İslam Felsefesinin Güncelliği Sorunu (İslam Felsefesi Tarihi Anabilim Dalları İstişarî Toplantısı)
İslam Felsefecileri Derneği’nin düzenlediği, İslam Felsefesi Tarihi Anabilim Dalları İstişarî Toplantılarının üçüncüsü, Prof. Dr. Hayrani Altıntaş, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Prof. Dr. Kasım Turhan, Prof. Dr. İlhan Kutluer, Prof. Dr. Ali Durusoy, Prof. Dr. Mevlüt Uyanık, Doç. Dr. Muhittin Macit, Yrd. Doç Dr. İbrahim Maraş, Dr. Ferruh Özpilavcı, Doç. Dr. Müfit Selim Saruhan, Yrd. Doç. Dr. İsmail Hacınebioğlu, Yrd. Doç. Dr. Şaban Haklı, Doç. Dr. Atilla Arkan, Yrd. Doç. Dr. Gürbüz Deniz, Dr. Eyüp Şahin, Yrd. Doç. Dr. Eyüp Bekiryazıcı, Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, Doç. Dr. İbrahim Çapak, Yrd. Doç. Dr. Cevdet Kılıç, Doç. Dr. Fuat Aydın, Doç. Dr. Hüseyin Karaman, Yrd. Doç. Dr. Hamdi Onay ve Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bir gurup yüksek lisans ve doktora öğrencisinin katılımlarıyla 29-30 Kasım 2008 tarihlerinde Sakarya’da yapıldı. “İslam Felsefesinin güncelliği ve İslam Felsefesi niçin gereklidir?” ana gündemi etrafında pek çok konunun konuşulduğu toplantı son derece verimli geçti. Kuşkusuz, güncelleştir(il)me sorunu etrafında klasik eserlerin yeniden değerlendirilmesi önemli bir konu olarak dikkat çekmektedir. İçinde bulunduğumuz tarihi süreçte sahip olduğumuz tüm olanaklar, akademik birikim ve felsefi miras ile klasik eserler arasında kurulacak yeni ve sıcak temasa ihtiyaç olduğu açıktır. Bu itibarla klasik eserleri canlı tutmanın yolu, sahip olduğumuz felsefî mirasın avantajlarını kullanarak yeniden okumak ve güncellemekle olacaktır. Bu bakış açısından hareket edildiğinde Prof. Dr. İlhan Kutluer’in, “Günümüzde Fârâbî çalışmanın ne anlamı vardır?” sorusuyla, “Platon çalışmanın ne anlamı vardır?” sorusunun eşdeğer olduğuna, bu manada batılıların güncelleme ile ilgili sorunu geleneklerinin dinamik oluşu sayesinde minimize ettiklerine işaret etmesi önemliydi. Dolayısıyla, felsefi geleneğini oluşturan toplumlar için klasik eserlerin salt klasikler olarak kalmasından, böylece yeni bir şey söyleyemeyeceği iddiasından söz edilemez. Kutluer’in, “Bir klasik hiçbir zaman tükenmez. Çünkü o her defasında yeni bir şey söyleme iddiasını da içinde taşır.” düşüncesi, klasiklerin her çağa hitap ettiğini, ancak güncellemelerin sağlam bir felsefi gelenek oluşturulmasına bağlı olarak felsefecilerin üzerinde düşünmesi gereken en temel sorunlardan biri olduğunu ortaya çıkarmaktadır. O halde yeniden bir İslam felsefesi nasıl inşa edilebilir sorusunun, bizi ister istemez klasik eserlerin güncellenmesine götüreceği muhakkaktır. Doğrudan doğruya çağdaş sorunlar ile ilgili İslam Felsefesinin nasıl güncelleneceği sorusu bu noktada daha da anlam kazanmaktadır. İslam Felsefesi, felsefenin temel sorunlar üzerinde söz söyleyebilme potansiyelinden hareketle, günümüz sorunları ile ilgili bir şeyler söyleyebilmeli, bunu yaparken de sahip olduğu klasik metinleri çağa uygun güncelleyebilecek bir birikime ve çabaya vesile olmalıdır. Bu takdirde günümüzde İslam felsefecilerinin metafizik, tabiat ve bilim olmak üzere, ahlak, siyaset gibi alanlarda söyleyebileceği çok şeyin olacağı muhakkaktır. Klasik eserlerin güncelleştirilmesi etrafında dönen tartışmada gelinen noktada Prof. Dr. Hayrani Altıntaş’ın, filozoflardan ve klasiklerden kopmanın anlamsız olacağı vurgusuyla, bugün nasıl anlamalı ve günümüze taşımalıyız, sorusu etrafında düşünmek gerektiğini belirtmesi önemliydi. Güncelleştir(il)me sorununun nitelikli çalışmalarla