasının mümkün olmaması gerekçesine dayalı olarak Yargıtay bahsi geçen kanaate varmıştır. Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2008/4906 Esas, 2008/4715 Karar sayılı, 30.06.2008 tarihli kararı ile “yargılama sırasında 18.07.2007 tarihli celsede, müşteki vekiline mahkeme giderlerinin yatırılması için bir aylık kesin süre verilmesine ve ihtarata rağmen bu sürede ara kararını yerine getirmediği anlaşılmıştır. İcra Mahkemesinde görülen davalarda yargılama ve tebligat giderlerinin suçüstü harcamalarından karşılanmasına yasal olanak bulunmaması karşısında, anılan Kanunun 349, 350, 351. maddeleri gereğince şikâyet hakkının düşürülmesine dair İstanbul 11.İcra Mahkemesinin 14.11.2007 tarihli ve 2006/4607 esas, 2007/3546 sayılı kararına yönelik itirazın kabulüne dair kararın kaldırılmasına” karar vermiştir. [14]
İcra Ceza Davaları Adli Tatil Süresince Görülemez
Her ne kadar, icra mahkemesinde yargılama, basit yargılama usulüne göre yapılmakta ve bu nedenle icra hukuk mahkemesinde adlî tatil hükümleri uygulanmamakta ise de; icra ceza mahkemelerinin icra suçlarının yargılanmasında, İcra ve İflas Kanununda ceza yargılaması ile ilgili hüküm bulunmayan hallerde CMK hükümlerinin uygulanacak olması, CMK’nun 331. maddesine göre de Ceza işlerini gören makam ve mahkemeler her yıl ağustosun birinden eylülün beşine kadar tatil olunması, icra iflas suçlarının zamanaşımının kısa olmasının bu suçlara adli tatilde de bakılması sonucu doğurmayacağı nedenleriyle adli tatilde icra iflas suçlarıyla ilgili yargılama yapılamaz. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2003/17-161Esas, 2003/162 sayılı, 27.05.2003 tarihli kararı) [15]
İcra ve İflas Kanununda Düzenlenen Suçların Yargılamasında “Uzlaşma” Usulünün Uygulanması
01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ceza mevzuatının Ceza Hukukumuza getirdiği en önemli değişikliklerden biri de “uzlaşma” kurumudur. Uzlaşma kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 06.12.2006 tarih ve 5560 sayılı Kanunla değişik 253, 254 ve 255. maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan Yasa'nın 253. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde "soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar"da şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulacağı belirtilmiştir.
İcra ve İflas Kanunun "Davanın ve cezanın düşmesi" başlıklı 354. maddesi ise, "Kanun'un bu babında yazılı suçlardan takibi şikâyete bağlı olanların müştekisi feragat eder veya borcun itfa edildiği sabit olursa, dava ve bütün neticeleri ile beraber ceza düşer." hükmünü içermektedir.
Görüldüğü üzere, İcra ve İflas Kanunu'nda uzlaşmaya ilişkin hükümler zaten yer almaktadır. Ancak her iki yasanın getirdiği sistem ve olanaklar arasında çeşitli farklılıklar bulunmaktadır.[16]
Şöyle ki;
1- Uzlaşma için failin mutlak olarak suçunu kabul etmesi gerektiği halde, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümleri uyarınca ödeme ile sonuç alınması için failin suçunu kabul etmesi gerekmez.
2- Uzlaşmada, mağdurun zararının tümünün veya büyük bir kısmının ödenmesi zorunlu olduğu halde, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'na göre şikâyetten vazgeçme failin hiç ödeme yapmaması halinde de mümkündür.
3- Uzlaşma için fail ve mağdurun anlaşmalarında zorunluluk bulunduğu halde, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'na göre fail mağdurdan bağımsız olarak ödemede bulunabileceği gibi, mağdur da bağımsız olarak şikâyetten vazgeçebilir.
4- Uzlaşma hüküm kesinleşinceye kadar yapılabilir, ancak İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen ve şikâyete bağlı olan suçlarda mağdur ve fail hüküm kesinleştikten sonra da anlaşabilirler.
İİK'nun 354. maddesi amir hükmü uyarınca uzlaşmayı kendi bünyesinde barındırdığı dikkate alındığında, İcra Mahkemesince uzlaşma konusunda herhangi bir işlem yapılmasına gerek bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Özel Kanunlarla ilişki" başlığını taşıyan 5. maddesindeki "bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır." hükmünün 5252 sayılı Kanun'un 5560 sayılı Kanunla değişik geçici 1. maddesi hükmü gereğince; "Diğer kanunların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanır." hükmü karşısında da uzlaşma hükümlerinin İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen şikâyete bağlı suçlarda uygulanması olanağı bulunmamaktadır.[17]
“Uzlaşma” kurumunun İcra ve İflas Kanununda düzenlenen takibi şikâyete bağlı suçlarda uygulanması hususu 5252 Sayılı Yasanın geçici 1. maddesindeki düzenlemeye bağlandığı takdirde ciddi bir karmaşa bizi beklemektedir. Zira anılan maddede belirlenen tarih olan 31 Aralık 2008 tarihi geçmiş ve bu konuda bir düzenleme yapılmamıştır. Kanaatimizce anılan bu tarihten sonra İcra ve İflas Kanununun 354. maddesi hükmü yanında 5271 Sayılı CMK’nun ve 5237 Sayılı TCK’nun “uzlaşma” kurumuna ilişkin düzenlemelerinin de ayrıca uygulanması bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır.
