Bir Sempozyumun Ardından: İSLAM FELSEFESİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ Prof. Dr. İlhan Kutluer M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 30 (2006/1), İstanbul 2007, s. 242-247.
8-9 Kasım 2006 tarihinde üçüncüsü düzenlenen İslam Felsefesi Anabilim Dalları III. İstişarî Toplantısı Ankara İlahiyat Fakültesi Yunus Emre Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Organizasyonunu Prof. Dr. Hayrani Altıntaş’ın başkanı olduğu İslâm Felsefecileri Derneği ve A.Ü. İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı’nın yaptığı toplantının asıl gündemi “İslâm Felsefesinin Özgünlüğü” meselesinin tartışılacağı sempozyum idi. Bu yüzden toplantının -son çeyreği hariç- bütün oturumları sempozyum programıyla ilgili oldu. Son oturum ise İslam felsefesinin bugünü ve geleceğinin tartışıldığı bir genel görüşme şeklinde geçti. Sempozyum’da alanın uzmanları tarafından sekiz tebliğ sunuldu ve müzakere edildi. Toplantının açış konuşması ev sahibi Fakülte’nin sayın dekanı Prof. Dr. Mualla Selçuk tarafından yapıldı. Sayın Dekan “eleştirel bilincin egemen olması yönünde felsefe ne yapabilir?” sorusunu toplantının gündemine taşıdı. İslam felsefesi alanına unutulmaz katkıları olan ünlü isimler Prof. Dr. Necati Öner, Prof. Dr. Mübahat Küyel, Prof. Dr. İbrahim Agah Çubukçu ve Prof. Dr. Hüseyin Atay da oturumlara başkanlık etmek suretiyle toplantıyı onurlandırdılar. Sempozyum’da –program broşüründe ilan edilen sıraya göre zikredersek- Prof. Dr. Bekir Karlığa “İslam Felsefesinin Özgünlüğü”, Prof. Dr. İlhan Kutluer “İslam Felsefesi Hangi Anlamda Özgündür?”, Doç. Dr. Şahin Filiz “Metafizik ve Ahlak Bağlamında Ebu Hayyan et-Tevhidi’nin İnsan Felsefesi”, Doç. Dr. İ. Hakkı Aydın “İslam Ahlakının Özgünlük Problemi”, Doç. Dr. Ömer Mahir Alper “İslam Felsefe Geleneğinde Metafiziğin Konusu: Özgünlük Açısından Bir Yaklaşım”, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar “İslam Felsefesinin Özgünlüğü Meselesi”, Yard. Doç. Dr. Gürbüz Deniz “İbn Tufeyl ve Hayy b. Yakzan Hikayesinin Kur’ani Temelleri” ve Yard. Doç. Dr. Şaban Haklı “Felsefi Değeri Bakımından İslam Felsefesi Hakkında Bir Değerlendirme” başlıklı tebliğlerini sundular. Yazının hacmi gereği bütün tebliğlerin muhtevalarını ayrıntılarıyla aktarmak ve değerlendirmek imkânından mahrumuz. Okuyucu sempozyum kitabı yayınlandığında bütün tebliğleri okumak ve bizzat değerlendirmek fırsatını nasıl olsa bulacaktır. Bu yüzden sempozyumun genel atmosferini yansıtan bazı değinmelerle yetineceğiz. Prof. Dr. Bekir Karlığa tebliğinde meselenin oryantalist bakış açılarıyla ilgili boyutuna dikkat çekti ve özellikle Ernest Renan ve Leon Gauthier isimleri üzerinde durdu. Karlığa’nın hareket noktası, Renan’ın niçin İbn Rüşd adı üzerinde odaklandığı sorusu idi. Karlığa’ya göre Renan’ın İbn Rüşd ve İbn Rüşdçüler adlı eseri aslında Latin İbn Rüşçülüğüyle ilgilidir ve bu akım İbn Rüşd’le alakası olmayan “çifte hakikat” teorisiyle modern pozitivizmin öncüsü olacaktır. Renan’ın İbn Rüşd ve İbn Rüşdçlerle ruhî akrabalığı da onun iflah olmaz bir pozitivist olmasından gelmektedir. Karlığa ayrıca bu ünlü bilginin özellikle Paris Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği “İslam ve Bilim” başlıklı ünlü konferansında Avrupa-merkezci