Alıntılar

 

hiç de eğlenceli bir av değildi. Çünkü kendisine çabucak

kapılmıştı. Kendisini yere atıp, ona tapmaya hazırdı. Mrs.

Leidner, kendisine bu şekilde tapılmasından hoşlanmıyordu.

Er-keklerin paspas rolünü oynamaya kalkmaları, kadınların

»en kötü taraflarının uyanmasına sebep olur. Louise Leid-ner,

Cari Beiter'e bilhassa zalimce davranıyordu. Genç adamı

iğneliyor, onunla alay ediyordu. Zavallı gencin ha-yatı bir

cehennemden farksızdı.» Poirot, birdenbire dur-du. Sonra da

genç adamla samimi bir tavırla konuşmaya başladı. «Dostum,

bu size bir ders olsun. Siz erkeksiniz. Onun için bir erkeğe

yakışacak şekilde davranın. Bir er-keğin yerlerde sürünmesi

tabiat kanunlarına aykırıdır. Kadın ve tabiat daima aynı

tepkiyi gösterirler. Bir kadın size baktığı zaman yerde solucan

gibi sürünmektense, ma-sadaki en büyük tabağı kaptığınız

gibi onun kafasına at-manız daha iyidir. Bunu unutmayın.»

 

 

Cennet kadar güzel ve tavşan kadar da ahmak. Erkeklerin hemen âşık olduğu ama sonunda terkettıği kadınlardan.

 

 

 Türkiye'de yanlış olarak Komplo Teorisi olarak bilinen olayın doğrusu "Konspirasyon" Teorisi'dir. Komplonun (senaryo/tuzak) teorisi olmaz, Konspirasyon'un olur.

 

Kürt açılımı konuşup tartışılıyor. İyi de oluyor. Turgut Özal'ın Kürt meselesinene kadar demokrat ne kadar liberal baktığı söyleniyor. Eğer ömrü yetseymiş bu sorunu çözebilirmiş.

Çözer miydi bilmem; on yıllık iktidarında (1983-1993) çözemedi. Meselem bu

değil, benim anlamadığım başka bir konu var.Bugünlerde hep Diyarbakır Cezaevi vahşetinden bahsediliyor. Ancak kimse odönemdeki Diyarbakır Sıkıyönetim komutanının kim olduğunu söylemiyor. Ben yazayım: Kemal Yamak!Kenan Evren'in özel isteğiyle bölgeye gönderildi.Kemal Yamak vahşetin bir numaralı sorumlusudur.

Peki, Kemal Yamak emekli olduktan sonra ne yaptı?Turgut Özal, başbakanlığı döneminde Yamak'ı önce Başbakanlık danışmanı olarak yanına aldı.Sonra Çankaya Köşkü'ne çıktığında ise Kemal Yamak'ı Cumhurbaşkanlığı genelsekreterliğine getirdi.Bugünlerde; bazı aydınlar bir yanda Diyarbakır Cezaevi vahşetini yazıyor, diğeryanda yardımcılığını Kemal Yamak'ın yaptığı Turgut Özal'ı övüp göklere çıkarıyor.

 

Victor Hugo'nun bir sözü vardır: "iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır."

 

Seyyid olmanın tek temel ölçütü vardır; Hz. Muhammed'in ailesi, yani ehl-i beyte mensubiyettir.

 

DP'nin aşiret reislerini, şeyhlerini TBMM'ye sokmasıyla Kürt sorununu çözüleceği aldatmacasına kapılıveririz. Oysa Osmanlı ile DP'nin Kürt sorununa bakışı arasında paralellik olduğunu görmezlikten geliriz. Feodal beylerin gönlünü hoş ederek çözüm bulma yöntemidir bu.Bugün öve öve göklere çıkarılan DP'nin "demokrasi" anlayışıdır bu.

 

Atatürk, Kürt sorununun temelinde neyin yattığım biliyordu. 15 yıllık iktidarıboyunca toprak reformu meselesini çözemedi.Her 1 Kasım günü TBMM'nin açılışında yaptığı konuşmalarında toprak reformuçıkarılmasını istedi.Hatta son olarak 1 Kasım 1936'da yaptığı konuşmada, yasayı bir türlü çıkarmadığı için milletvekillerini sertçe eleştirdi. "Topraksız köylü bırakılmamalıdır" dedi. Dedi, ama ömrü yetmedi.Keza İsmet İnönü de aynı görüşteydi. İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması, reformçabalarının askıya alınmasına neden oldu. Savaştan sonra ise Adnan Menderes, Emin Sazak gibi toprak ağaları Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'na karşı çıkıp CHP'den koptular, DP'yi kurdular.1936'da toprak reformuna destek veren Celal Bayar bile artık karşı safa ge mişti.

 

Balkan sorununun, Şark sorununun "doğum hikâyesi" ve sebepleri aynıdır.

Sorunun sınıfsal olduğunu söyleyen kişi, TBMM Onur Ödülü sahibi duayen ta-rihçimiz Halil İnalcık'tır.Ayrıntıya girmeye gerek yok.Osmanlı, Kürt derebeyliklerini yok etti, ama aşiret ve şeyhlere doku namadı. Hatta bunları kolladı. Bu feodal gericilikten yararlandı.Ne yazık ki genç Türkiye de bu tasfiyeyi gerçekleştiremedi.

 

1953 yılına kadar ne Osmanlı'da ne de Cumhuriyet döneminde İstanbul'un fethi törenleri hiç yapılmadı.Ne olduysa 1953'te oldu. Demokrat Parti hükümetine baskılar başladı. DP fetih törenlerini yine de mütevazı törenle geçiştirmek istedi. Bunun üzerine İstanbul'da olaylar çıktı; mağazasına Türk bayrağı asmayanların vitrinleri kırıldı.

 

Siz liberallerin allı pullu laflar etmesine bakmayınız; yüz yıllık tarih lerine bakarsanız asıl darbeci bunlardır. Gericiler hep ittifak kardeşleridir. Hiçbir devrimci hareket içinde olmamışlardır. Yüz yıldır istekleri sadece statükoyu korumaktır.