Bu sebeple; 31 Aralık 2008 tarihinden itibaren İcra ve İflas Kanununda düzenlenen takibi şikâyete bağlı suçlar için İİK’nun 354. maddesinin uygulanması yanında mahkemece sanık ve müşteki için uzlaşma kurumunun gerektirdiği diğer işlemleri yapmak gerekmektedir.
DİSİPLİN HAPSİ, TAZYİK HAPSİ, HAPSEN TAZYİK
Müeyyidelerinin Hukuki Niteliği
01.06.2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5358 Sayılı “İcra ve İflas Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile daha önce İcra ve İflas Kanununda düzenlenen suçlarda hafif hapis cezası müeyyidesi içeren ve yeni ceza mevzuatı açısından “Kabahat” niteliğine ve müeyyide itibariyle de “İdari para cezası”na dönüştüğünün kabulü gereken suç tipleri ile ilgili müeyyideler değiştirilmiş ve “Disiplin Hapsi”, “Hapsen Tazyik” ve “Tazyik Hapsi” müeyyideleri getirilmiştir.
İcra Ceza Mahkemesinde yapılan uygulamalarının neredeyse tamamını etkileyen bu değişikliğin yarattığı usul ve esasa ilişkin problemlerin çözümlenebilmesi için bu müeyyidelerin hukuki niteliğinin net bir şekilde ortaya konulması mutlak bir gerekliliktir.
Pratik mülahazalarla Yargıtay kararlarından yaptığım derleme neticesinde vardığım sonuçları metinlere bağılı kalarak aşağıdaki şekilde derliyorum;
5271 Sayılı CMK’nun “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin 1/(L) fıkrasında disiplin hapsinin tanımlaması yapılmıştır; “Disiplin hapsi: Kısmî bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan fiil dolayısıyla verilen, seçenek yaptırımlara çevrilemeyen, önödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri uygulanamayan, ertelenemeyen ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapsi ifade eder”
Disiplin hapsi için yapılan bu tanım, hapsen tazyik yaptırımını da kapsar niteliktedir. Bu tanım nazara alındığında, hapsen tazyik yaptırımı, 5237 sayılı TCK’nunda düzenlenen yaptırımlardan farklı niteliktedir. Bu nedenle de, duruşma açılarak yapılan bir yargılama sonunda verilmelerine karşılık, 2004 sayılı İİK’nun 353/1. maddesinde yasa yolu olarak itiraz yasa yolu öngörülmüştür. Anılan hükümler gözetildiğinde, gerek disiplin hapsi gerekse hapsen tazyik yaptırımı tayin edilen kararlar, CMK’nun 223. maddesinde belirtilen “hüküm” niteliğinde değildirler ve bunlar hakkında hükümler için öngörülen yargılama kuralları uygulanamaz.
Konu öğretide de ele alınmış ve tazyik hapsinin niteliği şu şekilde açıklanmıştır:
“Kişinin yükümlülüğe aykırı davranmamak konusunda mecburiyeti bulunmamaktadır. Ancak, kişi bazı durumlarda bir yükümlülüğe uygun davranmaya belli ölçüde icbar edilebilmektedir. Başka bir deyişle, kişi, bazı durumlarda yükümlülüklerinin gereğini yerine getirmesini sağlamak için, belli ölçüde icbar edilebilmekte ve bu amaçla bir süreye kadar hürriyetinden yoksun bırakılabilmektedir. Bu hürriyetten yoksun bırakma olgusu, bir disiplin hapsi niteliği taşımaktadır. Ancak, yükümlülüğün yerine getirilmesi halinde, bu yaptırımın uygulanmasına derhal son verilmektedir. Bu bakımdan söz konusu disiplin hapsine ilişkin olarak kanunda sadece azami bir süre belirlenmektedir. Kişi kendisine terettüp eden yükümlülüğün gereğini yerine getirmeye zorlanmak amacıyla ancak belli bir süreye kadar hürriyetinden yoksun bırakılabilecektir. Bu sürenin dolması halinde; kişi, yükümlülüğün gereğini yerine getirmemiş olsa bile, hürriyetinden yoksun bırakılmasına ilişkin yaptırım uygulamasına son verilerek, serbest bırakılacaktır. Bu nedenle, söz konusu disiplin hapsine, Kanunda tazyik hapsi denmiştir” (Doç. Dr. İzzet Özgenç, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Sayfa 594 ve devamı)
5271 sayılı CMK’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (L) bendinde disiplin hapsi tanımlanmış olup, İzzet Özgenç TCK. Şerhinde "hapis cezasından farklı olarak, disiplin hapsinin kişi hakkında, belli bir süreye kadar hürriyetinden yoksun bırakılmasının dışında, hak yoksunluğu gibi başka herhangi bir hukuki sonucu bulunmamaktadır." demek suretiyle bu tür cezaların suç kavramı dışında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
5237 sayılı TCK’nunda, cürüm-kabahat ayrımı ve buna bağlı olarak da yaptırım sisteminde yer alan ağır-hafif hapis ayrımına son verilmesi üzerine, yasada kabahat olarak öngörülen bir kısım eylemler 5326 sayılı Kabahatler Yasası ile idari yaptırımı gerektiren eylemler olarak düzenlenmiş, bir kısım eylemler ise suç haline getirilmiş, bu sistem ve yaptırım değişikliğinin zorunlu sonucu olarak, özel Yasalardaki yaptırım sisteminin de 5237 sayılı Yasaya uyarlanması amacıyla 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe konulan, 5252 sayılı Türk Ceza Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasanın 7. maddesi ile yasalarda, yaptırımı hafif hapis ve hafif para cezası olarak öngörülen eylemler ve buna bağlı olarak, İcra ve İflas Yasası'nda, yaptırımı hafif hapis olarak öngörülen eylemler idari para cezası gerektiren kabahatlere dönüştürülmüştür.
