Çatlak Kova
Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu
her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş.
Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin
sadece yarısınıyerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki
yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.
'Kendimden utanıyorum ve
ESKİ BİR TAPINAK YAZITI
BİLGİ VE PARA ARASINDAKİ DENKLEM Ek bilgi:
Grafik ve cebirsel yoldan bulunuz.
Bilimsel Güzin Ablaİzmirden M.T. soruyor: Hocam, ben 38 yaşında, kimya öğretmeni bir genç bayanım. Üç ay kadar önce kısmetim açıldı ve iyi niyetli bir gençle tanıştım. Geçen hafta da nişanlandık. Mutluluktan uçuyordum ki dün laboratuarda korkunç bir şey keşfettim. Nişanlımın bana aldığı yüzüğü denemek için cıvaya attım, ve maalesef yüzdü. Halbuki saf altının özgül ağırlığı cıvanınkinden fazla, batması gerekirdi. Demek bana aldığı yüzük saf altın değil, öyleyse sevgisi de saf olamaz. Şimdi ben bu cıvayı nişanlımın yemeğine koyup bu işi bitirmeyi düşünüyorum, ne dersiniz? Prof. Çakanyıldız'ın cevabı: Arşimet'in hayatına her yönüyle vakıf olduğunuz anlaşılıyor. Yalnız yüzey gerilimini hesaba katmamışsınız, cıvanın yüzey gerilimi suyunkinden çok daha fazladır, böylece kendinden ağır cisimleri de kaldırabilir, çünkü o cisim batarken ortaya çıkartacağı yüzey için harcaması gereken enerji, kendi potansiyel enerjisinden fazla olabilir. Ayrıca cıvanın saf olmama ihtimali de var, o yüzden ani kararlar vermeyin derim. Bilimsel Güzin Abla Soru: Hocam ben 22 yaşında bir ev kızıyım. İyi de bir kısmetim çıktı, evlenmeyi düşünüyorum. Yalnız aklıma takılan birşey var, belki biraz daha beklersem, karşıma daha iyi bir kısmet çıkacak. Bu konuda beni aydınlatırsanız sevinirim. Prof. Çakanyıldız: Bu oldukça komplike bir problem. Genç kızlık döneminizde toplam kaç kısmetiniz çıkacağı da en önemli değişken. Diyelim ki çeşitli faktörleri gözönüne alarak size (eğer hepsini reddederseniz) n ayrı kişinin talip olacağını farzedelim. Bu durumda, ilk talibinizin en iyisi olma ihtimali 1/n'dir, o yüzden ilk isteyene gitmeyin derim. İlk isteyeni reddeder, ondan sonra da ondan daha iyisini beklerseniz, çok büyük bir ihtimalle (n-1/n) daha iyi bir seçim yapmiş olursunuz. Problemin tam çözümü ise Lagrange-Teukolsky denklemlerinin discrete çözümünü gerektiriyor, o da bugün bilinen tekniklerle maalesef imkansız. Bilimsel gelişmeler inanıyoruz ki yakın bir gelecekte bu toplumsal yaraya da çare olacaktır. Şimdilik özel durumlar için bilgisayarda yaptığım simulasyonlardan elde edilen bir rule of thumb söyleyebilirim, ilk üçte biri reddet, sonra gelenler içinde reddedilenlerin hepsinden iyi olanı kabul et. Birçok genç kızımızın zaten içgüdüsel olarak buna benzer bir metod kullanması insan beyninin processing gücü hakkında düşündürücü. Ali'nin yorumu: Soru 2'nin cevabındaki istatistik yöntemle ilgili olarak gerçeğe yakın bir yaklaşım gösterilmiş. Sonuç odur ki; bu problemin bir çözümü olmadığına göre; veriler yetersiz ya da değişken bağımsızlar çok sayıdadır. Bu da sosyolojik olguların genellikle belirsizlikler içermesine neden olur, felsefe gibi. İçerdiği belirsizlikler ve mantıksız yaklaşımlar ayrıca mantıksız yaklaşımlara yol açan belirsizliklerin çok olması ve düzensiz düşüncelerin sere serpe serilebileceği bu nedenle de bu düzensiz düşüncelerin tutarlı olduğu sanrısını veren bir alan olması nedeniyle genellikle akıldışı olgularla sonuçlanan ve birçok saçmalığını kanıtladığım beni iğrendiren bu dalı bu yüzlerden seçmemiştim. Matematik kesinliktir; felsefenin idesi; ereğidir zaten. Bu nedenle felsefe gereksiz bir çalışma alanıdır; çünkü -tekrar- zaten matematik felsefenin ereğidir. Bu nedenle felsefeyi sığ ve yetersiz mantığın (=mantıksızlığın =çelişkilerin) oyun alanı olarak görüyorum. Bu sonucun gülünç hatta trajikomik