 

İttihatçılar için Birinci Dünya Savaşı, bağımsızlık savaşıydı. Ne diyorlar günümüzde: "ittihatçılar bir oldubittiyle Osmanlı'yı savaşa soktu." Egemen bir devlet olmak isteyen Osmanlı'nın, kapitülasyonlardan kurtulmak için savaşa girdiğini kimse söylemiyor artık.Söylemezler. Temmuz Devrimi'ni küçümsemek, ona saldırmak psikolojik harbin sonucudur. Bu, dün de böyleydi.

 

Kimse de çıkıp, "Eğer dini eğitim bir ülkeyi yaşatsaydı, Osmanlı hâlâ büyük imparatorluk olarak kalırdı!" demez ki.

 

Bir soru hâlâ ortada: Başbakan neden "AKP" denilmesine çok kızıyor?

Bunun yanıtını, Orhan Hançerlioğlu'nun islam İnançları Sözlüğü kitabı veriyor. Bakınız sayfa 17'deki "Akabe" sözcüğünün karşısında ne yazıyor: "Şeytan'ın otu rduğuna inanılan tepe."

Bu akabelerin en ünlüsü Mekke ile Mina arasındaki tepedir.

Hac bayramında Müslümanlar bu tepedeki taştan sütunu (Cemre -i Akabe) taşlarlar, böylelikle de bir zamanlar orada oturduğuna inanılan Şeytani taşlamış olurlar.

Yaaa! Şimdi anladınız mı, Başbakan Erdoğan'ın "A-KE-PE" denilmesinden neden çok rahatsız olduğunu?

Başbakana göre partisine "AKP" diyen herkes aslında "Şeytan" diyordu.

 

 

Biliyorsunuz, Türkiye'deki dinci gruplar ve bunların medyası yıllardır Atatürk'ün ölümüyle ilgili hep bir yalanı dile getirirler:

Atatürk'ü içki öldürdü! Doğru olmadığını söylersiniz...

Resmi belgeleri gösterirsiniz... Yok hayır, dinlemezler. Papağan gibi tekrar ederler: Atatürk çok içki içtiği için öldü. Dayanamayıp sorarsınız: Nereden biliyorsunuz? Hemen yanıtlarlar: Siroz hastası değil miydi?

ıklarsınız, sirozun alkolden kaynaklandığı bir şehir efsanesidir.

İnanmazlar. Peki dersiniz, Mehmet Âkif neden öldü biliyor musunuz?

Çıt çıkarmazlar. Kem küm ederler. Sirozdan dersiniz, inanmazlar. Öyle ya sirozun içki içmekten kaynaklandığını sanıyorlar ya! Eh Mehmet Akif içmediğine göre nasıl sirozdan ölebilir? Cahil oldukları için dalga da geçersiniz: Belki gençliğinde çok içtiğinden dolayı olabilir mi?

 

(Bu arada bilinenin aksine Gülen okullarında eğitim dili İngilizcedir.)

 

Ne yazık ki dincilerin modernizm anlayışları da çok sığdır. Bir örnek meseleyi

daha iyi anlatır: İslamcılar, Namık Kemal düşmanıdır. Oysa Kanun-ı Esasi'nin daha sert şeriat hükümleriyle donatılmasını isteyen Namık Kemal'di! Diğer yandan Mehmet Âkif Ersoy'u el üstünde tutarlar. İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusası'nda görev almış, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanlara methiyeler düzmüş Mehmet Âkif hakkında, bir tarih efsanesi uydurulmuş, "Atatürk'ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır'a gittiği" söylentisi çıkarılmıştır. Yalandır. Ama meselemiz bu değil.

Büyük Şair Akif'e antimodernist olduğu için hayranlık duymaktadırlar. Halbuki Mehmet Akif'in modernizm düşmanlığıyla alakası yoktur. Geleneğ i unutmayan bir Batılılaşmayı savunmuştur hep.

 

 ABD ile SSCB arasındaki bu kültür üzerinden yürütülen Soğuk Savaş'ın ilk başladığı yer, ikinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Berlin oldu.

Her ikisi de işgal gücüydü.Berlin'i paylaşmışlardı.

 

1948'de İsrail'in kurulmasından sonra bu grup artık kurtuluşun sosyalizmde değil, İsrail'i koruyabilecek tek güç olan Amerika'da olduğunu savundu: "Amerika ne denli güçlü olursa, İsrail de o denli güçlü olacaktır."

New York aydınları, ABD'yi "yeni mesih" ilan ettikten sonra, sol hareket içinde edindikleri birikimleri Amerika ve Avrupa'da sol hareketin içini oymak için kullandı .

 

Milliyetçi hareket açısından bir dönemeç olan 1969 kongresinde, "ayaklan yere basmayan romantik Türkçülük" terk edildi. Yeni partinin ideolojisi Türk-İslam çizgisiydi. "Kanımız aksa da zafer İslam'ın" sloganı atılıyordu artık parti mitinglerinde. Bu kongrede, Türklüğün sembolü Bozkurt, yerini İslam'ın simgesi Üç Hilal'e bırakmıştı.

 

 

Kara çarşaf, İslam Devrimi'nden önce şah despotizmine karşı tepkinin sembolüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil, her siyasal görüşten kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını üşünmemişlerdi bile.

  

Ve gerçek şu ki, insan bilmediğinden korkar. Bilmediğine düşman olur...

 

Bu dünyada yalnızca iki facia vardır. Biri, insanın istediğini elde edememesi, öteki de etmesidir. Bu sonuncusu en kötüsüdür; gerçek bir faciadır.

 

kötü kadınlar bunaltır insanı, iyi kadınlar da sıkar. Aralarındaki tek ayrım budur işte

 

"Yalan söyleyebilen tek canli türü insandir. Zaten bu sayede canli kalabilmekledir." T.S.Anghut

 

sevmek için geç ölmek için erken

 

Osmanlı toplumunun çözülmeye, dağılmaya yüz tuttuğu yıllardan beri bu böyle. Yani son yüzelli yıllık Osmanlı tarihinde bu olgu yasandı. Dağılmaya doğru giden Osmanlı Dmparatorluğu, emperyalizmin kıskacına düstü. Bu olay yönetimin kendine güvenini yitirmesine neden oldu. Her basa gelen Padisah dönemin bir süper devletinden yana oluyor, onun desteğiyle yasıyor, doğallıkla ülkenin kapısını bu destekçisi devletin sömürüsüne ardına kadar açıyordu. Basbakan (Sadrazam) ve öteki görevliler de bu modaya uymuslardı. Ünlü Osmanlı devlet adamlarından Ali Pasa, Fuat Pasa, Mustafa Resit Pasa, Mahmut Nedim Pasa, son dönem Enver ve Talat Pasaların tutku ölçüsünde sürdürdükleri süper devlet yanlılıkları bilinenler arasında ve ülkeyi ne tür bir uçuruma sürükledikleri yadsınamaz. Osmanlı yönetimi yabancı devlet elçiliklerinin eline verilmis, bu elçiliklere danısmadan önemli kararlar alınamıyordu.