Ancak bu genel uyarlama hükmünün yetersiz olduğunu gören yasa koyucu, 01.06.2005 gün ve 25832 sayılı mükerrer Resmi Gazetede yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren, 31.05.2005 gün ve 5358 sayılı Yasa ile İcra İflas Kanununda yer alan eylemler ve yaptırımları yeniden düzenlemiş ve bu bağlamda İİK’nun 337, 338/2, 339, 340, 341, 343 ve 344. maddelerdeki eylemler kabahat olarak düzenlenip, disiplin hapsi veya tazyik hapsi şeklinde yaptırımlara bağlanmış, 331, 332, 333, 333/a, 334, 335, 336, 337/a, 338/1, 342, 345/a,345/b, maddelerindeki eylemler ise suç olarak düzenlenip, hapis cezası veya adli para cezası biçiminde yaptırımlara bağlanmıştır.
Anılan Yasanın 5358 sayılı Yasa ile değişik 346. maddesinde; "Bu Kanun hükümlerine göre disiplin veya tazyik hapsine icra mahkemesi karar verir. İcra mahkemesinin görevine giren bu işler, diğer mahkemelerde görülen ceza davaları ile birleştirilemez. Bu Bapta yer alan suçlarla ilgili davalara, icra mahkemesinde bakılır." hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü gibi, İcra ve İflas Kanunun 16. bap kapsamındaki fiiller ikili bir ayrıma tabi tutularak, bir kısım eylemler suç olarak düzenlenip, hapis ve adlî para cezası şeklinde yaptırımlara bağlanmış, diğer bir kısım eylemler ise, kabahat olarak düzenlenmek suretiyle, yaptırımları disiplin veya tazyik hapsi şeklinde belirlenmiştir.
İcra ve İflas Kanunu Gereğince Verilen Ceza Kararları İçin Yasa Yolları
İİK’nun "İtiraz" başlıklı 353. maddesinde ise; "İcra mahkemesinin bu Bap hükümlerine göre verdiği tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı, tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde, yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen karar kesindir.
İcra mahkemesinin bu Bapta yer alan suçlardan dolayı verdiği hükümlerle ilgili olarak 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümleri uygulanır." hükmü getirilmiştir.
Anılan maddenin değişiklik gerekçesinde; "Maddenin birinci fıkrasında tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlara ağır ceza mahkemesinde itiraz edilebileceği, ikinci fıkrasında idari para cezasıyla ilgili olarak 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ve üçüncü fıkrasında suçlardan dolayı verilen hükümlerle ilgili olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir." şeklinde açıklamalara yer verilmiş, Adalet Komisyonunca, İcra ve İflas Kanunun 16. Bap kapsamında tanımlanan fiiller karşılığında idarî para cezasının verilmesinin uygun olmayacağı düşüncesiyle söz konusu maddenin ikinci fıkrası metinden çıkarılmıştır.
“Suç” olarak düzenlenen eylemler nedeniyle verilen hükümlerle ilgili olarak 5271 sayılı Yasanın yasa yollarına ilişkin hükümleri uygulanacağından, bu suçlar nedeniyle 5271 sayılı Yasanın 223. maddesinde hüküm olarak belirtilen "beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararları ile adlî yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik karan" 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca temyize ilişkin hükümleri yürürlükte bulunan 1412 sayılı Yasanın 305 ve devamı maddelerindeki koşulların da bulunması halinde temyiz yasa yoluna tâbi olacaktır.