tarafı bu ifadeleri felsefecilerle tartıştığımda -ki ciddi olarak bu alanda çalışanlar, veya felsefeyi ciddi bir alan zannedenler diyelim- bu düşüne ait alt kavramların derinlik ve birbiri ile bağlantılarını genellikle görecek kapasiteden yoksun olduklarından cahilin herşeyi bildiğini sanması gibi bir durumla karşılaşıyorsunuz. Felsefe ile matematiğin çalışma yöntemini şu örnekle açıklayabiliriz: Biliyorsunuz Patriot Füzesavar Sistemi (pfs) uzun menzilli Scud füzelerini havadayken imha etme için tasarlandı. Bu sistemde bir bilgisayar iki farklı noktadan gelen füzenin rotasını, yüksekliğini, hızını, kısa tn saniye aralıklarla ölçer, ve yine tn saniyelerde test eder ve karşı füzeyi yönlendirerek ateşler. Matematiksel açıdan yoğun diferansiyel denklemlerin kullanıldığı son derece karmaşık bir konudur. Matematik ve teknik açıdan nasıl çalıştığı sadece ABD'nin bildiği askeri bir sırdır. Bu kısa bilgiden sonra örneği ilerletiyorum: PFS için en önemli parçanın konum belirleme sistemi ve matematik denklemleri olduğunu anladınız. Bir matematikçi için kesinlik önemlidir. Böyle bir sistemde de kesinlik gereklidir. İkisinin evliliğinden harika bir savunma sistemi doğmuştur. PFS'nin kendi karar verme sistemlerinin olmadığını varsayarsak, bu konuda Matematikçi, Felsefeci düşünce farklılığı şöyle; Matematikçiler böyle bir durumda; atışın kesin olması gerektiğini bilirler, hesaplamaları yaparlar ve tüm füzeleri havada vurarak ülkelerine hiçbir zarar verdirmezler. Felsefeciler ise; tek bir füzeyi durdurmak için doğru olduğunu umdukları olası rotası üzerine gözkararı noktalar belirleyip olabildiğince çok savunma füzesi, Patriot fırlatırlar. Sonuçta; füzeyi vurabilirler, büyük bir parti verip, felsefenin üstünlüklerinden insanlığa açtığı çığırlardan bahsederler, ancak tüm füzeleri harcadıkları için arkadan gelen diğerlerini izlemekle yetinirler. Ve evet yeni bir çığır daha açmışlardır, muhteşem zaferlerinin partisinde hala ne kadar gerekli olduklarını anlatarak 1982 yılı Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi 2.sınıf öğrencileri yüksek matematik dersinin hocasını bekliyor. Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken, sert görünümlü hoca kapıda beliriyor, içeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor. “Bakın” diyor. “Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey.” Sonra (1) in yanına bir (0) koyuyor: “Bu, başarıdır.Başarılı bir kişilik (1) i (10) yapar. ”Bir (0) daha “Bu,tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz.” Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek… disiplin… sevgi… Eklenen her yeni (0) ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca… Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1) i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve hoca yorumunu patlatıyor: “Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir.”
BİR DİK PRİZMA İLE ÖZEL RÖPORTAJ
Geometriden tanıdığımız arkadaşlarımızdan Dik Prizma kendisini anlatıyor. Hayata karşı 3 boyutlu bir halde, dimdik durabilmenin mutluluğunu bizlerle paylaşıyor. Parçalardan oluştuğunu kabul ediyor ve bununla beraber bir bütün olduğunu da unutmuyor. Şimdiki gibi bu şekilde olmasaydınız, nasıl bir şekil olmak isterdiniz? ![]() Basit bir cevap vermek gerekirse, yine prizma halini alırdım. Buna eminim. Geometrinin içinde üçüncü boyutta olmak, beni farklı hissettiriyor çünkü. Birkaç tane geometrik şekil ile anlaşıp, onları bir araya getirmek fikri beni heyecanlandırıyor. Onları toplayıp yeni bir karakter oluşturmak, parçaları bir araya getirdiğimiz oyunları hatırlatıyor. Ki zaten bu oyunlara bayılırım. * Yan yüzeylerinizi neden hep dikdörtgenler arasından seçiyorsunuz? Dikdörtgenlerin beni taşıması hayli hoşuma gidiyor. Düşünsenize, hayata küçük bir bebek gibi başladınız ve sürekli