 

İran mitolojisinin ünlü "Simurg efsanesi"ni...

Simurg, bir masal kuşudur. Uzun boynunda beyaz bir halka bulunan, safran tüylü, güzel sesli, insana benzer kocaman bir kuş...

Kuşların sultanıdır.

Kaf Dağı'nın ardında yaşar.

Efsaneye göre, kuşlar, sultanlarım bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün...

Yol uzun, yolculuk zorludur.

"Aşk Denizi"nden geçerler önce...

"Ayrılık Vadisi"nden uçarlar...

"Hırs Ovası"m aşıp "Kıskançlık Gölü"ne saparlar...

Kuşların kimi Aşk Denizi'ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi'nde kopar sürüden...

Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle...

Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı'nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir.

Sultanları Simurg'u bulamazlar orada...

Sonunda sırrı sözcükler çözer:

Farsça "si", "30" demektir.

... murg" ise "kuş"...

"30 kuş", anlar ki aradıkları sultan kendileridir.

Ve gerçek yolculuk kendine yapılan seyahattir.

 

Tagore'a göre, "Her yeni çocuk, Tanrı'nm insandan hâlâ umudu kesmediğinin göstergesidir.

 

"Güner Ümit olarak bu yarışmayı seyreder miydiniz?"

"Bay Turnike" yanıtlıyor:

"Güner Ümit kendisinin değil, toplumun istediğini yapmaya çalışıyor."

 

Karl Marx bu durumu, "Yaratıcının yarattığına yabancılaşması" ya da "Üreticinin,ürettiğinin efendisi değil, kölesi olması" diye tanımlıyordu.

 

Sünnet elbisem dahil hiçbir üniformayı sevmedim. Postallar sıktı bileğimi, yüreğimi... Kalemim dedi hep, dilimin diyemediğini...

 

Pardon, biraz daldım da. Kendi düşüncelerime dalmışım...

 “E sen de söyle o zaman. Ne düşünüyorsun?

Her düşündüğümü onun bilmesini istesem zaten düşünüyor değil konuşuyor olurdum. Bu felsefeyi ona anlatmak gereksizdi.

 

--------

 

1700'lerde, İngiliz müstemlekeler nazırının (sömürgeler bakanı) baş casusu Hefner'e sarık giydirip İstanbul'a, Bağdat'a, Hicaz'a gönderdiğini, onun da sahte Vahabilik mezhebini kurdurup (bugünkü Suud'ların dedeleri), ilk iş Hicaz'da 500.000 Türkü kestirdiğini, daha sonra, II. Cihan Harbi'nde, gene sarıklı "Arabistan'ın Lawrence"i marifetiyle Araplar'ın kandırılıp Türkler'i arkadan vurmalarını ne çabuk unuttuk.

 

Atatürk, Almanya'dan kaçan kimi Alman, kimi Alman Yahudisi profesörleri getirmişti, bir kısmı iTÜ'de durdu; aralarında çok meşhur adamlar vardı, mesela Prandl, sonra von Mises. Uygulamalı matematik sahasının Einstein'ı gibi isimler. O ara yetişenlerden birçoğu Türkiye'de çok büyük işler yaptılar, bazıları da dünya evrenkent-lerinde büyük bilim adamları oldular.

 

Çok eski Pers kültürü vardı tarihte ama binlerce yıl önce. Sonra İran, hep Türkler'in memleketi olmuştur. Orta Asya'dan oraya, oradan Anadolu'ya, sonra Balkanlara__ Bugün İran'ın yüzde 70'i Türk.Horasan, Kaşgay,Azeriler. İran'ın bugünkü kültürüne, devleti ve de Batı teyit etmek istemese de önemliçapta Türk kültürüdür; 1918'e kadar Türk kültürü ve hanedanı hakimdi. Ama İngilizler 1918'de oraya Rıza Şah Pehlevi'yi koydular, ondan sonra o da Türkler'e zulüm yapmaya

başladı. İngiliz marifeti. Bugün de aslında, birçok alanda hâkim olan Türklermiş, bunu oradakiler anlatıyor... Dolayısıyla bizim çok sıkı kültürel, ticari, teknik ilişkilerimizin olması lazım ama, Batı hep aramızı açar, kasten.

 

Bilgi çağı,bir tercüme hatası. Anladık ki, bundan kasıt "Bilişim Çağı" imiş. Bunlar bilgisayar teknolojisi çağına girdik demekistiyorlarmış; aslında basit bir kavram.

 

İkinci cihan harbinin bitiminde Avrupa ve Asya tükenmiş, ortalıkta bir tek Amerika (Batı Bloku) ve Rusya (Doğu Bloku) kalmıştı. Bu iki güç önce dünyayı aralarında paylaştılar, sonra aralarında amansız bir silahlanma yarışına düştüler. O ara birinin tehdit ettiği ülkeyi, öbürü,"Merak etmeyin, ben sizi korurum." diyerek eline geçirdi. Kimi resmen işgal etti, kimi de dost görünüp içine nüfus edip, kültürüyle, eğitimiyle, toplum yapısı ile oynadı, içinde kendine yardakçı ortaklar yetiştirip yerlerine oturttu, bu suretle o zavallı, saf ülkeyi içinden fethetti.

 

İsrail eskiden beri, gene değişik yazısı olmasına rağmen, yazılımı İbranice yapıyor. Unutmayalım ki, konuşulmayan bir dil olan İbranice, İsrail kurulunca ortak bir benlik hissini kuvvetlendirmek için, diriltildi. Bugün bütün İsrail'in konuştuğu dil oldu. Okullarındaki fen olsun, ilahiyat olsun dersler de tabii ki İbranice. Zaten her haysiyetli ülkenin eğitim dili kendi resmi milli dilidir.