ve ırkçı önyargılarla İslam felsefesi hakkında doğru olmayan yorumlar ürettiğini hatırlattı. Bu konferansında Renan açıkça İslam’ın doğası itibariyle bilim ve felsefeye kapalı bulunduğunu, bu yüzden “terakkî”ye engel teşkil ettiğini, Semitik ırkların (yani Arapların) felsefeye yatkın olmayan bir zihin yapısına sahip olduğunu ve İslam dünyasında felsefe adına kaydedilen başarıların, kökenleri Hint- Avrupa ırk ailesine mensup İranlılarca ortaya konduğunu ileri sürmüştü. Ancak Karlığa’nın belirttiği gibi bu görüşler modern araştırmacılar nezdinde artık taraftar bulmamaktadır. İslam dininin akılla hiçbir biçimde uyuşmayacağını ileri süren Leon Gauthier’nin de Renan ile aynı kaderi paylaştığı yorumunu yapan Karlığa konuşmasının sonlarına doğru bütün bu oryantalist mitleri yerle bir eden çalışmalarıyla ün kazanan Yeni-Thomasçı düşünür Etienne Gilson adına dikkat çekti. Prof. Dr. İlhan Kutluer’in tebliği özgünlük fikrinin İslam felsefesine hangi anlamda nispet edilebileceği üzerineydi. Kutluer ana fikir olarak İslam felsefesinin özgünlüğünün hem bizzat varoluşunda hem de mahiyetinde aranması gerektiği üzerinde durdu. Kutluer’e göre özgünlük kavramına bizâtihî felsefenin doğası açısından yaklaşmak ve meseleye İslam felsefesi tarihini “yapanlar”ın gözünden bakmak gerekir. Bu perspektifler araştırmacıyı kendi zihnindeki özgünlük şablonunu tarihe giydirmekten alıkoyacak ve sahici bir değerlendirmeye imkân sağlayacaktır. Açıkçası ancak böyle bakıldığında genelde felsefe, özelde de İslam felsefesinde özgünlüğün süreklilik fikrinden bağımsız olarak ele alınamayacağı fark edilecektir. Kutluer’e göre İslam felsefesinin etkileyici bir tarihsel gerçeklik olarak var oluşu kendi başına bir özgünlük değeri taşımaktadır. İslam medeniyeti bir felsefe geleneğinin var olmasını mümkün kılmıştır ve cinsinin “felsefe” olmadığı yönündeki her türlü itirazı geçersiz kılan tarihsel varlığıyla İslam felsefesi insanlığın düşünce ve bilim serüveni açısından özgün bir başarıyı simgelemektedir. Mahiyeti bakımından sahip olduğu özgünlük ise onu diğer felsefe geleneklerinden ayıran “fasıl”la ilgilidir ve bu fasıl İslam medeniyetini öteki medeniyetlerden ayıran ayırım noktasıyla aynıdır. Dolayısıyla İslam felsefesinin cinsi bakımından felsefe olduğu, faslı bakımından İslam medeniyetine özgü bulunduğu teslim edilmelidir. Doç. Dr. Şahin Filiz özgünlük meselesini Ebû Hayyân et-Tevhidî’nin felsefî yaklaşımları çerçevesinde ele aldı. Filiz, Tevhîdî’nin felsefenin merkezine insan metafiziğini yerleştirerek ait olduğu medeniyete özgü bir “hümanizm” fikri geliştirdiğini öne sürdü. Filiz’e göre Tanrı-doğa-akıl ilişkileri bakımından insanın hem entelektüel aydınlanmaya hem de ahlakî erdemliliğe yönelen, yani aklıyla bilen ve iradesiyle seçen bir “özne” olarak tanımlanışı Tevhidî’nin felsefesinde özgün bir tarzda vurgulanmıştır. Filiz, bu sufi-filozofun insan sorunu üzerinde odaklanmak bakımından İslam düşünce tarihinde de özgün bir konuma sahip olduğunu savundu ve Tevhidî’nin insan metafiziğine dair fikirleriyle, İslam felsefesinin geleceği açısından da bir özgünlük modeli olarak ele alınabileceğini şu sözleriyle vurguladı: “İslam felsefesinin özgünlüğü, Tevhidî’nin tasavvufa dayalı insan felsefesini yeniden Türk-İslam