“Kabahat” olarak düzenlenen eylemler nedeniyle verilen kararlar ise, İcra ve İflas Yasası'nın 353/1. maddesi uyarınca itiraz yasa yoluna tâbi olacaktır. Anılan fıkradaki "İcra mahkemesinin bu Bap hükümlerine göre verdiği tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı, tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde, yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine itiraz edilebilir." şeklindeki düzenleme tek başına ele alındığında, tazyik ve disiplin hapsine karar verilmesi halinde, bu kararlara karşı itiraz yasa yoluna başvurulabileceği yolunda yorumlara yol açabilmekte ise de, hükmün konuluş amacı, 5358 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikler ve getirilen yeni sistem ve 353. maddenin 2. fıkrasındaki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde, yasa koyucunun yalnızca verilen tazyik veya disiplin hapsine ilişkin kararları değil, disiplin veya tazyik hapsini gerektiren fiiller nedeniyle verilen her türlü kararı itiraz yasa yoluna tâbi kılmayı amaçladığı açıkça anlaşılmaktadır. Aksi kabul aynı eylem nedeniyle, daha ağır sonuç doğuran "disiplin ve tazyik hapsi" kararlarının itiraz yasa yoluna, daha lehe sonuç doğuran kararların ise temyiz yasa yoluna tâbi kılınmasını sonuçlayacaktır. Böyle bir kabul ise yasanın dayandığı sisteme aykırı olacağı gibi hüküm sonucuna bakılarak yasa yolunun saptanmasına yol açacak ve verilen hükme bağlı olarak başvurulacak yasa yolu değişeceğinden hukuki istikrarı zedeleyecektir.[18]
Neticeten; İcra ve İflas Kanununda 16. Bapta suç olarak düzenlenen yani müeyyidesi hapis ve/veya adli para cezası olarak belirlenen eylemler nedeniyle verilen hükümler niteliğine göre 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümler ile belirlenen yasa yollarına tabidir. Ancak kabahat olarak düzenlenmiş yani müeyyidesi disiplin hapsi ve tazyik hapsi olarak belirlenmiş olan eylemler nedeniyle verilmiş olan hükümlere karşı tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde, yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine itiraz edilebilir. Verilen hükmün mahkûmiyet dışında örneğin “Beraat” kararı olması kanun yolunu değiştirmeyecektir. Zira müeyyidesi disiplin veya tazyik hapsi olarak belirlenen eylemlerden dolayı yargılama sonucu mahkemece verilen "beraat" kararı da 5271 sayılı CMK’nun 223/2. fıkrası kapsamında bir beraat kararı niteliğinde olmayıp, eylemin sübut bulmaması halinde "disiplin/tazyik hapsi verilmesine yer olmadığı" veya "talebin reddi" niteliğindeki bir karardır ve itiraz yasa yoluna tabidir. Çünkü beraat kararı suçlar nedeniyle yapılan yargılama sonucunda verilebilen bir hükümdür.
İİK’nun 76 ve 6183 Sayılı Yasanın 60. Maddeleri Gereğince Verilen Kararlara Karşı Yasa Yolu Yoktur
Başlıkta bahsedilen maddeler İİK’nun yasa yollarını düzenleyen hükümde atıf yapılan 16. Babında yer almamaktadır. Nitelikleri itibariyle de ceza mevzuatında bu neviden verilen hapsen tazyik kararlarına karşı gidilecek kanun yolu ayrıca ve açıkça belirlenmemiştir. Bu kararların yukarıda da izah edilen nitelikleri itibariyle İcra Ceza Mahkemelerince kanun yolu belirtilmeksizin verildiği, verildiği tarih itibariyle kesinleştirilerek infaza verildiği gözlemlenmektedir.
Yine bu kararlar duruşma açılmaksızın ve sanık savunmasının tespitine girişilmeksizin evrak üzerinden verilmektedir. Bu şekilde verilen “Tazyik Hapsi” hükmü, hakkında “Hapis” kararı verilen borçlu-sanığın belki de ancak cezaevine alınmak üzere yakalandığında haberdar olduğu bir hüküm olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, verilen hükmün mahiyeti gereği borçlu-sanığın bir çırpıda düzenleyip vereceği bir “Mal Beyanı” ile hükmün infazından kurtulabilmesi olgusu yukarıda bahsedilen mahzurları gün yüzüne çıkarmamaktadır. Bu şekilde bu düzenlemelerden ve verilen mahkûmiyet hükümlerinden beklenen netice de elde edilmektedir.
Ceza Hukuku anlamında verilen kararlara karşı “Yasa Yolu”nun bulunmadığını söylemek doğru olmayacaktır. Ayrıca bu kararların “Kesin” nitelikte olduğuna dair de ilgili yasalarında düzenleme bulunmamaktadır.