ayakta durmak zorundasınız. Tabi, bunun için sağlam temellere ihtiyaç duyarsınız. Sizi anlayacak ve sürekli dik durmanızı sağlayacak birileri olsun istersiniz. Bütün bunlar olunca da birkaç tane dikdörtgen buluyorsunuz. Bu bir tercih gibi değil de, sanki bir zorunluluk gibi. * Üst yüzeylerinizi seçerken zorlanıyor musunuz? Kararsız kaldığımız anlar daha fazla. Tabi, çözümü tekerlemelerde bulmak istiyoruz, küçükken yaptığımız gibi. Mesela "o piti piti" ve "komşu komşu hu hu" ile başlayanlar aklımıza geliyor. Bu seferde ikisinden birini seçmek için düşünmeye başlıyoruz. (Gülüşmeler) Sonra tabi, bu hazır söz kalıplarını çocuklara bırakma kararı alıyoruz ve seçimi kendi dilediğimiz gibi yapıyoruz. Son şeklimizi alıyoruz ve aynalara gülümseye başlıyoruz. * Tabanlarınızın birbirine paralel olmasını siz mi istiyorsunuz? Evet. İkisinin huyları birbirine çok yakın oluyor, hep. Hayli benzer noktaları var. Bunları düşündüğümüz zaman, aklımıza hemen paralellik meselesi geliyor. Biz de ikisini bir araya getirip açık açık soruyoruz, hani ister misiniz diye, onlar da kabul ediyorlar, hemen. Tabanlarımdan memnunum, hiç kavga etmezler mesela. Hayata karşı hep iyimserler. * Parçaları bir araya getirdiğiniz bu halinizle kendinizi nerelerde görmek isterdiniz? Birçok çalışma alanım var, bunu siz de biliyorsunuz. Kibrit çöpü, evin odaları, hadi olmadı bir kaleydeskop olabilirim, mesela. Tabi bu karar için iyice oturup düşünmek lazım. Bu hafta sevgili daire ile yaptığımız röportaj ile tam karşınızdayız. Kendisi ile konuşma yaparken hayli zorlandık, dönmemesi için büyük çaba harcadık. Biz de bunun üzerine onu bir yere bağlamayı akıl ettik ve bu yüzden biraz aklımızı sevdik, sonra bağladık. Kendisi ile konuşmamıza değdi. Çok değerli ve kibar bir geometri elamanıyla görüşmek gibisi yoktur. Bunu her zaman söylerim Yarıçapınızı hazırlarken, geometri modasını takip eder misiniz?
Başka bir kümeyle kesişim oluşturmak için neler gereklidir? ![]() Kesişim oluşturmak tam bir takım oyunu. Bu iş bana bağlı olduğu kadar, yanımdaki kümeye de bağlı. Çünkü taşıdığımız elemanlar söz konusu oluyor. Aynı elemanlara rastlarsak hemen bir kesişim oluşturup, tek bir kümeymiş gibi davranırız. Bazen bu kesişim sırasında gıdıklandığım bile oluyor ve bu yüzden birçok kümeyle kesişim yapmak istiyorum. Çünkü, gülmeyi çok seviyorum. Kendi kendinizle kesişseniz mesela, ne olur? Kendi kendimi gıdıklamış olurum ama, gülmem. Sadece yaptığım bu işlemi biraz komik bulurum. Sonuçta yine ben olurum çünkü. Hiç alt küme olmak için başvuruda bulundunuz mu? ![]() Hayır, vurmadım. Çünkü özgür ruhlu bir kümeyim ve tek başıma hakimiyet kurmak isterim. Elemanlarıma her zaman güvenmişimdir ve bu fikrimden vazgeçecek değilim. Boş kümelerle işlem yapmak hoşunuza gidiyor mu? Tabi ki hayır. Boş kümelerin yaptıkları işi sevdikleri söylenemez. Çünkü şimdiye kadar bir eleman sahibi olamadılar. Tembellik yapıyorlar hep, kahvelerde akşama kadar oturuyorlar mesela. Biraz da bu yüzden sevmiyorum. Ama yine de profesyonel kümeler olduğumuz için onları kırmak istemiyoruz ve işlemleri yapıyoruz. En büyük hayaliniz nedir? Evrensel küme olmak. Rastlantıların Şaşırtıcı Benzerliği Rastlantılar insanların her zaman ilgisini çekmiştir. Raslantıların şaşırtıcı benzerliğini görmek için şu örneği inceleyelim: Bir yılda 366 gün olduğuna göre (şubatı 29 gün sayıyoruz), bir grupta doğum günleri aynı olan en az iki kişinin bulunduğundan emin olabilmemiz için, o grubun 367 kişiden oluşması gerekir. Niçin? Ya
bundan % 50 emin olmakla yetinseydik? Bir grupta aynı gün doğmuş
iki kişinin bulunma olasılığının yukarıdakinin yarısı kadar
olabilmesi için, grubun kaç kişiden oluşması gerekir? İlk
tahmininiz, 365’in yaklaşık yarısı olan 183 olabilir. Oysa
sürpriz yanıt, grubun sadece 23 kişiden oluşması gerektiğidir.