 

Okula "Ankara Koleji" dendi. O zamana dek yurtta böyle bir misyoner tipi Türk okulu yoktu. "Kolej" (Robert Kolej gibi) misyoner okulu demekti.

 

800 yılından sonra Çin'den Uygur tarzı Burhanîliğin (Budizm) Japonya'ya gelmesiyle

 

Bir kaç kelimelik uzun bir lâf edip her kelimenin baş harflerini birleştirerek yeni sözcük icat etmeğe başladılar. Meselâ, bilgisayarlarda biliyorsunuz, "ana-bellek"Q RAM diyorlar. Bunu türetmek için "Random Access Memory" lâfından baş harfleri almışlar.

 

Dilbilimciler böyle baş harflerden yapılmış (İşte hakiki uydurukça) sözcüklere "Akronim" (Acronym) diyorlar.

 

Sonuç olarak, bugünkü haline 4-5 yüzyıl önce gelmeye başlayan İngilizce beş kadar dilin rasgele ve kuralsız karışımından oluşmuş, bu dillerin hiçbiri dilin ana kurallar iskeleti diyebileceğimiz temel yapısını sağlar konumda kalamamıştır. Dolayısıyla, İngilizce'de belli kurallara göre yeni terim türetme yeteneği hemen hemen yoktur.

 

Araştırmışlar, bakmışlar ki Türk'ün kuvveti tasavvuftan, gelenek ve göreneklerinden, insanlık anlayışı gibi hasletlerden geliyor. Dolayısıyla biz bunları içinden bozarsak bu işi ancak öyle hâllederiz. Ne kadar sürer demiş İngiliz. "Biz, belki torunumuz da sonucu göremeyecek, ama biz ondan sonrası i-çin çalışıyoruz" demiş. İngiliz bu planla Hicaz'da Vâhâbîlik gibi sahte bir mezhep kurdu. Şimdiki Suud kralları da bunların torunlarıdırlar.. Vâhâbîler ilk iş olarak Hicaz'da bulunan 300-500 bin Türkü kestiler. (İngiliz Hindistan'da da sahte Ahmedî mezhebini kurdu).

 

Dahası var bunun: İlk kez altı yıl evvel duydum ki birileri gidip Orta Asya'da Türk okulları açıyormuş, çok sevindim; ne iyi çocukken hayal bile edemediğimiz şeyler oluyor. Ama, meğer, eğitim dili İngilizce olan kolejler açıyolarmış. (Hedef Türkiye 01)

 

Birinci sorun hedefimizi şaşırmış olmamız. Milletçe sormamız lâzım: Atatürk'ten beri bu milletin hiçbir hedefi, gayesi var mı? Ne olmalı? Yoktur. Birileri dayatıyor, , "illâ küçük Amerika olacağız" derlerdi, sonra "illâ Avrupa'lı olacağız." Nedeni yok, başka bir şey yok; onun için de millet gittikçe dağılıyor, o zaman birbiriyle uğraşıyor. O zaman dışarıdan oyunlar çok kolaylaşıyor; sağ, sol, başörtüsü, ıvır zıvır falan bütün bunları çıkarıp milleti meşgul etmek, futbol maçı, seçim maçı, onu seçtik, bunu seçtik, o geldi, bu gitti. Bunlar kolay olur; çünkü milli bir hedef yok. İnsanları birleştiren bir şey yok, Atatürk'ten beri yok.

 

-------

 

Saatin yelkovanı bir dakika daha ilerledi.

 

 

Hâlbuki insan ömrü bir mum gibidir, bir süre yanar, sonra biter. Ancak, o mum yanarken etrafına ışık saçmalı.

 

Hele hele keskin dilli bir “Bayan Giyotin” vardı ki, zamanın başlangıcından beri buradaydı sanki.Ulusal Ustura

 

bir mumu söndüren yelin,öte yanda bir közü ateslediğini ve bizim de bu köz olduğumuzu hiçdüsünmüyorsunuz!..

 

Düsün ki, ey Magripli, mumu yakan atestir; ama onu tüketen de atestir."

 

Rüzgâra atılmıs sözler, bunlar; rüzgâr nereye isterse oraya götürsün.

 

Aslında bazen kazandığınızda kaybetmissinizdir

 

Battaniyenin yanina gittim. Gerçekten de bir delik açilmisti üstünde. Battaniye hareketsizdi. Bir battaniyenin can alici noktasi nerededir?

 

Goethe, "Bilgi arttıkça huzursuzluk da artar" diyor. Bacon, daha sert bir yaklaşımla, "Bilgi azaptır" uyarısıyla, bilgiden doğan sorumluluğunu hatırlatıyor insanlara.

 

İspanyollar'ın meşhur atasözü bu konu için güzel bir örnektir, "Allah der ki; her ne istiyorsanız bedelini ödemek şartıyla alın."

 

Çünkü hangi iş olursa olsun hayata başlamak açısından iyi olacaktır. İş adamlarının hayatları incelendiğinde ortaya çıkan gerçek şu olmuştur: Her biri, karşısına ne çıkmışsa oradan başlamıştır. "Her yol, Roma'ya çıkar" sözünü "Her yol, başarıya çıkar" diye söylememiz bu konunun önemini hissettirecektir.

 

Freman Tildem'in "Borç içinde yüzen bir dünya" adlı eserinde; "Borcun tesirleri hem fizyolojik hem de psikilojiktir. Yani, borç hem bir gıdadır hem ilaçtır hem uyandırıcıdır hem uyutucudur hem insanı hareketlendirir hem yavaşlatır. Fertlere hem yardım eder, hem yıkar. Hem devlet kurar, hem tepe taklak yuvarlandırır."

 

Para iyi bir uşak kötü bir efendidir.

 

"İki pire emekliye ayrılmışlar ve kendilerine bir köpek satın almışlardı": Yani pireler, çalışmaya devam etmek istemişlerdi. Bir iş adamı, iş alemini bıraktığı zaman, yine çalışmağa devam etmelidir.