tasavvufu ve Türk’ün İslam anlayışıyla yeşertmekle daha açık bir şekilde ortaya konulmuş olacaktır”. Doç. Dr. İbrahim Hakkı Aydın’ın tebliği, özgünlüğün İslam düşüncesinde geliştirilmiş ahlak teorilerinde ne ölçüde yansıdığı meselesiyle ilgiliydi. Aydın başlarken İslam düşünce tarihindeki felsefî ahlak teorilerinin Eflatuncu, Aristotelesçi ve Yeni-Eflatuncu kavram sistemiyle ilişkisinin iyi bilindiğini hatırlattı. Ancak Aydın’a göre, bu tarihsel durumun özgünlük niteliği açısından doğurabileceği tereddüt, dinî ahlak ilkeleriyle teorik ahlak kavramlarının Müslüman ahlakçılar tarafından eklektik bir yapılanma içinde örtüştürüldüğü gerçeği kavranarak aşılabilir. Söz konusu fikrî yapılanmayı eklektik olarak değerlendirmek, Aydın’a göre yine çelişkili bir durum oluşturmayacaktır. Çünkü Müslüman filozoflar, ilkeleri ve sonuçları bakımından din ile uyum içinde olan teorik ahlak sistemleri kurmayı başarmışlardır. İslam ahlak teorilerinin özgünlüğü yalnızca dinle uyum içinde inşa edilmiş olmalarında değil, belki bundan da fazla olarak, teorilere ruhunu veren İslam dininin ahlakî eyleme sevk edici kudretinde aranmalıdır. Doç. Dr. Ömer Mahir Alper’in sunduğu tebliğ, Müslüman filozofların metafiziğin saha ve sınırlarıyla ilgili olarak geliştirdiği özgün fikrî tutumları konu edinmişti. Alper öncelikle Aristoteles’in Metafizika adlı eserinde Müslüman filozoflara problematik gelen hususun metafiziğin konusu ve gayesiyle ilgili olduğunu vurguladı. Eserin çeşitli bölümlerinde bu disiplinin “varlığın varlık olarak bilgisi”, “nihâî ilke yahut sebeplerin bilgisi” ve “teoloji”yi konu edindiğini hatırlatan Alper, bunun doğurduğu kafa karışıklığının Müslüman filozoflarda bir belirgin kılma tutumunu geliştirdiğini belirtti. Bu tutumun sonuçları, Alper’in tespitlerine göre, “metafiziğin konusunu belirli bir alanla sınırlandırarak bunun en temelde Tanrı ve Rubûbiyet olduğunu ileri sürmek, bu çerçevede İslâm ilahiyatıyla metafiziğin konusunu özdeşleştirmek, metafiziğin konusuna ilişkin kapalılığı açık hâle getirmek ve netleştirmek, metafiziğin konusunu genişleterek ona yeni konu ve boyutlar ilave etmek, metafizikten metafiziğe ait olmayan unsurları çıkarmak, diğer bilimlerde yer alan metafiziğe ait konuları metafiziğe dâhil etmek” şeklinde sıralanabilir. Tebliğin sunumu boyunca çeşitli müslüman filozoflar açısından örneklendirilen bu farklı yaklaşımlar, Alper’e göre, genellikle ortaya konmaya çalışıldığı gibi sadece metafizik problemlerin analizi bakımından değil aynı zamanda bizzat metafiziğin saha ve sınırlarının yeniden tespiti bakımından da bir özgünlüğün işaretleri olarak yorumlanmalıdır. Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar özgünlük problemini İslam felsefesi hakkındaki oryantalist söylem ile irtibatlandıran bir tebliğ sundu. Bayrakdar, Batı’da XIX. yüzyılda başlayan İslam felsefesi tarihi yazımının İslam felsefesinin özgün olmadığı, senkretisizmin tipik bir örneğini teşkil ettiği ve Yunan düşüncesinin bir devamı olduğu şeklindeki kanaati bilinçli biçimde propaganda ettiğini vurguladı. Bu değerlendirmenin özellikle Meşşâî felsefe ekol için yapıldığını belirten Bayrakdar’a göre, her şeyden önce sorgulanması gereken şey, mutlak anlamda özgün bir düşüncenin mümkün olup olmadığıdır. Bunun