Başka bir deyişle, rasgele seçilen 23 kişi içinde, % 50
olasılıkla, iki ya da daha fazla kişi aynı doğum gününü
paylaşacaktır. Çarpım prensibine göre, beş tarihi seçebilmek için, (365x365x365x365x365=3655) yol vardır (tekrara izin verilmesi koşuluyla). Fakat 3655 yolla seçilen bu günlerin çakışmaması, ancak şu şekilde mümkündür: (365x364x363x362x361). Bu son çarpımı (365x364x363x362x361)’i 3655 ‘e bölersek, rastgele seçilen 5 kişiden hiçbirinin doğum günleri aynı olmayacaktır. Şimdi bu olasılığı 1’den (ya da eğer yüzde hesabı yapıyorsak % 100’den) çıkardığımızda, 5 kişiden en az ikisinin doğum günlerinin aynı olduğu, tamamlayıcı olasılığı elde ederiz. 5 yerine 23 kullanarak yapacağımız benzeri bir hesap, 1/2 ya da % 50 sonucunu verir. O halde, 23 kişiden en az ikisinin ortak doğum gününe sahip olma olasılığı sözkonusudur. Birkaç yıl önce bir televizyon şovundaki konuklardan biri bunu açıklamaya çalışmıştı. Sunucu ona inanmadı. Stüdyoda 120 izleyici bulunduğunu söyleyerek, kaç kişinin doğum gününün kendisiyle aynı olduğunu sordu. (onunki 19 Mart’tı.) Stüdyoda onunla aynı doğum gün doğmuş kimse yoktu. Bunun nedeni, herhangi bir ortak doğum gününün bulunmasının % 50 kesinlik kazanması için gerçekten de en az 23 kişi bulunması gerektiği, fakat bu durumun, belli bir doğum günü, örneğin 19 Mart için geçerli olmadığıydı. 19 Mart gibi belli bir günün, gruptan birinin doğum günü olduğundan % 50 emin olmak için, daha büyük bir grup, tam sayı vermek gerekirse 253 kişi gerekir. Bunun ispatı ise şöyledir: Gruptan birinin 19 Mart’ta doğmamış olma olasılığı 364/365 olduğuna ve doğum günleri birbirinden bağımsız olduğuna göre, iki kişinin doğum günlerinin 19 Mart olmama olasılığı (364/365)x(364/365) ‘tir. Yani N kişinin 19 Mart’ta doğmamış olma olasılığı (364/365)N ‘dir. N=253 olduğunda, bu sonuç yaklaşık 1/2’ye eşit olur. Büylece 253 kişiden en az birinin 19 Mart’ta doğmuş olma tamamlayıcı olsaılığı da 1/2 ya da % 50 ‘dir. Bundan çıkarılacak sonuç, gerçekleşme olasılığı düşük bir olayın olasılığının, belirli bir olayın gerçekleşme olasılığından çok daha yüksek olduğudur. Matematik yazarı Martin Gardner, genel olaylarla belirli olaylar arasındaki farkı, üstünde alfabenin yirmialtı harfinin bulunduğu bir çarka benzeterek açıklar. Çark yüz kez döndürülüp, çıkan harfler kaydedilirse, “KEDİ” ya da “SICAK” sözcüklerinin ortaya çıkma olasılığı çok düşükken, herhangi bir sözcüğün ortaya çıkma olasılığı yüksektir. Sonuçtaki çelişki, düşük olasılığa sahip olayların gerçekleşmeme olasılığının çok düşük olmasıdır. Öngörülen olayı kesin olarak belirlememeniz halinde, bu genel olayın gerçekleşmesi için sayısız yol vardır. Çok ender gerçekleşen öngörüler sadece belirli olanlardır. Hayat karmaşıktır: Onun gerçek ve sanal kısımları bulunur. Matematik öğrencisi Genel Topolojiden sözlüdeydi ("Genel Topolojiden nasıl sözlü yapılır?" diye sormayın, bu bir hikaye). Durumu da epey kötüydü. Öğrencinin yerlerde sürünen performansından gına gelen hocalardan biri sordu: "-Pekala, topoloji hakkında ne biliyorsun? Bari onu söyle." Öğrenci cevap verdi: "-Topolojistin tanımını biliyorum." "-Söyle bakalım," dedi hoca, öğrencinin ünlü bir topolog bir kahve fincanı ile simit arasındaki farkı bilmeyen kişidir şeklindeki tanımı vereceğini umarak; ancak öğrecinin cevabı farklıydı: "-Bir topolog kıçıyla yerdeki bir delik arasındaki farkı bilen, fakat kıçıyla yerdeki iki delik arasındaki farkı bilmeyen kişidir." En son bilgime göre, öğrenci dersten geçmiş. "Delikanlı, parlamento üyesi olmak istediğini anlıyorum. Öğrenmen