Bu sebeple neticeten;
1- İİK’nun 76 ve 6183 Sayılı Yasanın 60. maddeleri gereğince verilen mahkûmiyet ya da hapsen tazyik uygulanması talebinin reddi kararı kararları verildiğinde kesinleştirilip infaza gönderileceği ancak bu karara muhatap olduğunu öğrenen borçlu ya da alacaklının Yedi günlük süresi içerisinde İİK’nun 353. maddesi gereğince itiraz edilebileceği,
2- İtirazın doğrudan kararı veren İcra Ceza Mahkemesinin yargı çevresindeki Ağır Ceza Mahkemesine yapılması gerektiği ancak kararı veren mahkemeye vaki itirazın da “uygulamanın belirginleşmemiş olması ve merciide yanılgının hak kaybına sebebiyet vermemesi gerektiği” ilkeleri karşısında mahkemesince itiraz merciine gönderilmesi gerektiği,
3- İtiraza uğrayan mahkûmiyet kararlarının yine hak kaybına sebebiyet vermemek için muhakkak “İtirazın esastan halline kadar İnfazının Durdurulmasına” karar verilmesi gerektiği,
4- Bu kararlara karşı Ağır Ceza Mahkemesine yönelik itirazın “itiraz harcına” tabi olmadığı,[19]
Sonuçlarına varmak gerekmiştir.[20]
“İtiraz” Yasa Yoluna Müracaat Şekli Ve “İtiraz Mercii”nin Yapacağı İşlemler
Ceza Muhakemesi Kanunu anlamında itirazın, kural olarak itiraz olunan kararı veren mahkemeye yapılacağı ve ilk inceleme kararı veren mahkemece gerçekleştirilip, kararın düzeltilebileceği, yerinde görmezse en çok üç gün içinde itirazı inceleyecek mercie göndermesi gerektiği (CMK’nun 268/1–2), buna karşılık İcra ve İflas Kanununda İcra Mahkemesinin itiraza tabi verdiği kararlara itirazın 5358 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 353/1. maddesi uyarınca yedi gün içerisinde yargı çevresinde bulunduğu Ağır Ceza Mahkemesine yapılması gerekmekte olup, bu anlamda Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki sistemden ayrıldığı anlaşılmaktadır.
Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki itiraz kanun yolu bir suç muhakemesi sonucunda verilen yargı kararları için olduğu, nitekim anılan kanunun "İtiraz usulü ve inceleme mercileri" başlıklı 268. maddesinde kararına itiraz edilecek ve itirazı inceleyecek mahkemeler Sulh Ceza, Asliye Ceza, Ağır Ceza ve Bölge Adliye Mahkemesi olarak belirlendiği, buna karşılık İcra ve İflas Kanunu'nda, İcra Mahkemesinin itiraza tabi verdiği disiplin hapsi ve tazyik hapsine ilişkin kararlar, dar ve teknik anlamda "suç" karşılığı verilen kararlar olmadığı, 5271 sayılı CMK'nun 268. maddesinde kararına itiraz edilecek mahkemeler arasında İcra Mahkemesinin gösterilmediği görülmektedir.
Bu sebeple, İcra ve İflas Kanununun 353/1. maddesi uyarınca İcra Mahkemesince verilen itiraza tabi kararlara itirazın yedi gün içerisinde doğrudan Ağır Ceza Mahkemesine yapılması gerektiği açıktır. Anılan maddede ilk incelemenin İcra Mahkemesince yerine getirileceğine dair bir düzenlemenin de bulunmadığı gözetildiğinde, itiraz hakkında Ağır Ceza Mahkemesince bir karar verilmesi gerekmekte ise de, bu durum yargılaması tamamlanmış, herhangi bir delil ya da sair araştırma ihtiyacı bulunmayan haller içindir. Bu durum, ancak suç muhakemesi sonucunda verilen yargı kararları için olduğu ve 5271 sayılı CMK'nun 270. maddesinin 1. fıkra 1. cümlesinde dayanak bulduğu, oysaki yukarıda da açıklandığı üzere, İcra Mahkemesince itiraza tabi olarak verilen disiplin hapsi ve tazyik hapsi kararları "suç" karşılığı verilen kararlar olarak kabul görmemektedir.
Eğer yargılama işlem ve eylemlerinin gerektiği bir durum söz konusu ise; örneğin sanık hakkında sanığa İİK'nun 349. maddesi uyarınca meşruhatlı davetiye çıkartılması, sanık geldiği takdirde savunmasının tespiti, davetiye tebliğine rağmen gelmediği takdirde gıyapta ceza vermesi gerekiyor ise itiraz mercii olan Ağır Ceza Mahkemesince itirazın kabulü ile yetinilerek dosyanın gereken işlemlerin icrası için ilgili İcra Mahkemesine gönderilmesi gerekmektedir.
Konunun bir kez de Kabahatler Kanunu yönünden irdelenmesinde ise, anılan Kanun'un "itiraz yolu" başlıklı 29. maddesinde, "(1) Mahkemenin verdiği son karara karşı, yargı çevresinde yer aldığı Ağır Ceza Mahkemesine itiraz edilebilir. Bu itiraz, kararın tebliği tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde yapılır. (2) İtirazla ilgili karar, dosya üzerinden inceleme yapılarak verilir. (3) Mahkeme, her bir itirazla ilgili olarak "itirazın kabulüne" veya "itirazın reddine" karar verir..." hükmü getirilmiştir. Görüldüğü üzere, Kabahatler Kanunu'nda da itirazı inceleyecek Ağır Ceza Mahkemesinin "itirazın kabulüne" veya "itirazın reddine" karar verir şeklinde düzenleme getirilmiştir. Ancak itirazın kabulüne karar vermesi halinde, itirazın konusu hakkında da bir karar vermesi gerektiği hususunda bir düzenleme yok ise de, itirazı kabul eden Ağır Ceza Mahkemesinin bu yönde hüküm oluşturması gerektiği de kuşkusuzdur. Diğer taraftan, aynı maddenin 2. fıkrasındaki "itirazla ilgili karar, dosya üzerinden inceleme yapılarak verilir." amir hükmü gözetildiğinde, itiraz merciinin delil toplama ve sanığın savunmasını alması gibi yargılamayı gerektiren hususları yerine getirmesi de beklenmemelidir.