ışığında yürüyerek neredeyse mucizevî bir özgünlük abidesi olarak tasavvur edilen Yunan düşüncesinin de gerçekten özgün olup olmadığı meselesi derinlemesine sorgulanabilir. Bu çerçevede Yunan filozoflarının Mısır, Babil, Fars ve Hint kültürleriyle temasları ve bu kültürlere olan borcu hakkında bizzat filozofların eserlerinden çarpıcı örnekler veren Bayrakdar, son tahlilde bütün büyük düşünce sistemlerinin, bazı durumlarda özgünlüğün zıddı gibi kavranan eklektisizmin gerek yöntem gerekse doktrin planındaki anlamlı ifadeleri olduğu tezini savundu. Ancak bu tezin en dikkat çekici kavramı “yaratıcı eklektisizm” idi ve bu bağlamda İslam filozoflarındaki eklektik tutumun insanlığın düşünsel birikimine özgün katkı sağlamak anlamında yaratıcı bir nitelik taşıdığı da Bayrakdar tarafından ısrarla savunuldu. Bayrakdar’a göre bu yaratıcılığın kökeninde düşünürlerin vahiyle olan ruhî ve zihnî ilişkileri yatmaktadır. Nitekim kelam geleneğinde de bu türden özgün yaklaşımların örneklerini bulmak mümkündür. Tebliğde ayrıca İslam düşüncesinde asıl özgünlüğün bilimsel düşüncede aranması gerektiği, bu alandaki özgün başarıların, Bîrûnî gibi evrensel çaptaki Müslüman bilimcilerin tümevarıma dayalı yöntemi geliştirmeleriyle ilgisi bulunduğu da vurgulandı.
Yard. Doç. Dr. Gürbüz Deniz’in tebliği İbn Tufeyl’in ünlü Hayy b. Yakzân’ındaki Kur’ânî atıflar üzerineydi. Hz. Adem’in topraktan yaratılışından, Hz. Musa’nın bir sepete konup suya bırakılmasına, Habil-Kabil kıssasındaki karganın ölü kargayı gömmesinden, Hz. İbrahim’in Hakk’ı arayışına kadar bir çok Kur’ânî anlatımın Hayy b. Yakzân’da kurucu unsurlar olarak yer alması, Deniz’in tebliğinden anlaşıldığına göre, yazarının Kur’ân ikliminde nefs alıp verişinin bir sonucudur. El değmemiş bir doğanın bağrında ve sosyo-kültürel şartlanmalardan uzak bir aklî gelişim çizgisinde gelişen bir araştırma serüveninin Tanrı’yı bulma ve/veya Tanrı’yla buluşma şeklinde son bulduğu bu “adasal” eser aslında sırf bu temasıyla bile özgün bir metin olmayı hak etmiştir. Pococke’un Latince çevirisi ardından neredeyse bütün Avrupa ulus dillerine kazandırılmış olması bunun kanıtıdır. Deniz’in özgünlük bağlamında özellikle dikkat çekmek istediği husus ise Hayy b. Yakzân’daki tartışma götürmeyen özgünlük değerinin eserdeki kurucu unsurların Kur’ân-ı Kerîm kaynaklı oluşuydu. Eserin temellerini Kur’ân’dan aldığını vurgulamak, öyle anlaşılıyor ki, tebliğ sahibinin Hayy b. Yakzân’ın ruhunu İslam dışı kaynaklara bağlamak isteyen bazı yorumları da geçersiz kılmak istemesiyle ilgiliydi. Yard. Doç. Dr. Şaban Haklı’nın tebliği esas itibariyle İslam’da felsefî özgünlüğe imkân tanımayan ve felsefî üretimi engelleyen nedenler üzerineydi. Haklı, ilginç bir biçimde bu nedenleri çoğu kere yapıldığı gibi felsefe geleneğinin dışında değil, öncelikle bu geleneğin içinde aramamamız gerektiğini ileri sürdü. Bu bağlamda el-Cem‘ adlı ünlü risaleye müracaatla Fârâbî’nin Eflatun ve Aristoteles’in görüşlerinde kusur bulmayan yaklaşımına değinen Haklı, aynı şekilde filozofun Kitâbü’l-Hurûf’ta Aristoteles’ten sonra felsefede yapılacak yeni bir şey kalmadığı şeklindeki değerlendirmesine de dikkat çekti. Bu atıflar şüphesiz, Haklı’nın, felsefî otorite fikri konusunda İslam filozoflarının problemli