gereken ilk ders, ben bebek ölümlerinin oranları hakkında istatistiksel bir rapor istediğimde, benim bütün istediğim, benim başbakanlığım döneminde ölen bebeklerin sayısının başka herhangi birinin başbakanlığı dönemindekilerden daha az olduğunun kanıtıdır. Politik istatistik budur." --Winston Churchill. Entropi artık eskisi gibi değil. Üniversitenin birinde sınavlarda hesap makinesinin kullanılmasına izin verilip verilmesi konusunda tartışmalar yapılıyordu. Fizik bölümü kullanılması yönünde oy kullanan ilk bölümdü. İlk 3 saatlik sınavda da şu tek soruyu sormuşlardı: "Planck sabitini 1 kabul ederek evreni tanımlayın." Feynman bir gün derste açısal momentumdan söz ediyordu. Döndürme (rotasyon) matrislerini tanımladı ve onların değişmeli olmadıklarını söyledikten sonra ekledi: "Sir William Hamilton bu değişme özelliğinin olmadığını Lady Hamilton'la bir bahçede gezintideyken keşfetmişti. Bir banka oturduklarında bir anlık bir tutku dalgası geçti. İşte bu anda Hamilton AxB'nin BxA'ya eşit olmadığını fark etti." Bir ampulü değiştirmek için ...
Bir ampulü değiştirmek için kaç
genel relativiteciye ihtiyaç vardır?
Bir ampulü değiştirmek için kaç
quantum fizikçisine ihtiyaç vardır?
Bir ampulü değiştirmek için kaç
quantum mekanikçisine ihtiyaç vardır?
Bir ampulü değiştirmek için kaç
Heisenberg'e ihtiyaç vardır?
Bir ampulü değiştirmek için kaç
astronoma ihtiyaç vardır?
Bir ampulü değiştirmek için kaç
radyo astronomuna ihtiyaç vardır? Deneyci heyecanla teorisyenin odasına girer. Elinde son deneyiyle ilgili bir grafik vardır. Teorisyen grafiği inceler ve "hımmm," der, "işte tam şu senin elde ettiğin yerde bir maksimum çıkması gerekiyordu. Nedeni de şu... (mantıksal bir sürü açıklama)" Deneyci, "bir dakika," der, "grafiği ters tutuyorsun." Grafiği ters çevirerek teorisyene verir. Teorisyen grafiği inceler ve "hımmm," der, "işte tam şu senin elde ettiğin yerde bir minimum çıkması gerekiyordu. Nedeni de şu ..." *Önce oku atıp sonra da okun isabet noktayı merkez kabul eden daireleri çizen ve böylece daima 12'den vuran okçunun hikayesini duymuş muydunuz? Sonraki soru şuydu: Gezegenleri Güneş'in etrafında döndüren nedir? Kepler'in zamanında
bazıları bu soruya gezegenlerin arkasında meleklerin bulunduğu ve
onların kanatlarını çırparak gezegenleri yörünge üzerinde ittiği
cevabını veriyordu. Göreceğiniz gibi, bu cevap gerçekten o kadar
da uzak değildir -- tek farkla ki melekler başka bir yerde
duruyorlar ve gezegenleri Güneş'e doğru itiyorlar. *Feynman'ın ne demek istediğini gerçekten merak edenlere, Genel Çekim Yasasını incelemeleri önerilir. Chem 101 Lab ilk yasa: Sıcak ve soğuk camın görünüşü aynıdır.
Daha sonra yanlış olduğunu bulduğumuz bir
çok şeyi bilmedikleri için sınıfta bıraktığımız kimya
öğrencilerinin sayısı üzerinde düşünmek bile çok rahatsızlık
verici.
Enzimler, başka türlü açıklamak için
üzerinde derin düşünme gerektiren şeyleri açıklamak için
biyologlar tarafından uydurulmuştur. Benim söylediğimi sandığın şeyi anladığına inanıyorum, fakat senin işittiğin şeyin benim kastettiğim şey olmadığını fark ettiğinden emin değilim. Beni gerçeği arayan insanların arasına götür; onu bulmuş olanlardan beni kurtar. Teknisyenler mühendis olduklarını düşünürler, Mühendisler fizikçi olduklarını düşünürler, Fizikçiler matematikçi olduklarını düşünürler, Matematikçiler filozof olduklarını düşünürler, Filozoflar teknisyen olduklarını düşünürler. Teoride teori ile pratik arasında bir fark yoktur, ama pratikte arada dünya kadar fark vardır. Adı konulmamış bir yasa: Gerçekleşiyorsa, mümkün olmalıdır.
