İBN-İ TEYMİYYE

BİRLİK OLMA - AYRILIĞA DÜŞME (Nedenleri ve sonuçları)

SAYFA İÇİNDEKİLER:
Dini doğru tutmak
Ehl-i Kitabın ayrılığa düşmesi
Emredilen gerçek arınma
Mü'minin üç özelliği

Dini doğru tutmak

Allah Teâlâ buyurur ki:

    «O size dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahy'ettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki; Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» (42 Şûrâ 13.)

    Cenâb-ı Hakk bu âyette, Nuh (a.s.)'a vasıyyet ve Muhammed (s.a.v.)'e vahyettiğini ve adı geçen son üç peygambere vasıyyet ettiklerini bize şeriat yaptığını haber veriyor. Bu peygamberler, şu âyette bildirildiği gibi kendilerinden söz alınmış olan ülül-azm (büyük) peygamberlerdir:

    «Hani peygamberlerden; senden, Nûh'dan, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa'dan söz almıştık» (33 Ahzab  7.)

    Birinci âyet-i kerimede, Resûlüllah (s.a.v.) hakkında «sana vahy ettik» ifadesi, diğer peygamberler hakkında ise «vasıyyet» şeklinde kullanılmıştır. Sonra Cenâb-ı Hak, Dini dosdoğru ayakta tutun» buyurdu. Bu kısım, vasıyyetin tefsiri (açıklaması)'dir. Âyetteki, «diye» anlamına gelen «en» (açıklama) edatıdır. Kavi (demek, söylemek) anlamına gelen, ancak «kavi» kökünden türemeyen «vasıyyet etti», «vahyetti» kelimelerinden sonra gelir. Nitekim Allah buyurur ki.

    «Sonra sana tâbi ol diye vahyettik» (16 Nahl 123.)

    «Sizden önce kitap verilenlere ve size Allah'tan korkun diye vasıyyet etmiştik» ( 4  Nisa' 131.)

    Bunun anlamı şudur: Allah'tan korunun demiştik. «Dini dosdoğru ayakta tutun» âyet-i kerîmesi de aynı şekilde «sizin dininiz resullere vasıyyet ettiğimiz dindir ki, biz onlara dini dosdoğru ayakta tutun, dinde fırka fırka bölünmeyin dedik» anlamındadır. O halde bizim şeriatımız, «dini dosdoğru ayakta tutun» emridir. Bize şeriat olan şey, vasıyyet edilen ve vahyolunandır. Vasıyyet edilen ve vahyolunan şey ise, dini dosdoğru ayakta tutma emridir. Burası, bize şeriat kılınanın; peygamberlere vasıyyet ve Muhammed (s.a.v.)e vahyedileni tefsir etmektedir. «Ayakta tutun» emrine muhatap olanlar, ya biz insanlar veya adı geçen peygamberlerdir, denebilir. Yine bununla herkes, yani hem peygamberler, hem de biz insanlar kasdedebilir ki, en güzeli de böyle bir açıklamadır. Bu, şuna benzer: Falandan, Allah'a itaat et, diye istediğim şeyi senden de istiyorum. Veya falanlara şöyle şöyle yapın diye vasıyyet ettiğim şeyi size de vasıyyet ediyorum. Şimdi buna göre ilk âyette geçen, «vasıyyet ettiğimiz şeyi» kısmını inceleyelim. Birinci görüşe göre «şey» anlamına gelen «mâ», «dini dosdoğru ayakta tutun» emridir. Yani bu emir «mâ» (şey) den bedeldir; onun yerini tutmaktadır. İkinci görüşe göre, onlara hitâb ettiği şeyi, şeriat kıldı ki, o da, «dini ayakta tutun» emri olup yine bedeldir. Böylece önceki peygamberlere söylenen şeyler sadece hatırlatılmış oluyor. Üçüncü görüşe göre ise anlam şöyle oluyor: Herkesin muhâtab olduğu vasıyyet edilen şeriat şudur: (Ey peygamberler, ey insanlar) dini dosdoğru ayakta tutun.»