bir tutum içinde oldukları ve bu problemin felsefede özgün yeniliklerin ortaya konmasına pek imkân tanımadığı şeklindeki tezini desteklemek üzere ortaya kondu. Ayrıca İslam felsefesinde metafizik (el-ilmü’l-küllî) ve özel bilimler (el-ulûmu’l-cüz’iyye) ilişkisini problematik bir yaklaşım içinde ele alan Haklı, söz gelişi metafizik-fizik örneğinde tanımlanan ilişkinin tartışmalı olduğunu savundu. Haklı’ya göre İslam felsefî ilimler sisteminde fizik kendi temel kavramlarını/ilkelerini metafizikten alıyordu ama bu ilkeler yine fizikte açıklanıyordu. Bu aslında bir şeyi kendisiyle açıklamak anlamına gelmekteydi. Ayrıca fizik gibi deneysel bir bilimin, doğruluğu tartışılmayan metafizik ilkelere dayandırılması bilim düşüncesi bakımından da problemliydi. Bu yorum üzerine yapılan müzakereler ardından İslam felsefesinde “burhân” teorisi üzerine derin araştırmalar yapmanın gereği bir kez daha hissedilmiş oldu. Yukarıda adı geçen hocalar dışında İslam felsefesi alanının; Prof. Dr. Necip Taylan, Prof. Dr. Kasım Turhan, Prof. Dr. Ali Durusoy, Doç. Dr. Mevlüt Uyanık, Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, Yard. Doç. Dr. Harun Anay, Yard. Doç. Dr. İbrahim Maraş, Yard. Doç. Dr. Atilla Arkan, Yard. Doç. (şimdi Doç.) Dr. Muhittin Macit, Doç. Dr. Müfit Selim Saruhan gibi uzmanları da tebliğlerin müzakeresine ufuk açıcı katkılarda bulundular. Son günün ikinci yarısında “İslam Felsefesinin Bugünü ve Geleceği” başlıklı bir genel görüşme yapıldı. Lisans öğrencisinin İslam felsefesi dersine daha fazla ilgi duymasını sağlamak, lisansüstü tez çalışmalarını öncelikli konulara tahsis etmek ve tez konularında muhtemel tekrarları önlemek için ne gibi tedbirler alınabileceği tartışıldı. Ardından meslektaşların kitap ve makale çalışmalarıyla ilgili olarak birbirlerini haberdar etmesi, böylece karşılıklı yardım, katkı ve eleştiri süreçlerine etkinlik kazandırılması yönünde temenniler seslendirildi. Devamla Türk düşünce tarihindeki (özellikle Selçuklu-Osmanlı dönemi) felsefeyle ilgili birikim hakkında ciddi bir araştırma boşluğu olduğu belirtildi; benzeri bir boşluğun Grek/Helenistik felsefe-İslam felsefesi arasında önemli bir köprü mesabesinde olan Grekçe şerhler hakkında da söz konusu olduğu vurgulandı. İslam felsefesi klasiklerinin Türkçe’ye kazandırılması yönündeki girişimler takdir edilerek bu tür etkinliklerin artarak sürmesi yönündeki arzular ifade edidi. Bunun yanı sıra bazı araştırmacıların İslam felsefesinin aldığı etkileri özgün metinlere dayalı olarak incelemek üzere Grekçe’ye ve İslam düşüncesinin Batı düşüncesine etkilerini incelemek üzere Latince’ye yönelmelerinin gereği vurgulandı. Toplantının sonlarına doğru ülkemizdeki İslam felsefesi çalışmalarının Türk felsefe hayatına ciddi katkılar vermeyi sürdürdüğü ve bu katkının artarak devam etmemesi için hiçbir neden olmadığı belirtilerek, İslam felsefecilerinin bütün Türk felsefe camiasıyla organik bir bütünlük içinde olması ve bunu sağlamak üzere eşgüdümlü toplantılar düzenlenmesi temennisi dile getirildi. Nihayet, gelecek sempozyumun konusunun tespiti için müzakere açıldı ve konu oy birliğiyle “İslam Felsefesi ve Güncellik” şeklinde karara bağlandı. Toplantı Prof. Dr. Hayrani Altıntaş’ın kapanış ve teşekkür konuşmasıyla sona erdi. |