Babaannene
açıklayamadığın bir şeyi hakkıyla anlamış sayılmazsın. *Einstein'ın söylediği iddia edilen bütün lafları onun söyleyip söylemediğini çok merak ediyorum. Hani, adam modern bir Nasrettin Hoca haline gelmiş olmasın!? Hakem kararı: Anlayamadığımdan nefret ederim, nefret ettiğimi redderim.
Prof X, haydi adını vermeyeyim, üniversitenin birinde nükleer fizik dersleri veriyordu, ama bir türlü kadroya alınmamıştı. Bu konuda bir kaç kez müracaat etmiş olmasına rağmen münhal kadro olmadığı gerekçesiyle başvuruları geri çevrilmişti. Sonunda dekan onu çağırarak şöyle dedi: "-Boş bir kadromuz var, ama bize bayan bir fizikçi lazım, sen erkeksin; bize katı hal fizikçisi lazım, sen nükleer fizikçisin; ve bize bir deneysel fizikçi lazım, sen teorik fizikçisin." Prof X bir an düşündükten sonra cevap verdi: "-Şartlarınızın ilk ikisini kabul etmeye hazırım, ama deneysel fizikçi! Asla!" Einstein bir çok yerde konferanslar vermişti. Bu konferanslara özel şoförün kullandığı bir otoyla gidiyordu. O konferans verirken şoför de dinleyiciler arasında oturarak onu dinlerdi. Bir gün yine bir yere konferansa gidiyorlardı. Bir aralık şoför, "-Dr Einstein," dedi, sizi o kadar uzun zamandır defalarca dinledim ki artık yapacağınız konuşmayı kelimesi kelimesine biliyorum." Yaşlı adam pası almıştı. "-Pekala," dedi, "şimdi gitmekte olduğumuz yerde beni tanımazlar. Palto ve şapkalarımızı değişelim ve sen konuş." Şoför konuştu. Gerçekten de dersini iyi çalışmıştı. Biri çıkıp da daha önceki konferanslarda sorulmamış bir soru soruncaya kadar sorular kısmını bile başarıyla götürüyordu. Yine de bozuntuya vermedi: "-Böyle basit bir şeyi sormanız gerçekten çok garip," dedi, "şimdi arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve size cevap vermesini söyleyeceğim." (Dikkat: Bu sadece bir hikayedir, gerçek kişi ve olaylara benzerliği sadece tesadüften ibarettir.) The Feynman Lectures on Physics'in bütün ciltlerinde Feyman'ın bongo davulu çalarken çekilmiş bir resmi vardır. James Gleick'ın Dahi, Richard Feynman ve Modern Fizik'te yazdığına göre, İsveçli bir ansiklopedi yayıncısı Feynman'dan bu fotoğrafın bir kopyasını istemiş ve onunla "teorik fiziğin temsil ettiği zorluklara insani bir yaklaşım kazandırmayı" düşünmüştü. Feynman patladı. "-Sayın Bay," diye karaladı, "benim bir davul çalıyor olmamın teorik fizikçi olmamla hiç bir ilişkisi yoktur. Teorik fizik insani bir faaliyettir, insan eliyle gerçekleştirilmiş en yüksek gelişmelerden biri - ve onunla uğraşan insanların da insan olduğunu sürekli (bongo davulları çalmak gibi) az sayıda diğer insanların yaptığı şeyleri göstererek kanıtlama arzusu bana hakarettir. Ben size, cehenneme kadar yolunuz var, diyecek kadar insanım."
Bence uçan
daireler hakkındaki raporların, dünyadışı zekaların bilinmeyen
mantıklı çabalarından ziyade dünyalı zekaların bilinen mantıksız
niteliğinin bir sonucu olması daha çok muhtemeldir.