    Hem ümmetlere, hem peygamberlere söylenildiği ifade buyurularak, bu cemâate, yani peygamberler ve ümmetler cemâatine hitab edildiğine göre, kasdedilenler her iki grubun, yani peygamberlerin ve biz insanların tamamıdır. Bu tefsir inşâallah daha doğrudur. İlk iki görüşe göre de anlam bu sonucu veriyor. Çünkü bize şeriat kılınanla peygamberlere vasıyyet edilen aynı şeydir. O da dini dosdoğru ayakta tutmak, fırka fırka bölünmemektir. Gerçi sözün gelişinden peygamberlere hitâb edildiğinin anlaşılması bir tereddüd doğuruyorsa da, artık açıkça görülüyor ki, aynı söz bize de söyleniyor. Veya onlara söylenen şeyin yapılması için bize hitâb ediliyor, yahut da hem bize hem onlara hitâb edilerek söyleniyor. Bunların hepsi aynı anlama gelir.

Ehl-i Kitabın ayrılığa düşmesi

Şimdi, gerek öncekilere ve gerekse sonrakilere dini dosdoğru ayakta tutmak ve fırka fırka ayrılmamak emredidiğine, yâni Nuh (a.s.)'a vasıyyet,  Muhammed   (s.a.v.)'e vahyedilen  şey bize  şeriat kılındığına göre burada iki ihtimal ortaya çıkıyor:

    1. Muhammed (s.a.v.)'e vahyedilenlerin içine, sadece bize has olan hükümler girer. Çünkü, ister esas, isterse ayrıntılar konusunda olsun bütün hükümler O'na vahyedilmiştir. Halbuki Nuh (a. s.)'in ve diğer peygamberlerin bizim açımızdan durumları böyle değildir. Çünkü bize şeriat kılman şeyler onlar için yalnızca vasıyyet edilen «dini dosdoğru ayakta tutmak ve fırka fırka ayrılmamaktır. O halde temel esaslar bütün dinlerde ortaktır. Dolayısıyla âyet şunları içine almaktadır:

    a. Bize şeriat olan din, onlarla aramızda ortak olan genel islâm ve îman esaslarıdır. Bir de bize has olanlar var ki onlar da, özel îman ve islâm hükümleridir.

    b. Allah, ister ortak, isterse sadece bize özgü olsun, dînin bütün olarak ayakta tutulmasını emretmiş, fırka fırka bölünmeyi yasaklamıştır.

    c. Peygamberlere, dînin temel ilkelerini ayakta tutmayı emretmiş, onları dinde tefrikaya düşmekten korumuştur.

    d. Allah Teâlâ, «sana vahyettiğimizi», "Nuh'a vasıyyet ettiğimizi», «İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasıyyet ettiğimizi» şeklinde ayrı ayrı ifade kullandığı âyet-i kerîmede yukarıda temas ettiğimiz şeyleri söylemiş oluyor.

    2. Sonra Cenâb-ı Hak (Birinci maddenin ikinci şıkkı arapça metinde yok. İkinci şıkkın bu olduğunu sanıyoruz.):

    «(Ehl-i Kitab) ancak kendilerine ilim (din) geldikten sonra, aralarındaki ihtiras (bağy) yüzünden tefrikaya düştüler, fırka fırka bölündüler» (42 Şûra 14.), buyurarak Ehl-i Kitabın korunmalarını ve kendilerine çeki düzen vermelerini sağlayacak bir ilmin gelişinden sonra tefrikaya düşmüş olduklarını bildiriyor. Bu gerçektir, çünkü Allah, hiçbir kavmi hidayete erdirdikten sonra, sakınıp korunacakları bilgileri açıklamadan doğru yoldan çıkarmaz. Ayrıca tefrikaya düşmelerinin, aralarındaki ihtirastan kaynaklandığını da ifade buyuruyor. Bağy (ihtiras), tecavüz ve sınırı aşmak demektir. Nitekim İbn Ömer (Yazma nüshada silik.), «bağy, kibir ve haseddir» der. Bu tefrika hakkında bilgi verilmeyen (yani hakkında nas olmayan konularda yapılan) ve kendileriyle «bağy» ve tecavüz kaydedilmeyen, âlimlerin ihtilâf etmeleri caiz olan ictihad farklılıklarından tamamen ayrı bir şeydir. Çünkü «bağy», ya bir hakkı, bir esası zedeler veya tecavüze sebebiyyet verir. Bu da bir farzı terketmek veya bir haramı işlemek demektir. O halde tefrikanın sebebinin bunlar olduğu anlaşılmış oluyor.

    Allah Teâlâ'nın Ehl-i Kitab hakkındaki şu buyruğu da böyledir:

    «Kendilerinden kesin söz aldığımız halde kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğu kısmını aklına getirmeyen, unutan ve biz hıristiyanız (İsâ'nın dini üzereyiz) diyen birçokları var ki, böyle yaptıkları için aralarındaki düşmanlığı ve kini kıyamete kadar körükleyeceğiz» (5 Mâide 14.)

