İBN-İ TEYMİYE-7.Cilt

ANA SAYFA > BİRİNCİ KİTAP İMAN el - KEBİR / İman ve İslâm > İhsan ve İslâm > İmanın çeşitli kelimelerle birlikte kullanılışı > Öğüt ve hatırlatma > HUŞU' İle Yapılan İbadet > SIHHATİ KONUSUNDA GÖRÜŞ AYRILIĞI BULUNAN BAZI HADİSLER/Tartışma Konusu Olan Hadisler > Mü'minlerin icmaı > Küfür, fısk ve isyan > İyilikler ve kötülükler > Küfür ve nifak kelimeleri > Salih, şehid ve sıddîk kelimeleri > Masiyet, füsûk, küfür kelimeleri > Nefse zulüm > Zulüm ve şirk > Salâh ve fesat kelimeleri > Hakikat ve mecaz > Dillerin kaynağı > Sözün hakikat ve mecaz şeklinde ikiye ayrılmasının yanlışlığı > Kitap, Sünnet ve Arap dilinde söz > Aklî ve sem'î konularda mutlak, mukayyet, külliyât ve cüz'iyat > "İman" kelimesi "tasdik" kelimesinin eş anlamlısı değildir > Cehm'in görüşleri ve karşı tavırlar > "Kelâm" kelimesi üzerine > İman konusunda Eş'ari ve Cehm'in görüşleri > Cehm'i destekleyenlerin iman ve İslâm görüşü > Mutlak imanın ameli gerektirdiği konusunda Kur'an'dan deliller > İman kelimesinin kayıtlı olarak kullanılması > Atıf neyi ifade eder? > "İman" sözünün mutlak olarak kullanılması > Allah'ın, Resulünün ve Kitabı'nın işaret ettiği anlam > Kalbin İmanla Düzelmesi > Mürcie'ye Göre İmanın Tanımı > Üç sınıf insan > Mürcie'nin Diğer Hataları > Münafıklarla kâfirlerin ayrıldığı bazı noktalar > Mutlak imanın kapsamı > İmanın artması ve eksilmesi > İmanın artışını bilmenin yolları > İman söz konusu olmadan İslâm olmak > İmanda istisna > İslâm neyi ifade eder? > İmandan sonra münafıklık > İsimlerin türleri > İslâm beş esastan mı ibarettir? > İman, namaz ve diğer itaatler > İki tür küfür > Namaz ve diğer ibadetlerin iman olarak adlandırılması > Münafıkların görünüşte müslüman olmaları > Ümmetin üç sınıfa ayrılması > Deliller ve yorum hataları >

İman kaç şeyden meydana gelir?

        Ahmed der ki:

- İmanın ikrar demek olduğunu ileri süren kimse, marifet konusunda ne der?

- Acaba ikrarla birlikte marifete gerek duyar mı?

- Marifet yoluyla bildiği şeyi tasdik etmesine gerek var mı?

Eğer onun ikrar ile birlikte marifete de gerek duyduğunu ileri sürecek olursa, imanın iki şeyden meydana geldiğini ileri sürüyor demektir. Eğer bildiği şeyi ikrar ve tasdik etmesi gerektiğini ileri sürerse, o zaman iman üç şeyden meydana gelir, inkâr edip hayır marifet ve tasdike ihtiyacı yoktur diyecek olursa, çok büyük bir iddiada bulunmuş olur ve ben marifet ve tasdiki gerekli görmeyen bir kimsenin bulunduğunu zannetmiyorum. Bütün bu şeylerle birlikte amelin durumu da böyledir.

Ben derim ki:

Ahmed, Ebû Sevr ve onların dışında kalan imamlar Mürcie'nin söylediği şeyin, imanın bir kısmının gidip bir kısmının kalmayacağı olduğunu biliyorlardı. O bakımdan iman ancak tek bir şey olabilir, iki yahut üçlü bir sayıya sahip olamaz. Eğer imanın sayısı söz konusu olursa, bunun kısmen gidip kısmen kalması mümkün olur. Fakat bir tek şey olabilir, başkası olamaz.

Bundan dolayı Cehmiye şöyle der: İman kalbte tek bir şeydir.

Kerramiye ise şöyle der:

İman dil üzerinde ve tek bir şeydir.

Fakat bütün bunlar imanı kısımlara ayırmaktan ve birden çok olduğunu kabul etmekten kaçınmak için yapılır. Bundan dolayı -sizin de söylediğiniz gibi- imanın tek bir şey olmadığına işaret eden şeyleri göstererek tartışmaya başladılar.

Ebû Sevr, Mürcie fukahasının üzerinde icma ettiği "iman tasdik ve ameldir" şeklindeki düşüncelerini delil gösterir. Ancak onların kelamcılarının ve Cehmiye'ye mensup olanlarının görüşleri kendisine ulaşmamıştır. Yahut onların görüş ayrılıklarını bir ayrılık olarak kabul etmemiştir.