Büyük matematikçi David Hilbert uçakla yolculuğun ilk zamanlarında kendi seçeceği herhangi bir konuda konuşma yapması için davet edilmişti. Onun seçtiği konu Fermat’nın Son Teoreminin Kanıtı idi. Söylemek gereksiz ya, konuşma merakla bekleniyordu. Gelip konuşmasını yaptı. Harika bir konuşmaydı, ama Fermat’nın Son Teoremiyle hiç bir ilgisi yoktu. Konuşma bittikten sonra biri niçin konuşmayla ilgisi olmayan bir konu seçtiğini sordu. Hilbert cevap verdi: "Oh, o sadece uçağın düşme ihtimaline karşı bir tedbirdi." Baba filmini seyredenler, filmde Baba’nın kullandığı şu deyimi mutlaka hatırlar: "-Ona reddedemeyeceği bir teklifte bulunacağım." Peki, Baba Don Vito Corleone bir matematikçi olsaydı bu lafı nasıl söylerdi? "-Ona anlayamayacağı bir teklifte bulunacağım." S: Bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesindeki hastalarla personel arasındaki fark nedir? C: Hastalar iyileşir ve taburcu olurlar. Psikiyatrın birinin her 1 hastasından 2 si çift kişilikliymiş. (Acaba psikiyatrlar çok kişilikli hastalarından kişi başına mı ücret alıyorlar?) Adam barda gördüğü güzel bir bayanla konuşmanın yollarını arıyordu. Sonunda cesaretini toplayarak kıza yaklaştı ve, "biraz konuşabilir miyiz, acaba?" dedi. Kız birden haykırdı: "Terbiyesiz! Ben senin bildiğin kızlardan değilim!" Adam utancından yerin dibine girmişti. Herkes ona bakıyordu. Gitti ve masasına oturdu. Bir süre sonra kız ona yaklaştı. Gülümseyerek, "Az önceki olay için özür dilerim. Ben psikoloji öğrencisiyim ve utandırıcı durumlarda insanların nasıl davrandıklarını inceliyordum." dedi. Adam avaz avaz bağırarak cevap verdi: "Ne? Gecesi 200 dolar mı? Deli misin sen?"
Adam vahşice
dövülmüş ve parası çalınmıştı. Kaldırımda kendinden geçmiş ve
yararları kanayarak yatıyordu. Yoldan geçenler dönüp te bakmadılar
bile. Kazara bakanlar da başlarını diğer tarafa çevirdiler. Derken
bir psikologun yolu oraya düştü. Adamı görünce hemen yanına koştu,
onu inceledi ve şöyle dedi: "Aman Allah’ım! Bunu kim yaptıysa acil
psikiyatrik yardıma ihtiyacı var."
Sekreter
psikologu interkomdan aradı:
Psikolog cevap verdi: Pauli Heisenberg’e şöyle sormuştu: "Şahsen inandığın bir tanrın var mı?" Heisenberg cevap verdi: "Sorunu yeniden ifade edebilir miyim? Ben şu ifadeyi tercih ediyorum: Sen, ya da bir başkası, nesnelerin veya olayların, varlığı bütün şüphelerin ötesinde gözüken merkezi düzenine, bir başka insanın ruhuna doğrudan ulaşabildiğin gibi ulaşabilir mi? Ruh kelimesini yanlış anlaşılmamak için bilerek kullanıyorum. Eğer soruyu böyle sorarsan, cevabım evettir." --Werner Heisenberg, Fizik ve Ötesi. New York: Harper & Row, 1971, Page 215. Stanford’dan bir araştırma grubu, obsessif-kompulsif bozukluklar üzerine bir araştırma yapmak için katılımcı aradıklarını ilan etti. İlana ilgi muhteşem oldu. Daha 3 gün geçmeden 3,000 e yakın cevap gelmişti. ... ve hepsi de aynı kişi tarafından gönderilmişti.
The New
England Tıp Jurnalinin raporuna göre, doktorların 10 da 9 u
doktorların 10 da birinin salak olduğunu düşünüyormuş. Elime bir eleman aranıyor ilanı geçti, aranızdan ilgilenenlere duyurulur. İlan aynen şöyle: Eleman aranıyor. Nükleer fizyon izotop molekül reaktif sayaçları ve 3 fazlı siklotronik uranyum fotosentezleyici işinde çalışacak eleman aranıyor. Deneyiminizin olması şart değildir.
Ve Buddha
onlara dedi:
Onlar dediler: Ve Buddha cevap verdi: "HA!?" Zenophobia: Yakınsak dizilerden mantıksızca korku.
"Bazıları
benim korkunç bir kimse olduğumu düşünüyorlar. Hiç bile! Bende bir
çocuk kalbi var: Masamda ve bir kavanozun içinde.
Biyolog dedi
ki: "Ben yaşamın temel kurallarını inceliyorum."
İşadamı dedi ki: "Ben ekonomiye
hükmederim."
Mühendis dedi ki: "Evren benim
denklemlerimin bir modelidir." Matematikçi dedi ki: "Hiç umurumda bile değil."