    Bu âyette Cenâb-ı Hak kendilerine hatırlatılan şeylerin büyük bir kısmını unutmalarının, yani emrolundukları bazı şeyleri yapmamalarının aralarındaki kin ve düşmanlığın körüklenmesi için sebeb teşkil ettiğini bildiriyor. Aynı tefrikayı, kendi din kardeşlerimiz içinde, gerek dinin asılları, gerek birçok fer'î hükümlerinde görüş ayrılığı içinde bulunan bazı usulcü veya fürû'cu (i'tikadi ve 'ameli) fırkalarda da müşahede ediyoruz. Musevilerin ve İsevilerin etkisinde kalan bazı âlimler ve âbidler arasında da aynı şeylere rastlayabiliyoruz. Tıpkı hıristiyanların «Yahudiler hiçbir hak üzere değildir» demelerine karşılık, yahûdîlerin de «hıristiyanlar hiçbir hak üzere değildir» demeleri gibi, onlar da benzer duruma düşüyorlar. Dinin zahirî kısmına sarılan sözüm ona fıkıhçılarla bâtınî kısmına sarılan mutasavvıf kesimden herbiri de diğerinin yolunu bâtıl sayıyor, müslüman olmadığını iddia ediyor veya onlara karşı müslüman olmayanlara takındığı tavrı takınıyor. Bu yüzden aralarında düşmanlık ve kin meydana geliyor.

Emredilen gerçek arınma

Gerçek şu ki, Allah hem kalb, hem beden temizliğini emretmiştir. Her ikisi de Allah'ın emredip, vâcib kıldığı dinin bir parçasıdır. Allah buyurur ki :

    «Allah size hiçbir zorluk yüklemek istemiyor. Bilâkis sizi tertemiz temizlemek ve size nimetini tamamlamak istiyor» (5 Mâide 6.)

    «Orada, tertemiz olmak isteyen kimseler var. Allah da temizlenenleri sever» (9 Tevbe 108. )

    «Allah tevbekâr olanları ve temizlenip pâklananları sever» (2 Bakara 222. )

    «Mallarından, onları tertemiz yapıp arındıracağın sadakayı (zekâtı) al. Onlara dua et, çünkü senin duan onlar için sükûnet ve huzurdur» (9 Tevbe 103)

    «Onlar, Allah'ın kalblerini temizlemek istemediği kimselerdir» (5 Mâide 41.)

    «Müşrikler pisliktirler, o kadar» (9 Tevbe,28 )

    «Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kiri (günâhı) gidermek ve sizi iyice temizlemek istiyor» (33 Ahzâb 33)

    Buna rağmen yine de sözüm ona fakîh ve âbid birçok kimse görüyoruz ki, akılları, fikirleri beden temizliğinden ibaret. Üstelik meşru olan ölçüyü aşarak sınırları zorlayıp duruyor. Buna karşılık farz veya müstehab olarak emredilen kalb temizliğini bir yana bırakıyorlar. Tahâret'ten anladıkları yalnızca beden temizliğinden ibarettir. Sûfi ve dervişlerden birçoğu da aynı şekilde, yalnız gönül temizliğine önem veriyor, meşru ölçüyü aşan bir gayret gösteriyor; vâcib ve müstehab olarak emredilen beden temizliğinden bir kısmını terkediyorlar. Öncekiler, eşyayı ve bedeni yıkamakta hastalık derecesinde bir duyarlık göstererek şer'an kınanmış olan vesvese ve evhama kapılıyorlar. Pis olmayan şeyleri pis sayıyorlar ve işi şer'an kaçınılmayacak şeylerden kaçınmaya kadar vardırıyorlar. Ama öbür taraftan kalbleri din kardeşlerine karşı bir sürü haset, kin, nefret ve kibirle dolup taşıyor. Bu konuda yahûdîlerle apaçık bir benzerlik vardır.

    Diğerleri de yine şer'an kınanmış bir gafletin içinde, bâtın (kalb) temizliğini öyle abartıyorlar ki, bilinmesi gereken - sakınmak için - kötü şeylerin öğrenilmemesini bile kalb temizliğinden saymaktadırlar. Kötü olan şeyi gönülden geçirmek ve istemekten kalbin arınmış olmasıyla, şerrin herkese farz olan öğreniminden, şerle ilgili bilgilerden kalbin arınmış olması arasındaki farklılığı göremiyorlar. Sonra da bu kadar gaflet ve cehalete rağmen pisliklerden kaçınmıyor, farz olan tahareti hıristiyanlara benzer şekilde yapıyorlar.