 

Bir insanın yataktan çıkmasını gerektiren bir sebeb olmaması kadar acı, faydasız olduğunu hissetmesi kadar da korkunç bir şey bulunamaz.

 

Zira insan, bir şeyi ne kadar öğrenirse, öğrenmeye değer daha o kadar şeyin olduğunu görür.

 

Tezgahtarlığın en önemli kuralı fiyatı en sonraya bırakmaktır. Çünkü fiatı hemen söylenecek mal en ucuz olandır. Yani fiyatından başka çekici yönü olmayandır.

 

Bir insanın hayattaki başarısı, cenazesindeki yürüyenlerin sayısı ile ölçülür

 

Çünkü "gençlik bilseydi, ihtiyarlık yapabilseydi" sözü bu gerçeği fazlasıyla anlatmaktadır.

 

Her fırsat ve her imkan, yeni bir sorumluluk demektir. Her geçen gün kaybolmuş fırsatlarla doludur. Fırsatları kaybetmeden, yakalayarak değerlendiriniz.

 

Ve karakter sahibi olunuz. Kendiniz olmak, kuvvetinizi geliştirmek, kazandığınız saygıyı arttırmak ve olgunlaşmak hedefiniz olsun. Çünkü hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.

 

Pek uzun boylu sayılmazdı ama kimi uzun boylu insanlar gibi kamburunu çıkararak yürümeyi bir alışkanlık haline getirmişti.

 

Ben artık sıradan insanlarla, sıradan konuları konuşmak istiyorum.

 

Yaşanmamış olanın bilinmezliklerle dolu çekiciliği sinmişti eşyaların üzerine.

 

Ölüme hayır demek yetmez, yaşam'a evet demek gerekiyor,-- diyor Sergei Moskovici.

 

Al Alvarez'in, deyişiyle: --İnanıyorum ki gününü bekleyerek ölmek, intihardan daha çirkin ve kolaycı bir yolu seçmektir.--

 

Perdeleri açıyorum. Sabırsızlıkla içeri dolan kül rengi ışık, karanlığa boğulmuş eşyalara eski biçimlerini hızla yeniden kazandırıyor.

 

Bütün aşklar er ya da geç aynı sonla yüzleşmek zorunda kalmazlar mı?

 

Ama Paris böyleydi işte. Tellson, Eros'u beyaza boyamıştı. Orada öylece serin be­yaz giysileri ile duruyor, okunu paralara doğrultuyordu. As­lında gerçek yönü de çoğunlukla bu olurdu!

 

Bay Lorry dışarı tekrar baktığında en büyük biley taşı Dünya bir kez daha dönmüştü.

 

Cinayet ilanı

 

İlk başlarda Miss Blacklock gazeteye cinayet ilanı verenin yeğeni Patrick olduğunu düşünmüştü. Bu tür sezgilerin sonunda gerçek olduğu ortaya çıkardı. Ya da Miss Marple böyle olduğuna inanıyordu. Çünkü, insanları iyi tanıyorsanız, onların neleri yapabileceklerini bilirsiniz...

 

------------------

 

Yüzbaşının Kızı

 

Ve şu ata sözünü hiç çıkarma aklından: ''Elbiseni yeniyken, şerefini gençken koru.''

 

Kadınlık  merakını  inadına  kızıştıran  sırrı  öğrenmeye  kesin  olarak  karar  verip, sertçe seslendi İvan İgnatyiç'e. İlkin, sanığın dikkatini dağıtmak için, soruşturmaya ilgisiz sorularla başlayan bir yargıç  gibi,  ekonomik  işler  konusunda  birkaç  uyarıda  bulundu.  Sonra  bir  süre sustu, derin derin içini çekti, başını sallayarak:

- Aman Yarabbim! dedi. Haberleri duydun değil mi? Peki ne olacak şimdi?

İvan İgnatyiç:

- Ya, anacığım! diye karşılık verdi. Tanrı büyüktür: Yeterli sayıda askerimiz var,

barut  bol,  topu  da  temizledim.  Tanrı'nın  izniyle  hakkından  geliriz  o  Pugaçev domuzunun!

Komutanın karısı:

-Pugaçev de kim? diye sordu.

 

Genç adam! Bir gün  bu  yazdıklarım  eline  geçerse,  en  yararlı,  en  köklü  değişikliklerin,  ancak ahlâkların  düzelmesi  yoluyla,  hiçbir  zorlayıcı  sarsıntı  olmadan  gerçekleşenler olduğunu unutma...

 

Bir  gün  kartal,  kuzguna:  ''Kuzgun  kardeş,  söylesene''  demiş;  ''şu

dünyada  nasıl  oluyor  da  sen  üç  yüz  yıl,  bense  topu  topu  otuz  yıl  yaşıyorum?''

Kuzgun:  ''Şundan,  azizim''  diye  yanıtlamış  onu;  ''Sen  taze  kan  içiyorsun,  bense  leşle  besleniyorum.''  Kartal  düşünmüş:  ''Haydi,  ben  de  leşle  beslenmeyi  bir deneyeyim'' demiş. Tamam mı, tamam. Kartalla kuzgun uçup gitmişler. Derken bir  at  leşi  görmüşler  aşağıda.  İnip  çökmüşler  başına.  Kuzgun  bir  yandan gagalıyor,  bir  yandan  övgüler  düzüyormuş  leşin  lezzetine.  Kartal  bir  gagalamış,  iki  gagalamış,  sonra  kanat  çırpıp  havalanırken,  ''Yok  arkadaş''  demiş  kuzguna;

''üç yüz yıl leşle beslenmektense, bir kere taze kan içmek çok daha iyi, sonrası

Allah kerim''. Ne dersin Kalmuk masalına? Ha?

 

---------------

 

Vişne Bahçesi

 

 Biçimin eskiliğinde ya da yeniliğinde değil iş, yazdığın şeyi hangi biçimde olduğunu düşünmeden yazmanda, çünkü sözler özgürce akmaktadır ruhundan, bunu gitgide daha iyi anlıyorum...

 

Bir cümle vardır Turgenyev'de: "Böyle gecelerde, sıcak bir köşesi, bir yuvası olanlara ne mutlu!"

 

Kaderine katlanmasını bil ve inançlı ol.. İnanıyorum ben ve o kadar çok acı çekmiyorum şimdi... Bir görevim, bir amacım olduğunu düşündüğümde, hayattan korkmuyorum...