Ahmed ise şunu belirtir:

"İkrar ile birlikte marifet ve tasdikin de bulunması kaçınılmazdır."

Ayrıca şöyle der:

Marifet ve tasdiki inkâr eden kimse çok büyük bir iddiada bulunmuş olur. Böyle bir görüşün tutarsızlığı İslâm dininde bilinen bir husustur. Bundan dolayı Kerramiye'den önce hiçbir kimse böyle bir görüşe sahip olmamıştır. Bununla birlikte Kerramiye de marifet ve tasdikin zorunluluğunu inkâr etmez. Fakat imanın kısımlara ayrılması ve birden çok olmasından sakınmak üzere bunlar iman isminin kapsamına girmez derler. Çünkü onlar imanın bir kısmı giderken bir kısmının kalabilmesini imkansız görürler. Hatta bunun kalbte iman ve kibirin bir arada bulunmasını bile gerektirdiğini söylerler. Ayrıca bunun kabul edilemeyeceği konusunda icma bulunduğuna bile inanırlar. Nitekim Eş'arî ve başkaları böyle bir icmadan söz ederler.

Bilgilerine, ibadetine, İslâm'a olan güzel bağlılığına ve güzel imanına rağmen, onları yanlışa düşüren işte bu şüphedir. Bundan dolayı fukahanın irca görüşünü, ümmet tarafından ilim ve din ehli kabul edilen bir topluluk bile benimsemiştir, işte bundan dolayı seleften hiçbir kimse fukahanın Mürcie'sinden kimseyi tekfir etmemiştir. Aksine böyle bir görüşü konuyla ilgili sözlü ve fiili bid'atler olarak değerlendirmiş, itikadi bid'atlerden saymamışlardır. Çünkü bu konulardaki anlaşmazlıkların çoğu lafzidir. Fakat Kitab ve Sünnet'e uygun olan lafız, doğru olan lafızdır. Hiçbir kimsenin Allah ve Rasûlünün sözüne aykırı bir şey söylemek hakkı yoktur, özellikle bu Mürcie ve başkaların kelamcılarının bid'atlerine ve fışkın ortaya çıkmasına götüren bir yol haline gelmiş bulunuyor, işte lafızdaki bu önemsiz ve basit görülen hata, inanç ve amellerde büyük bir hataya sebep olmuştur. Bundan dolayı irca görüşünün yerilmesiyle ilgili olarak büyük sözler söylenmiştir.

Hatta İbrahim en-Nehaî şöyle demiştir:

Onların -yani Mürcie'nin- fitnesi bu ümmet için Ezrakilerin fitnesinden daha korkunçtur.

Zührî der ki:

İslâm'da müslümanlar için Mürcie bid'atinden daha zararlı bir bid'at ortaya konulmamıştır. Evzaî'nin söylediğine göre, Ebî Kesir ve Katâde şöyle derdi:

Kendilerine göre hevaya dayalı görüşler arasında ümmet için irca görüşünden daha korkunç ve tehlikeli olanı yoktur.

Kadî Şerik -Mürcie'den sözederek- şöyle der:

Bunlar en kötü insanlardır. Kötülük olarak Rafizîler sana yeter, fakat Mürcie Allah'a iftira ediyor.

Süfyan Sevri der ki:

Mürcie İslâm'ı samur kumaşından daha ince bir hale getirip bıraktı.

Katade der ki:

İrca İbnü'l-Eş'as fırkasının fitnesinden sonra meydana gelmiştir.

Meymun b. Mehran'e Mürcie'nin sözleri hakkında soru sorulunca şöyle der:

Ben bundan daha büyüğüm.

Said b. Cübeyr de Zir el-Hemdanî'ye şöyle der:

Sen kendisinden daha büyük olduğun bir görüşten utanmıyor musun?

Eyyub es-Sahtiyani der ki:

Ben Mürcie'nin dininden daha büyüğüm, irca hakkında ilk söz söyleyen kişi Haşim oğullarından Hasen diye bilinen Medine halkından birisidir.

Zazan der ki:

Hasen b. Muhammed'e varıp şöyle dedi:

Bu yazdığın kitap nedir? Mürcie'ye dair kitabı çıkartan o idi. Bana şöyle dedi:

Ömer'in babası keşke bu kitabı çıkartmadan, ya da telif etmeden önce ölmüş olsaydım. Çünkü iman ismi ile ilgili hataya düşmek sonradan uydurulmuş herhangi bir isim hakkında hataya düşmek gibi değildir. Başka herhangi bir isim hakkında hataya düşmeye de benzemez. Çünkü dünya ve ahiretin hükümleri iman, İslâm, küfür ve nifak gibi isimlerle alakalıdır.