Öte yandan, bir ihtisas mahkemesi olan İcra Mahkemesince yerine getirilmesi gereken delil toplama ya da sair araştırmanın yapılmasını itiraz mercii olan Ağır Ceza Mahkemesinden beklemek, zaten yoğun iş yükü altında bulunan mahkemeyi kendi asıl işlevinden uzaklaştırmaya, yargı hizmetlerinin aksamasına ve giderek adalet duygusunun zedelenmesine yol açabilecektir.
Açıklamalar çerçevesinde İcra Mahkemesinden verilen itiraza tabi kararlara İİK’nun 353/1 maddesi uyarınca itiraz mercii olarak bakan Ağır Ceza mahkemesince itirazın kabulüne karar verilmesi durumunda, itirazın konusu hakkında da bir hüküm kurmak zorundadır. Ancak dosyada toplanması gereken delil, araştırma ya da borçlu sanığın savunmasının alınması veya meşruhatlı duruşma davetiyesi gönderilmesi gibi hususların yerine getirilmesi zorunluluğunun bulunduğu hallerde ise, itirazın kabulü ile birlikte bu noksanlıkların tamamlanmasını özel ihtisas mahkemesi olan İcra Mahkemesinden talep etmesinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır.
Neticeten;
1- İcra Mahkemesince verilen disiplin/tazyik hapsi kararlarına ya da nitelik olarak disiplin/tazyik hapsi uygulanması talebinin reddi anlamına gelen Beraat kararları aleyhine kararı veren İcra Mahkemesine yönelik olarak değil, doğrudan itiraz mercii olan Ağır Ceza Mahkemesine itiraz edilmesi gerekir. Kararı veren mahkemenin itiraz üzerine kararını yeniden gözden geçirme yükümlülüğü ya da imkânı bulunmamaktadır.
2- İtiraz merciince itiraza ilişkin olarak yapılan inceleme neticesinde talebin reddine ya da kabulüne karar verilecektir. İtirazın reddi kararında bir sorun yoktur. Ancak merciice itirazın kabulüne karar verildiğinde; merciice işin esası ile ilgili karar verme mecburiyeti kural olarak mevcuttur.
3- Eğer mercii, herhangi bir yargılama faaliyeti yapmaksızın itirazın esası hakkında bir karar verebilecek durumda ise, örneğin; “mahkûmiyete” ilişkin karara vaki itiraz üzerine mercii “beraat” kanaatinde ise tereddütsüz bu kararı verecektir. Eğer mercii itirazın esası hakkında karar verebilmesi için yargılama faaliyetinde bulunması gerekiyor ise; işlem yapmaksızın itirazın kabulüne karar vererek dosyayı yapılacak işlemlerin ifası için İcra Mahkemesine tevdi edecektir.[21]
İcra ve İflas Kanununda Düzenlenen Fiiller İçin Zamanaşımı (İİK’nun 354. maddesi)
A) İcra ve İflas Kanununda “Kabahat” olarak düzenlenen eylemler ile ilgili zamanaşımı;
İcra ve İflas Kanununda düzenlenen fiilleri “Suç” ve “Kabahat” olarak ayrıma tabi tuttuğumuzda Kabahat olarak nitelediğimiz “Tazyik hapsi” ya da “Disiplin hapsi” müeyyidesi belirlenen eylemler için “Ceza zamanaşımı” kanunun 354. maddesinin son fıkrasında belirlenmiştir. Düzenleme “İcra mahkemesinin bu Bap hükümlerine göre verdiği tazyik veya disiplin hapsine ilişkin karar, kesinleştiği tarihten itibaren iki yıl geçtikten sonra yerine getirilmez” şeklindedir. Bu eylemlere ilişkin verilen mahkûmiyet hükümleri için ceza zamanaşımı kararların kesinleşmesinden itibaren iki yıldır. Dava zamanaşımına ilişkin olarak yasada bir düzenleme bulunmamaktadır. Anılan maddenin 1. fıkrasında; “Kanunun bu babında yazılı suçlardan takibi şikâyete bağlı olanların müştekisi feragat eder veya borcun itfa edildiği sabit olursa dava ve bütün neticeleriyle beraber ceza düşer” düzenlemesi mevcut olup bu düzenlemeler ışığında bu tip kararlar için “Dava zamanaşımı” belirlenmediğini söylemek mümkündür. Yani dayanak icra takibinin neticelenmesine kadar her aşamada İİK’nun 347. maddesinde belirlenen şikâyet sürelerine uymak kaydıyla şikâyette bulunulabilir sonucuna varmak mümkündür.
Disiplin/Tazyik Hapsi niteliğine ilişkin Yargıtay kararları incelendiğinde bu müeyyidelere bağlanan eylemlerin “Kabahat” olarak nitelendiğini görmekteyiz. Ancak bu niteleme gereğince bu eylemlere ilişkin Kabahatlere ilişkin temel kanun olan “5326 Sayılı Kabahatler Kanunun” ilgili hükümlerinin uygulanması gerektiğini söylemek doğru olmayacaktır. Zira Kabahatler Kanunda zamanaşımını düzenleyen 20 ve 21. maddelerde “idari para cezası” yaptırımı miktarına göre bir ayrıma gidildiği, tüm idari yaptırımlar için soruşturma zamanaşımına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple Kabahatler Kanununa dayalı olarak bu nitelikteki eylemler için soruşturma zamanaşımı süresi belirlemek mümkün olmamaktadır.