 

Fakat parasızlıktan daha beter şey yok! Aç köpek etten başka bir şeye inanmaz derler ya…

 

-----------------

 

Mor İzler

 

Charley Paxtonü can alacak yerinden vurdum. O da bu yüzden mücadeleden vaz geçip, her şeyi itiraf etti zaten. Öyle olacağım da biliyordum. Bir insan, uzun, sıkıntılı bir devreden sonra tam rahata konarken hücuma uğrarsa—üs-telik hazırlıklı da değilse, fazla dayanamaz. Charley, 'ente lektüel' kaatil tipi. Alalâde bir caninin hissetmeyeceği darbeler onu mahvetmeğe kâfi!»

 

------------------

 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

 

 Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir

hâdise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak

etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh herşeyi anlar, fakat bize anlatmaz,

böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.

 

-  Pekâlâ. Allah rahatlık versin.         ,

-  Size de efendim.  Nurefşan çıktı. Size de efendim.

Bana da mı?

Ümit etmiyorum.

Nüzhet Bana Yalan Söyledi

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.

Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun

oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en

ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın

bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana herşey isyan etmelidir.

Eşya  bile:  Damlardan  kiremitler  uçmalıdır,  ağaçlar  köklerinden  sökülüp

havada  bir  saniye  içinde  toz  duman  olmalıdır,  camlar  kırılmalıdır,  hattâ

yıldızlar   düşüp   gökyüzünde   bin   parçaya   ayrılmalıdır   filân...   Zavallı

mürâ-hik... Nüzhet bana yalan söyledi.

 

-------------

 

Hacı Murat

 

- Bizde bir atasözü vardır. Köpek eşeğe et vermiş, eşek de köpeğe kuru ot.

Sonuçta ikisi de aç kalmış.

 

-----------

 

Köylüler

 

 Hikâyelerden huzuru kaçan, heyecanlanan ihtiyarlar şöyle

düşünüyorlardı: Gençlik ne iyi şey, nasıl geçerse geçsin, sonra    anılarda

ondan yalnız canlı, sevinçli, dokunaklı şeyler kalıyor. Artık yaklaşan şu ölüm

ne korkunç ne soğuk şey! En iyisi bunu hiç düşünmemek.

 

---------

 

 Peter Schlemih

 

Cilveler, şakalar yapılıyor, bazen hafif şeylerden önemli bir tavırla, çoğu zaman da önemli şeylerden hafif bir tavırla söz ediliyor ve özellikle orada bulunmayan dostlara ve onların durumlarına ilişkin keyifli nükteler yapılıyordu.

 

Bazen güzün son çiçekleri örten ve biraz sonra acı bir su olarak akıp gidecek olan ilk kar gibi, solgun ve güzeldi.

 

Sevgili dostum, hafiflik ederek ayağını doğru yoldan dışarı atan bir kimse, farkında olmadan başka yollara sapar ve bu yollar onu aşağı, hep aşağı götürür. Ondan sonra gökyüzündeki yol gösteren yıldızların pırıltısına boş yere bakar. Artık yapacak bir şey yoktur, hiç durmadan bayır aşağı gitmek ve öz benliğini Tanrı'nın öcüne kurban etmek zorundadır.

 

Ne olması gerekiyorsa olacaktır, ne olması gerektiyse olmuştur

 

Bırak da, şu dünyada âdet olduğu üzere, karşılıklı çıkarlarımız bizi bir an için birleştirsin, ayrılmak için her zaman vaktimiz var.

 

--------

 

Küçük Köpekli Adam

 

Cimriydi, bunu hemen anlamıştım, fakat parayı sevdiğinden değil; parasızlık

çekmiş, cebinde bir frank olmamanın ve karnını doyuramamanın ne demek

olduğunu bilen, gerçek sefaleti tanımış ve yine sefalete düşme korkusunu

akıllarından çıkarmayan kişilerin olduğu gibi cimriydi.

 

Otel sahibi kadın, tombul, boğum boğum ellerini kurularken beni dikkatle

süzdü. İnsanlann temas kurmadan önce sakınarak birbirlerini incelediklerini

eskiden fark etmemiştim. Ölü bir zaman olur, karşılıklı kaçamak göz atmalar.

 

- Sizce bu tuhaf değil mi? Öğretmen sınıfta bulunur, ama sınıfın bir parçası

değildir. Demek istiyorum ki takımda değildir, gruba ait değildir.

- Bu aklıma gelmemişti, diyerek kendimi mazur göstermeye çalıştım.

Güldü ve şunları ilave etti:

- Pek çok çocuk, üniformadan dolayı, otobüs biletçisi veya polis memuru olmak

ister. Sizin durumunuzda, öğretmenlik mesleğiyle ortak bir nokta bulduğumu

sanıyorum. Otobüs biletçisi arabanın içindedir, ama o da etrafındaki yolcularla

aynı kategoriye girmez...

 

Uzun zaman önce böyle bir şey olmadığını, bizden geriye -çok çok kısa bir süre

için!- kalan imgelerin yalnızca bizi tanımış olanların hafızasında uçuşan, biçimi

bozulmuş, çoğu zaman karikatürümsü imgeler olduğunu keşfettim.

 

Bib, sabırsız sabırsız, küçük şikâyet çığlıkları atarak dört dönüyordu. Onun

için elimden hiçbir şey gelmiyordu. Benim için elinden hiçbir şey gelmiyordu.

İkimizin de beklemesi gerekiyordu.

 

Bugün pazartesi, işimin başına dönmek üzere kitabevine gittiğimde ve Madam

Annelet o müneccim gözleriyle bana baktığında, az kalsın ona şöyle

haykıracaktım:

- Aramayın artık!

Çünkü, gözünden kaçan bir hakikatin peşinde hâlâ.