    Dolayısıyla her iki grup da, kendilerine hatırlatılanların bir bölümünü unuttukları, ihtiraslarına kapıldıkları, hakkı ve hakikati çiğneyerek düşmanlık ve zulüm yaparak, ifrat ve tefrite düşerek haddi aştıkları için birbirlerine düşman oluyor. Bağy (haddi aşmak), bazan insanlar arasında olur, birbirlerine karşı haddi aşarlar. Bâzan da Allah'ın haklarında (farz ve kanunlarında) sınıra tecavüz ederler. Her ikisi de birbirine bağlıdır. Onun için Allah «aralarındaki bağy (ihtiras) taşkınlık yüzünden» ( 42 Sûra 14.) buyurdu. Nitekim bu iki tâifenin herbiri diğerine karşı haddi aşmış, ihtirasa kapılmış; hak hukuk tanımıyor, düşmanlıktan vazgeçmiyor.

    Allah buyurur ki:

    «Ehl-i Kitâb ancak kendilerine apaçık şeriat geldikten sonra ayrılığa düştüler» (98 Beyyine 4.)

    «İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, anlaşmazlığa düştükleri konuda aralarında hakça hüküm vermeleri için peygamberlerle birlikte gerçekleri içinde taşıyan kitab indirdi. Oysa kendilerine kitab verilenler, apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler» (2 Bakara 213.)

    «Andolsun biz, İsrail oğullarına Kitâb, hüküm ve peygamberlik vermiştik» (45 Câsiye 16.)

    Cenâb-ı Hak, Musa (a.s.) hakkında da aynı şeyleri söyleyerek buyurur ki:

    «Kendilerine apaçık âyetler ve mucizeler geldikten sonra ihtilâfa düşen, fırka fırka bölünenler gibi olmayın» (3 Âl-i İmrân  105.)

    «Dinlerini bölük pörçük edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur» (6 En'âm 159.)

    «Artık yüzünü, dosdoğru bir şekilde, Allah'ın bütün insanları onunla yarattığı fıtrat dinine çevir. Allah'ın yaratması değiştirilemez. Bu din, hep dosdoğru ayakta kalacak dindir. Ama insanların çoğu bilmezler. Ona gönülden bağlanın ve O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden, o dinlerini bölük pörçük edip grup grup ayrılan, herbiri kendi sahip olduğuyla övünenlerden olmayın». (30 Rûm   30-32.)

    Çünkü müşriklerden herbir grup kendi arzu ettiği bir ilâha tapar. Nitekim Allah bir âyette :

    «Kendilerini çağırdığın şey müşriklere ağır geldi» (42 Şûra 13.) buyuruyor. Yine şöyle buyurur:

    «Ey peygamberler, helâl, iyi şeylerden yiyin ve yararlı işler yapın, çünkü ben, yaptıklarınızı bilmekteyim. Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, artık benden korkun. (Peygamberlere böyle vahyettiğim halde onların ümmetleri), işleri dağıttılar, aralarında fırka fırka bölündüler, her grup kendi sahip olduğuna şımarıyor» (23 Mü'minûn 51-53.)

    Artık bütün bu anlatılanlardan anlaşıldı ki, birleşip kaynaşabilmenin sebebi dini bir bütün olarak almak, onu bütünüyle uygulamaktır. O da yalnızca Allah'a; O'na hiçbir ortak koşmadan zahir ve bâtınıyla kul olmaktır.

    Tefrikanın sebebi de, insanların emrolundukları şeylerin bir bölümünü bırakmaları, ihtiras ve taşkınlığa (bağy'e) kapılmalarıdır.

    Cemaat olmak ve birleşmek, Allah'ın rahmetine, rızasına af ve mağfiretine, bağışlamasına, dünya ve âhiret mutluluğuna, yüzlerin ağarmasına sebeb olur.

    Tefrikanın sonucuysa, Allah'ın azabı, lâ'neti, yüzlerin kara çıkması, kararması, Resûlüllah (s.a.v.)'in o gibilerden uzaklaşmasıdır.

    Bu söylenenler ayrıca, icmâ'ın kesin bir hüccet olduğuna da delildir. Çünkü bilginler icmâ' ettikleri zaman, Allah'a itaat ederek ve dolayısıyla O'nun rahmetine nail olarak icmâ' ederler. Allah'ın emretmediği hiçbir inanç, söz ve davranışla Allah'a itaat edilmiş olmaz ve O'nun rahmeti kazanılamaz. Eğer onların icmâ' ettikleri söz veya fiil, meselâ Allah'ın emretmediği birşey olsa bu, ne Allah'a itaattir, ne de O'nun rahmetine sebeb olur. Ebûbekr Abdülâzîz, Tenbîh adlı kitabının başında aynı şeyleri ifade ederek bu inceliğe işarette bulunmuştur.