Her ne kadar İİK’nun 76. maddesi ve 6183 Sayılı Yasanın 60. maddesi gereğince verilen “hapsen tazyik” kararları İİK’nun 16. Babında düzenlenmediğinden İİK’nun 354/son madde ve fıkrası kapsamında kalmadığı ve ceza zamanaşımının bu madde hükmünce belirlenmesinin mümkün olmadığı bir an için düşünülse de; bu neviden verilen hükmün tüm ceza mevzuatı içerisinde düzenleme anlamında bir karşılığının bulunmaması (5326 Sayılı Kabahatler Kanunu ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu anlamında) ve ceza usulünde kıyasın mümkün olması karşısında İİK’nun 354/son madde ve fıkrası hükmü kıyasen uygulanmak suretiyle iki yıllık ceza zamanaşımı süresine tabi olduğunun kabulü gerekmektedir.
B) İcra ve İflas Kanununda “Suç” olarak düzenlenen eylemler ile ilgili zamanaşımı;
İcra ve İflas Kanununda düzenlenen fiilleri “Suç” ve “Kabahat” olarak ayrıma tabi tuttuğumuzda “Suç” olarak düzenlenen fiiller için zamanaşımının belirlenmesinde de ikili bir ayrıma gitmek gereklidir. İİK’nunda tanımlaması yapılarak 5237 Sayılı TCK’na atfen müeyyidesi belirlenmiş eylemler zaten genel hükümlere göre soruşturması yapılarak iddianameyle müeyyidesine göre mahkemesine dava açılacağından zamanaşımının da genel hükümlere göre belirleneceğinde hiçbir kuşku bulunmamaktadır.
İcra ve İflas Kanununda “Suç” olarak düzenlenen fiillerden hapis ve/veya adli para cezası müeyyidesi belirlenmiş olan fiiller ile ilgili ceza zamanaşımı yönünden İİK’nun 354. maddesinin son cümlesi meridir. Yani kesinleşme tarihinden itibaren iki yıl içerisinde mahkûmiyetlerin infazı gerekir. Ancak dava zamanaşımının hesaplanmasında ise genel hükümlerin uygulanması gerektiğini söylemek mümkündür.
Her ne kadar 5237 Sayılı TCK’nun “Dava Zamanaşımı” başlıklı 66. maddesinde “Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası…” tabirinden yola çıkıldığında bir an için irdeleme konusu yaptığımız dava türünün “Kamu Davası” olmadığı itirazı ileri sürülebilir ise de; “Şahsi Dava” usulünün yeni ceza mevzuatı ile kaldırıldığı olgusu karşısında bahis konusu davalar için İİK’nunda benimsenen usulün de sistem içerisinde özel usuller içeren, bu anlamda kanununda belirlenen süresi içerisinde şikâyet yolu ile İcra Ceza Mahkemesine açılabilen bir ceza davası olduğunu da kabul etmek gerekir. TCK’nun 66. maddesindeki “kamu davası” tabirinin, aksine bir hüküm olmadığı takdirde tüm ceza davaları için geçerli hükümleri ihtiva ettiğini kabul etmek gerekir.[1] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2005/10009 Esas, 2006/1229 Karar sayılı, 23.02.2006 tarihli kararı
[2] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2007/17. HD–16 Esas, 2007/28 Karar sayılı, 13.02.2007 tarihli kararı
[3] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 6.11.1996 tarih ve 1996/11927–13784 sayılı kararı.
[4] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 17.01.1989 tarih ve 1989/9984–205 sayılı kararı.
[5] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 24.10.1996 tarih ve 1996/11662–13161 sayılı karar.
[6] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 18.04.1996 tarih ve 1996/4553–5738 sayılı kararı.
[7] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 12.02.1991 tarih ve 1991/527–1305 sayılı kararı.
[8] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 23.02.1989 tarih ve 1989/836–1547 sayılı kararı.
[9] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 03.04.1996 tarih ve 1996/3552–4747 sayılı kararı.
[10] Yargıtay Sekizinci Ceza Dairesinin, 7.11.1996 tarih ve 1996/12763–13956 sayılı kararı.
[11] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2009/5511 Esas, 2009/6922 Karar sayılı, 26.10.2009 tarihli kararı.
[12] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2007/978 Esas, 2007/849 Karar Sayılı, 21.03.2007 tarihli kararında; “…İcra Mahkemesince sanığa İİK'nun 349. maddesi uyarınca meşruhatlı davetiye çıkartılmadan gıyapta verilen bir ceza tertibine yer olmadığı kararı söz konusudur...” cümlesi ile belirttiğimiz kanaate açıkça vurgu yapılmıştır.