Çantası
çalınan kadın mahkemede olayı anlatıyordu. Sanığı göstererek şöyle
dedi: Kimya laboratuarında hoca, birinci sınıflara ilk dersi yapıyordu. Elinde içinde sarı sıvı bulunan kap vardı. "-Bir kimyacının öğrenmesi gereken ilk şey hiç bir şeyden iğrenmemektir. Bu kapta at sidiği bulunuyor. Atın diyabetik olup olmadığını anlamanın en basit yolu onu tadıp şeker tadı olup olmadığına bakmaktır." Parmağını sıvıya soktu ve sonra ağzına götürüp yaladı. "-Şimdi, denemek isteyen var mı?" Her zaman olduğu gibi sınıftan bir kahraman kalkıp hocaya doğru ilerledi. Parmağını sıvıya soktu ve ağzına götürüp yaladı. Yüzündeki ifadeden anlaşıldığı gibi gerçekten at sidiğiydi. Öğrenci yerine dönüp oturdu. Hoca tekrar konuştu. "-Bir kimyacının bilmesi gereken ikinci şey de çok iyi gözleyip hiç bir detayı atlamamasıdır." Sonra aynı deneyi tekrarladı. Orta parmağını sıvıya soktu ve işaret parmağını yaladı. Albert Einstein bir defasında keman çalmaya merak salmıştı. Bir Haydn yaylı kuarteti üzerinde çalışıyordu. İkinci bölümdeki kendi sırasını dördüncü kez de kaçırınca çellist ona şöyle dedi: "-Senin sorunun ne biliyor musun, Albert? Sen saymayı bilmiyorsun."
Einstein
aktif profesörlük yaparken bir öğrencisi ona şöyle dedi: George Gamow’un Fiziği Sarsan 30 Yıl kitabında anlattığına göre Niels Bohr’un odasında at nalı asılıymış. At nalının uğur getirdiğine inanıp inanmadığı kendisine sorulduğunda şöyle dermiş: "-Biliyor musunuz, uğur getirdiğine inanmasanız bile at nalı uğur getirebiliyormuş."
Hükümet matematik bilmeyenlere
vergi koyacakmış. Ne kadar saçma! Sayısal loto başka ne işe
yarıyor ki? Matematik öğrencilerinden bir tanesi kafayı yemiş. Kendisini diferansiyel operatörü sanıyor. Kantinde, "-Senin diferansiyelini alırım ulan! Senin türevini alırım ulan!" diye dolaşıyor. Herkes kaçışıyor fakat bir öğrenci hiç yerinden kıpırdamıyor. "-Ne o?" diyor, "Sen benden korkmuyor musun?" "-Tabii ki korkmuyorum." "-Niye korkmuyormuşsun bakayım?" "-Ben ex'im." "-Ama ben d/dy'yim." Astronom Güneş tutulmasını izlemek için Afrika'ya gitmişti. Yamyamların eline düştü. Onu bir direğe bağladılar ve başına bir nöbetçi diktiler. Nöbetçiyle çat-pat konuşmaya çalıştı "-Bana ne yapacaksınız?" "-Seni yiyeceğiz." "-Beni ne zaman yemeyi düşünüyorsunuz?" "-Yarın öğle yemeğinde..." "Harika!" diye geçirdi aklından astronom. Ertesi gün öğle üzeri Güneş tutulması olacağını biliyordu. "Bunlara Güneş'e hükmedebilen bir tanrı olduğumu kanıtlayabilirsem paçayı kurtarırım." "... ama biraz gecikebilir," diye devam etti nöbetçi, "çünkü yarın önemli bir gün. Öğle üzeri bütün kabile hep birlikte Güneş tutulmasını izleyeceğiz de."
3 işletmeci
3 mühendis: Üç işletmeci ve üç mühendisin iş icabı trenle bir seyahate çıkmaları gerekir. Tren garına giderler. Üç işletmeci 3 bilet aldığı halde mühendisler tek bilet alır. İşletmeciler bunun sebebini sorduklarında mühendisler, "bekleyin ve görün," derler. Trene binerler ve tren hareket ettikten bir süre sonra üç mühendis kalkıp hep beraber trenin tuvaletine girerler. Biraz sonra kondüktör gelir ve üç işletmeciden üç bileti alır. Tuvaletin önünden geçerken kapıyı tıklatıp, "bilet lütfen," der. Kapı açılır ve bir el bileti uzatır. İşletmeciler bunu görürler. Taktiği kapmışlardır. Dönüş yolculuğu için yine gara giderler. İşletmeciler bu sefer tek bilet almışlardır. Mühendisler ise hiç bilet almaz. İşletmeciler yine şaşırıp sebebini sorduklarında mühendisler yine bekleyip görmelerini söylerler. Bir süre sonra yolculuk başlar. Önce işletmeciler kalkıp bir tuvalete girer. Ardından da mühendisler karşısındaki tuvalete. Kondüktörün gelmesine yakın bir mühendis çıkıp karşı kapıyı tıklar ve "bilet lütfen," der. Açılan kapıdan bir el bileti uzatır. Bileti alan mühendis diğer tuvalete geri girer!
| ||||||||||