aşılacağını savunan Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’a göre ise, aslında felsefe doğası gereği günceldi ve güncelleme felsefeden değil, olsa olsa felsefecilerin içinde bulundukları şartlardan ve buna bağımlı bakış açılarından kaynaklanan bir sorun olabilirdi. Dolayısıyla, İslam dünyası veya Türkiye’de İbn Sînâ metafiziği okutulmaması bir güncelleştir(il)me sorunundan ziyade pek çok harici unsurdan kaynaklanan bir ortam ve bu ortamın beslediği bir motivasyon sorunu olabilir. Bu bağlamda Prof. Dr. Ali Durusoy’un İslam Felsefisinin güncelliği sorunu etrafında dönen tartışmanın harici faktörlerine dikkati çekerek aslında sorunun İslam Felsefesinin meşruiyetini sorgulayan zihin yapılarına işaret etmesi önemliydi. Durusoy, meşruiyet tartışmasının arka planında yer alan saikler arasında İslam Felsefesinin, din dışı bir alan olarak görülmesi ve kavram sorunu ile başlayan, modern dönemlerde kurumlaşamamaya kadar varan bir dizi sorunun olduğuna/olabileceğine değindi. Kuşkusuz bugün meşruiyet sorunu etrafında “İslam’da felsefe mi var?” sorusuna yanıt aramak, muhatapları klasik metinle öyle ya da böyle buluşturmakla mümkün olabilecektir. İlaveten Durusoy’un, İslam’da felsefe mi var şeklindeki meşruiyet üzerinden yapılan tartışmalara İslam Felsefesi isimlendirmesinin de yol açabileceğini, en azından bu düşünceyi besleyebileceğini belirtmesi ise dikkat çekiciydi. Dolayısıyla İslam Felsefesinin tarihin belli bir döneminde ortaya çıkan, dinamik olmaktan uzak salt teolojik veya kelamî bir bakış açısından kurtulabilmesi için bu isimlendirmenin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Zira bu tabirle, yapılan işin alanı daraltılmakta ve felsefe belli bir alan içerisinde hapsolmaktadır. Oysa İslam felsefesinin güncelliği felsefenin de güncelliğidir ve İbn Rüşd’ün “İnsan metafizik yapan bir canlıdır.” sözü tam da bu düşüncenin karşılığıdır. Doç. Dr. Muhittin Macit’in, insan zihninin değişmediği sürece bir İslam Felsefesi güncelleme tartışması yürütmenin anlamsız olduğunu, isimler üzerindeki tartışmaların filozoflar açısından bir anlam ifade etmeyeceğini söylemesi önemliydi. Çünkü klasikler nesnel ontolojileri gereği olarak hiçbir zaman tükenmeyecek, buna karşın felsefeciler gelip geçecekti. Bu nedenle felsefi metinleri tazelenmiş zihinlerle yeniden ve yeniden yapılacak okumalar, gelişen ve değişen yeni disiplinler hakkında yeni şeyler söyleyebilmeye de kapı aralayacaktı. Bugün söz konusu okutulacak şey ahlaksa örneğin, modern psikolojiyi göz ardı etmek, onun geldiği noktayı yok saymak mümkün olabilir miydi? Kuşkusuz Macit’in işaret ettiği noktada felsefecilerin zihin yapıları haklı olarak sorgulanmalıydı. Nitekim onun bıraktığı noktadan Doç. Dr. Atilla Arkan’ın, “Felsefenin güncellenmesi sorununda zihinsel bariyerlerimiz var mı?” şeklindeki son derece dikkat çeken sorusu aslında felsefecileri yeniden düşünme ve öz eleştiri yapmaya davet niteliğindeydi. Bu nedenle, hapsolunmuşluk duygusu içerisinde İslam felsefesi çalışmanın pratikteki değeri benzer şekilde sorgulanmalıydı. Prof. Dr. Kasım Turhan’ın dediği gibi, İslam felsefesi çalışanların zihinsel bariyerleri bazen Kindî ile başlayan Gazâlî ile biten bir alan içerisinde gidip gelmeye, dolayısıyla alabildiğine kısır bir alan içerisinde hareket etmeye yol açmaktaydı. Dolayısıyla en azından Kelam ve Tasavvuf’la, İslam Felsefesi arasındaki yakınlaşma felsefecileri bu kısır döngüde hareket etmekten kurtaracak, böylece İslam felsefesine yeni bir soluk aldırabilecekti. Turhan’ın güncellemek ile ilgili