 

----------

 

1984

 

Bu üç grubun amaçlan uzlaştırılamaz. En üst sınıf, durumunu korumak, orta

sınıf onun yerine geçmek ister. Alt sınıfın amacı (varsa eğer, çünkü bu grup

günlük hayatta olup bitenler dışında herhangi bir şeyi fark edemeyecek kadar

yoksul koşullarda yaşamaktadır), tüm farkları ortadan kaldırmak, herkesin eşit

olduğu bir toplum yaratmaktır. Bu nedenle, tarih boyunca, genel çizgileriyle

değişmez olan savaşımlar sürekli yinelenip durmaktadırlar. En üst sınıf, uzun

dönemler süresince, yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine

olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf

özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek alt sınıfı kendi saflarına

alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski

yerine indirip, kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan

birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım

yeniden başlar. Bu üç grup arasından amacına, geçici bile olsa, ulaşamayan,

alt sınıftır.

 

 

Eğer bu üç süper güç birbirleriyle savaşmak yerine sürekli olarak barış içinde

yaşamayı seçmiş olsalardı, sonuç aşağı yukarı aynı olurdu. Bu durumda yine,

her biri dış baskılardan sıyrılmış olarak kendi başlarına birer evren olmayı

sürdürürlerdi. O zaman sürekli bir barış, sürekli bir savaşla aynı kapıya

çıkardı. İşte, tüm bu anlatılanlar, Parti üyelerinin çoğunun yüzeysel olarak

algıladıkları Parti sloganının gerçek anlamıdır: Savaş Barıştır.

 

 

Savaşın işlevi yok etmektedir: Yalnız insanları değil, insan emeğinin ürünlerini

yok etmektir. Savaş, kitlelerin rahatını ve sonuçta zekâsının artmasını

sağlamak için kullanılabilecek malzemenin havaya uçurul-ması ya da

denizlerin dibine yollanmasıdır. Savaş endüstrisi, tüketim maddeleri

üretmeksizin işgücünü kullanmanın akıllıca bir yoludur.

 

 

Uzun dönemde, hiyerarşik toplum, ancak yoksulluk ve bilgisizlik üzere kurulu

olduğu sürece var olabilirdi. Yirminci yüzyıl başlarında bazı düşünürlerin de 

önerdiği gibi, yeniden tarım toplumuna dönüş de bir çözüm değildi. Bu, tüm

dünyayı sarmış olan mekanikleşmeyle çelişmekteydi. Üstelik, endüst-

ride geri olan ülke, askeri açıdan da geriydi ve doğrudan ya da dolaylı olarak

kendisinden daha güçlü olan devletler tarafından yönetilmeye mahkûmdu. Üretimi düşürerek kitleleri yoksulluk içinde tutmak da çözüm değildi. Bu yol

kapitalizmin son aşamasında, 1920 ve 1940 yılları arasında denendi. Ekonomi

yavaşlatıldı, topraklar ekilmedi, sermaye mallan artı-rılmadı, nüfusun büyük

bir kesimi çalıştırılmayıp devlet tarafından beslendi. Ama bu, ülkelerin askeri

gücünü azalttığı ve gereksiz kıtlık, kaçınılmaz bir muhalefet yarattığı için, bu

yoldan çabuk vazgeçildi. Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği artırmaksızın

endüstri Çarkını döndürmekti. Üretim sürdürülmeli, ama üretilenler insanlara

dağıtılmamalıydı. Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli bir savaş

durumunda olmaktı.

 

 

Kuşkusuz, kişisel mülk anlamındaki zenginliğin eşit olarak

paylaşıldığı, kudretin ise ayrıcalıklı, sınırlı bir zümrenin elinde olduğu bir

toplumu düşlemek olasıydı, ama uygulamada, böyle bir toplumun sarsılması

uzun sürmezdi. Çünkü rahat ve geleceğe olan güvence herkese sağlandığı

zaman, yoksulluk nedeniyle gelişemeyen insan kitleleri oku-ma-yazma

öğrenerek, kendileri için düşünmeyi başarabilecekler; bu aşamayı geçirdikten

sonra, ergeç ayrıcalıklı sınıfın gereksizliğini kavrayarak ondan kurtulacaklardı.

 

 --------

 

Sihirli Hikaye

 

Sahip olunan tek bir parça gümüşe karşılık geleceğe yönelik binlerce vaadin hiçbir değerinin olmadığını akılda tutarak, insan elindeki fırsatın değerini göz ardı etmemelidir.

 

Zenginleştim ve yirmi yedi yaşıma geldiğimde, dört yıldan kısa süre önce kiralık olarak çalıştığım işyerinin sahibiydim. Bununla beraber, talih zorla alıkonulması gereken oynak bir kadındır; üstüne titrenmez. Burada, alınacak olan ikinci ders başlıyor:

Talih ve servet kolay ele geçmez ve ancak kuvvet kullanılarak elde tutulabilir. Ona şefkatli davrandığınızda daha güçlü ve kuvvetli birisi için sizi terk edecektir. (Bu açıdan, bence bildiğim diğer kadınlardan pek farklı değildir.)

 

Hayatta çok sayıda yol vardır ve bunlardan büyük çoğunluğu aşağıya doğru gider. Bunlardan bazıları çok sarptır, bazıları daha az diktir; fakat sonuçta, hangi açıyla eğimli olurlarsa olsunlar aynı yere varırlar, ‘başarısızlık’. Burada da üçüncü ders başlıyor:

Başarısızlık ancak mezarda vardır. Hayatta olan kişi henüz başarısız olmamıştır; her zaman için geri dönüp, indiği patikadan geri yukarı çıkabilir; ve (daha uzun sürede gerçekleşse de) daha az dik ve koşullarına daha uygun bir patika olabilir.

 

Somurtkan ve melankolik oldum; bu nedenle, neşelenmek ve kayıplarımı unutmak için akşamlarımı tavernada geçiriyordum. Ara sıra içmek dışında çok fazla içki içtiğimden değil (çünkü her zaman biraz perhizkar olmuşumdur), ama hiçbir işi beceremeyen arkadaşlarımla gülüp eğlenmek, şarkı söylemek ve şakalaşmak için; ve buradan da dördüncü ders çıkartılabilir:

Arkadaşlarınızı çalışkanlar arasından seçin, çünkü tembel olanlar sizin enerjinizi tüketecektir.