Mü'minin üç  özelliği

Resûlüllah (s.a.v.), Abdullah b. Mes'ûd, Zeyd b. Sabit gibi fakîh sahabenin rivâyetiyle Sünen'lerde geçen meşhur bir hadîste şöyle buyururlar:

    «Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyanet etmez .Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat (onları irşâd ve ikaz edip desteklemek) ve cemâatten ayrılmama. Çünkü onların duası çepeçevre kuşatır» (İbn Mâce, Mukaddime 18, Menâsik 76;  Ebû Dâvud, İlim  10;  Tirmizî, İlim 7; Dârimî, Mukaddime 24; Ahmed İbn Hanbel Ill /225, lV/80, 82, V/183.)

    Ebû Hûreyre (r.a.)'den gelen mahfuz ( Şaz hadîsin mukabili olarak tercih edilen hadîs'e     « Mahfuz »     denir. (Prof. Dr. Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, Ankara, 1980, s. 206).) bir hadîste de şöyle buyurulur:

    «Allah şu üç şeyden dolayı sizden hoşnut olur:Yalnızca O'na kulluk edecek, hiçbir şekilde şirk koşmayacaksınız, Allah'ın ipine toptan sarılacak, fırka fırka bölünmeyeceksiniz ve Allah'ın işinizi tevdi ettiği kimselere nasihat edeceksiniz».( Muvatta', Kelâm 20;  Müslim, Akzıye  10.)

    Bu hadîste üç özellik birarada zikrediliyor. İhlâs, ülü'l-emre (devlet adamlarına) nasihat etmek ve cemâat'ten ayrılmamak. Bu üç özellik, dinî esasları, Allah ve kul haklarını içine alıyor; dünya ve âhiretle ilgili işleri düzenliyor.    

    Bunu şöyle açıklayabiliriz:

    Haklar, Allah hakkı ve kul hakkı diye ikiye ayrılır. Allah'ın üzerimizdeki hakkı, O'na kul olmamız ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamamızdır. Bu yukarıdaki hadîslerin birinde geçiyor.

     Kul hakları da ikiye ayrılır. Bunlar, 1. genel, 2. özel haklardır. Herkesin kendi anne ve babasına itaat etmesi, hanımına, komşusuna karşı vazifeleri, özel haklardan olup dînin fürû'unu teşkil eder. Çünkü bazan bu vazifelerin farz olması mükellef bir kimseden düşebilir. Getirdiği maslahat da ferdîdir. Genel haklarda insanlar, idare edenler ve edilenler diye ikiye ayrılır. İdare edenlerin hakkı, kendilerine nasihat edilmesi, idare edilenlerin hakkı ise cemâat'ten ayrılmamaktır. Çünkü iki tarafın maslahatı da, elbirliği etmeleriyle tamamlanabilir. Sapıklık üzere de birleşmezler. Din ve dünya maslahatları, birleşmelerinde ve Allah'ın ipine toptan sarılmalarındadır. İşte bu özellikler dinin aslını teşkil eder.

    Müslim'in, Temîm ed - Dârî (r.a.) 'den rivayet ettiği bir hadîste bunlar açıklanmıştır. Resûlüllah (s.a.v.) buyurur ki:

    «Din, nasihat (samimiyyet ve öğüt vermek)'tir, din nasihattir, din nasihattir.

     — Kime ya Resûlâllah, dediler. Buyurdu ki: Allah'a,Kitabına, Resulüne, müslümanların idarecilerine   ve  idare edilenlere»  (Müslim, İmân 95; Buhârî, İman 42.)

    Allah'a, kitabına ve Resulüne karşı samimî olmak Allah'ın hakkıdır ve hiçbir şirk koşmadan yalnızca O'na kulluk etmek demektir. İdare edenlere ve edilenlere karşı samîmiyyet ise, idare edenlere nasihat etmek, cemâat'ten ayrılmamaktır. Çünkü cemâat'ten ayrılmamak, topluma karşı samimî olmaktır. Özel samimiyyet ve nasihat, herkesin kendisiyle ilgilidir, bu bazı durumlarda söz konusu olur, hepsini bütünüyle belirlemek imkânsızdır.