olarak “Tanrı’yı güncellemek felsefeyi güncellemektir.” sözü ise son derece önemliydi. Dolayısıyla bir güncelleme yapılacaksa işe Tanrı’yı güncelleme ile başlamanın uygun olacağı ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz güncelleştir(il)me sorunu etrafında yoğunlaşan konuşmalara ilave olarak farklı görüş ve öneriler de toplantıda dile getirildi. İslam Felsefesi alanının genişletilmesi vurgusuna ilave olarak Doç. Dr. Müfit Selim Saruhan’ın özellikle, Arapça konusundaki yetersizliklerin okuyucuyu çevirilere mahkûm ettiği, bunun araştırmacı için son derece sakıncalı bir durum olduğu vurgusu önemliydi. Zira, özellikle İlahiyat fakültelerinde hazırlık sınıflarının ortadan kalkması ile klasik metin-okuyucu arasındaki doğrudan ilişki kopmuş böylece okuyucu, en önemlisi araştırıcı çevirilere aslında mahkum edilmişti. Bu nedenle, İslam Felsefesi sahasında yapılacak her araştırmada araştırıcı, ikinci el kaynaklarla iktifa etmek zorunda bırakılmıştı ki, bu durum araştırmacıların İslam Felsefesine ilgisini çekme konusunda oldukça olumsuz bir durum oluşturan bir örnek olarak algılanmalı ve sorgulanmalıydı. Yrd. Doç. Dr. Gürbüz Deniz’in, araştırmaların çoğunlukla terkibi olduğu, birbirine benzediği, yaratıcılık ve ortaya yeni bir şey koyma iddiasından uzak olduğu, dolayısıyla katkı sağlamadığı eleştirisi dikkat çekti. Doç. Dr. Mevlüt Uyanık ise, İslam Felsefesinin kendisini anlatmak, tanıtmak ve özellikle okuyucunun ilgisini çekmek konusunda (Batıdaki felsefi roman denemelerinin gösterdiği başarılara atıfta bulunarak) ciddi sorunlarının olduğunu ifade ederek, özellikle bugün pratik olarak bu konuda ne yapılabilir sorusu etrafında yeniden düşünmenin anlamlı olacağına işaret etti. Felsefecilerin ne yapması gerektiği sorunu etrafında ifade edilen görüşler paralelinde Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya’nın yeni bir İslam Felsefesi kitabının yazılması önerisinin, Türkiye’deki mevcut İlahiyat fakültelerinin İslam Felsefesi kürsülerinin birbirinden kopuk olarak faaliyet göstermelerini önleyecek bir öneri olması bakımından ciddiye alınmalıdır. Yanı sıra, bir “İslam Felsefesi Kavramlar Sözlüğü” çalışması ile, İslam felsefecilerinin güçlü potansiyelinin harekete geçirilebileceği fikri de artık önemsenmelidir. Sonuç itibariyle, son zamanlarda İslam Felsefesi alanında araştırma yapanların sayısının azalmasında İlahiyat fakültelerinin omurgası ile oynanmış olmasının rolünün büyük olduğunu söylemek gerekir. Arapça hazırlık sınıflarının kaldırılmasına ilave olarak, haftalık İslam Felsefesi ders sayısının azal(tıl)ması, yeni kurulan bölümlerde neredeyse İslam Felsefesine hiç yer verilmemesi gibi uygulamaların bunda son derece ciddi bir rolünün olduğu aşikârdır. Bu nedenle İslam felsefecilerinin bugün içinde bulundukları durumda, varlık nedenlerini sorgulayan uygulamalara karşı işbirliği içerisinde hareket etmelerinin önemi ve gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz, İslam Felsefesinin/felsefecilerin çağın gereğine uygun olarak yeniden inşası, kendini her an canlı ve güncel tutması ciddi bir çabayı ve işbirliğini gerektirmektedir. Bu bağlamda, İslam Felsefecileri Derneği’nin bundan önceki toplantılarda olduğu gibi, bundan sonra da, sorunların tartışılması ve çözüm önerilerinin dile getirilmesine vesile olduğu/olacağı açıktır. Son olarak, iki gün süreyle, oldukça sıcak bir ortamda gerçekleşen istişare toplantısı organizasyonun her anlamda kusursuz geçmesinde Atilla Arkan’ın maddi-manevi büyük katkısını belirtmek gerekir.
Eyüp ŞAHİN
|