 

O zamanki durumumu bir dağın sarp tarafından inerken ayağı kayan bir adamın durumuna benzetebilirim. Daha fazla kaydıkça daha hızlı gider aşağı. Bu durumun ayrıca “İsmailite (Ishmaelite)” sözcüğü ile de açıklandığını duydum ve bu anladığım kadarıyla, herkese karşı olan ve herkesin kendisine karşı olduğunu düşünen bir adam anlamına geliyor; ve burada beşinci ders başlıyor:

İsmailite ile cüzamlı aynıdır, çünkü her ikisi de insanların gözünde iğrençtir, ancak ilkinin tamamen sağlığını geri kazanabilmesi açısından da çok farklıdırlar. Birincisi tamamen hayal gücünün ürünüdür; ikincisinin ise zehir kanındadır.

Enerjimin yavaş yavaş tükenişini uzun uzadıya anlatmayacağım. Talihsizlikler üzerinde çok fazla durmak uygun değildir (ki bu söz de hatırlanmaya değerdir).

 

Bir insanın ruhunu vücudundan ayıran ve onu aşağılanacak duruma

getiren şey korkudur.

 

Dünyaya  gelen her insanoğlunun içinde bir pozitif benlik ve bir de negatif benlik vardır. Beden  tarafından bunların hangisi desteklenirse o baskın hale gelir; o zaman diğeri geçici olarak  veya sonsuza kadar yaşadığı yeri terk etmeye sevk edilir.

 

“Bir insanın pozitif benliği için her şey mümkündür. Dünya ona aittir –onun

mülküdür. Hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeyden dehşete kapılmaz, hiçbir şey için durmaz;  ayrıcalık istemez, onları talep eder; hakimdir, eğilemez; istekleri emirdir; o yaklaştığında  direniş kaçar; dağları düz eder, vadileri doldurur ve tökezlemenin bilinmediği düz bir ortamda yol alır.”

 

Ama dün geçmişti –bugün artık benimleydi– ve daha yeni başlamıştı.

 

Bunları okuyan herkese aşağıdaki uyarılara dikkat etmeleri için yalvarıyorum, çünkü “başarı” sözcüğü ve onun ifade ettiği her şey bunlara dayanmaktadır:

 

Çok istediğiniz her şey sizindir. Tek yapmanız gereken elinizi uzatıp onları almaktır.

 

İçinizdeki baskın gücün bilincinde olmak, elde edilebilecek her şeye sahip olmak demektir.

 

Hiçbir zaman veya hiçbir şekilde korkunuz olmasın, çünkü korku negatif benliği besleyen bir uzantıdır.

 

Eğer beceriniz varsa, onu kullanın; dünya ondan faydalanmalıdır ve dolayısıyla siz de.

 

Pozitif benliğinizle gece-gündüz beraber olun; onun tavsiyelerine kulak verirseniz, yanlış yapamazsınız.

 

Unutmayın ki, felsefe bir tezdir; sizin malınız olan dünya ise gerçeklerin ta kendisidir.

 

Bu yüzden, içinizden geleni yapın; sizi yolunuzdan çevirecek şeyleri dikkate almayın; bir şey yapmak ve başarmak için hiç kimseden izin istemeyin.

 

Negatif benlik sadece sizden iyilik yapmanızı ister; pozitif benlik ise bunları bizzat yapar.

Attığınız her adımda talih sizi bekler; onu yakalayın, kavrayın ve sıkı tutun, çünkü o sizindir; size aittir.

 

Bu uyarıları aklınızda tutarak şimdi harekete geçin.

 

Elinizi uzatın ve büyük acil durumlar dışında belki de hiç kullanmadığınız pozitifliği yakalayın. Unutmayın; hayat en ağır acil durumdur.

 

Pozitif benliğiniz hemen yanı başınızdadır; beyninizi temizleyin ve iradenizi güçlendirin. O hemen hakimiyeti ele geçirecektir. Sizi beklemektedir.

 

Bugün harekete geçme zamanıdır; bu yeni yolculuğa hemen şimdi başlayın.

 

Her zaman tetikte olun. Hangi benlik sizi kontrol ediyorsa, diğeri hep yanınızda

beklemektedir; her an için içinize kötünün girmesine karşı dikkatli olun.

 

Benim görevim burada sona eriyor. Size “başarı”nın reçetesini yazdım. Uyulması halinde, bu reçete kesinlikle başarısız olamaz. 

 

-------

 

Güncel Olmak istiyorum

 

Yaş ilerleyince böyle oluyor. Bir konuyu anlatmaya kalktığınızda geçmişten öyle çok olay ve anıyı çağrıştırıyorsunuz ki anlatımınız uzayıp duruyor.

 

Yaş ilerlediğinde öğrenmek yerine, öğrendiklerimi kullanmaya çalışmış olduğumdan, aklımı çalıştırmayı unutmuşum. Yeni yorumlar üretmek, kavramları anlamak zor oluyor... Unutkanlık denen illet bu olmalı... Bence yaşlıların öğrenmelerinin yavaş olmasının en önemli nedeni; Öğrenilenle eski birikimleri birleştirip yeni yorum üretmekte karşılaşılan güçlük olmalı. O kadar çok bilgiyi toparlayıp, bağlantılar kurmak, sonra onların arasından en uygun yorumu çıkarabilmek hem çok güç, hem de çok zaman alıcı. Gençlerde öyle mi ya? Öğrendiklerini eski bilgileriyle karşılaştırınca, uygun bir bağ bulamadıklarında hemen yeni kavramı ezberleyip, olduğu gibi kabul ediyorlar. Sonra bu kavramın üzerine yeni öğrendiklerini ekleyip teknolojiyi öğreniyorlar. Ben yeni öğrendiklerimi irdeleyip sindirmeye çalışırken, onlar çoktan yapılaşmaya başlayan bilgi birikimlerine yenilerini eklemiş oluyorlar…

 

 kibarca bilgisayarı bana uzattı. Elimi uzatıp kara kutuyu ondan alırken, içimden kendime sesleniyordum: "Heyecanlanıp ürkme sakın. Yaban hayvanları da böyle eğitilirmiş. Onlar korktuğumuzu sezermiş. Korktuğumuzu sezdiklerinde, tepki gösterir hırçınlaşırmışlar. Bu da onlara benziyor olmalı. Baksana yetkin ellerde nasıl da uslandı..."

 

----------

 

Sign in  |  Recent Site Activity  |  Terms  |  Report Abuse  |  Print page  |  Powered by Google Sites