[13] Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 1989/5584 Esas, 1989/6732 Karar sayılı, 21.09.1989 tarihli kararında; “Şikâyetin, İİK’nun 345. maddesine aykırı olarak borçlu şirketin başkanı ve temsilcisi olduğu anlaşılan sanık yerine, H...Gıda Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi hakkında yapıldığı gözetilmeden yazılı şekilde sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi,” bozma sebebi yapılmıştır.
[14] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2008/4906 Esas, 2008/4715 Karar sayılı, 30.06.2008 tarihli kararı: “Dosya kapsamına göre; yargılama sırasında 18.07.2007 tarihli celsede, müşteki vekiline mahkeme giderlerinin yatırılması için bir aylık kesin süre verilmesine ve ihtarata rağmen bu sürede ara kararını yerine getirmediği anlaşılmıştır. İcra Mahkemesinde görülen davalarda yargılama ve tebligat giderlerinin suçüstü harcamalarından karşılanmasına yasal olanak bulunmaması karşısında, itirazın reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.”
[15] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2003/17-161Esas, 2003/162 sayılı, 27.05.2003 tarihli kararı
[16] Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nca 3167 Sayılı Yasada düzenlenen “Karşılıksız çek keşide etmek suçu” yönünden “uzlaşma” kurumunun uygulanmasına ilişkin verilen 05.07.2005 gün, 2005/10–84–90 sayılı kararında bu yasadaki uzlaşma kurumu ile ilgili benzer ve ayrık yönleri saymıştır. Bu kararın İcra ve İflas Kanununu açısından uyarlaması niteliğinde yine Yargıtay kararları ışığında açıklama yapılmıştır.
[17] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2008/5180 Esas, 2008/4928 Karar sayılı, 07.07.2008 tarihli kararı.
[18] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2006/16 HD–123 Esas, 2006/127 Karar sayılı, 25.04.2006 tarihli kararı
[19] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2009/146 Esas, 2009/606 Karar sayılı, 12.02.2009 tarihli kararı,
[20] Bu neviden kararlara karşı gidilecek yasa yolunun “Usul Hukukunda kıyasın kabil olması” ilkesi paralelinde düşünüldüğünde;
İlk ihtimal CMK’nun 267–268. maddeleri gereğince itiraza tabi olmasıdır. Bu ihtimal ilk akla gelen düşünce olsa da; bu tip müeyyidelerin “Kabahat” nevinden olduğu, “Suç” olmadığı, CMK’nun bahsi geçen maddelerinde tanımlanan itiraz yolunun “Suçlar” için belirlenen yasa yolu olduğu belirlemeleri karşısında bu ihtimal ilk elenen ihtimaldir.
İkinci ihtimal ise bu neviden kararlara karşı yasa yolunun 5326 Sayılı Kabahatler Kanunun 29. maddesinde düzenlenen itiraz yoluna tabi olmasıdır. Yukarıda da bahsedildiği gibi Yargıtayın İcra ve İflas Kanununda Disiplin/Tazyik hapsi müeyyidesine bağlanmış eylemler için “Kabahat” nevinden eylemler olduğuna ilişkin kararları mevcuttur ve müstakardır. Hatta İİK kapsamında itiraza tabi kararlarda itirazın nasıl yapılacağı ve itiraz merciince yapılacak işlemlere ilişkin Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2007/978 Esas, 2007/849 Karar sayılı, 21.03.2007 tarihli ilamında 5326 Sayılı Kabahatler Kanunun “İtiraz Yolu” başlıklı 29. maddesi irdelenmiş ve İİK’ndaki itiraz yolu ile karşılaştırılmıştır. Bu sebeple bu neviden kararları “Kabahat” niteliğinde eylemler için verilmiş kararlar olarak kabul etmek ve bu tespitin neticesi olarak ta Mahkemelerce son karar olarak verilen idari yaptırımlara karşı yasa yolunu belirleyen 5326 Sayılı Kabahatler Kanunun 29. maddesinde düzenlenen “İtiraz” yasa yoluna tabi olduğunu kabul etmek gerekir denebilir. Ancak 5326 Sayılı Kabahatler Kanununda idari cezaların “İdari Para Cezası” ve “Mülkiyetin Kamuya Geçirilmesi” şekillerinin düzenlendiği, İİK’nun 76 ve 6183 Sayılı Yasanın 60. maddelerinde belirlenen müeyyideyi kapsamadığı gerçeği karşısında bu ihtimali de elemek gerekecektir.
Üçüncü ihtimal ise; bu neviden kararların “Kıyas yolu ile” İİK’nun 353. maddesinde düzenlenen “itiraz” yasa yoluna tabi olmasıdır. Sonuçta müeyyidenin niteliği itibariyle bu madde yani İcra ve İflas Kanununda tazyik ve disiplin hapsine ilişkin itiraz yolunu düzenleyen madde gereğince yasa yolunun belirlenmesi en yakın ihtimaldir.
İİK’nun 353. maddesinde yapılan düzenlemede mevcut “Bu bap hükümlerine göre” cümlesi yasa değişikliği ile metinden çıkarılır ise bu konudaki karmaşanın da ortadan kalkacağı kanaatindeyiz.
[21] Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 2007/978 Esas, 2007/849 Karar sayılı, 21.03.2007 tarihli kararı