Ahmed -Allah ondan razı olsun- kalbteki marifetle kalbteki tasdik arasında fark gözetmiştir. Dilin tasdiki ikrardır. O üç şeyi söz konusu etmiştir. Bunun ise iki şeye ihtimali vardır. Kalbin tasdik ve marifeti arasında fark gözetilmesi ihtimali söz konusudur. Bu İbn Küllab'ın, Kalanisî, Eş'arî ve arkadaşlarının görüşüdür. Bunlar kalbin marifeti ile kalbin tasdiki arasında fark gözetirler. Kalbin tasdiki, söylediği sözdür, onlara göre kalbin sözü ilim değil, başka türden bir şeydir.

Bundan dolayı Ahmed şöyle demiştir:

Acaba marifetle birlikte ikrara gerek var mıdır?

Ve acaba bildiği şeyi tasdik etmesi de gerekli midir?

Eğer ikrarla birlikte marifete ihtiyacı olduğunu ileri sürerse, imanın iki şeyden meydana geldiğini ileri sürmüş demek olur. Eğer bildiği şeyi ikrar ve tasdik etmeye ihtiyacı vardır diyecek olursa, o zaman imanın üç şeyden meydana geldiğini ileri sürmüş olur. Ancak inkâr ederek:

Marifet ve tasdike ihtiyacı yoktur, diyecek olursa, çok büyük bir şey ortaya atmış olur ve marifet ve tasdiki kabul etmeyecek bir kimsenin olacağını da sanmıyorum.

İman'in ikrar olduğunu, dille ikrarın da dille tasdiki içerdiğini söyleyenlere gelince, şunu belirtelim ki, Mürcie, dille ikrarın içinde tasdikin de bulunduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. O bakımdan böyle diyen kimsenin dilin ikrarıyla birlikte kalbin de tasdik ve marifetini anlatmak istediğini öğrenmiş oluruz. Ancak o marifet ve ikrarla birlikte kalbin ve dilin tasdikini anlatmak istemiştir, ikrarla anlatmak istediği de tasdik değil, bağlanıp uymaktır. Anlatmak istediği budur, denilmesi hali müstesna.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Hani Allah peygamberlerden size verdiği kitap ve hikmetten sonra beraberinizdekini tasdik edici bir peygamber gelince ona mutlaka iman ve yardım edeceksiniz diye misak aldığında dedi ki:

İkrar (edip kabul) ettiniz mi ve yükünü alıp yüklendiniz mi? Onlar da ikrar ettik dediler. Buyurdu ki:

Öyleyse şahid olun ben de sizinle beraber şehadet edenlerdenim." (Al-i İmran, 81)

Onlardan alınan misak ona iman edip ona yardımcı olmaları esası üzereydi. Ona bu emir verilmişti. Buradaki ikrar, tasdik değildir. Şanı Yüce Allah onlara herhangi bir şeyi haber vermiyor. Fakat o rasul kendilerine gelecek olursa, ona iman edip yardımcı olmalarını farz kılmaktadır. Onlar da bu ikrarı tasdik ettiler ve buna bağlandılar.

İşte onların ikrarı budur. İnsan bazan Allah'ın Rasûlüne ikrarda bulunur ve bu ikrarı marifet olmamakla birlikte kendisine emrolunan şeye bağlanmak ve onun Allah'ın Rasulü olduğunu tasdik etmeksizin emrolunana bağlanmak anlamında olabilir.

Fakat Mürice'ye mensup hiçbir kimse böyle bir ikrarın iman olduğunu söylememiştir. Aksine onlara göre, haberi ikrarın bulunulması kaçınılmazdır. Bu da Hz. Peygamber'in Allah'ın Rasulü olduğunu ikrar etmesiyle olur. Tıpkı ikrarda bulunan kimsenin kendisi vasıtasıyla hakların karar bulacağı şeyleri söylemesi gibi. İkrar kelimesi, bağlanmayı ve tasdiki kapsar. Her ikisinin de bulunulması kaçınılmazdır. Kimi zaman ikrarla itaate bağlılık olmaksızın mücerred tasdik kastedilebilir. Mürcie de kimi zaman iman diye bunu kabul eder, kimi zaman da imanı, hem tasdik ve hem de emirlere bağlanmak olarak değerlendirirler, işte Mürcie'nin fukahasının iman budur dedikleri ikrar böyledir. Yoksa ben ona itaat etmekle birlikte onun Allah'ın Rasulü olduğunu tasdik etmiyorum, yahut onu tasdik ediyorum, fakat ona itaat etmiyorum diyecek olursa, onlara göre müslüman da, mü'min de olmaz.

Ahmed der ki:

İkrar ile birlikte tasdik etmesi ve bilmesi, bildiğini de tasdik etmesi kaçınılmazdır. Bir diğer rivayette ise ikrar ettiğini tasdik etmesi kaçınılmazdır demek olur. Bu ise içten bir tasdikin kaçınılmaz olmasını gerektirmektedir. Ona göre tasdik kelimesinin, hem sözü ve hem ameli kapsaması da muhtemeldir.

Nitekim bunun delillerini daha önceden zikrettiğimiz gibi:

"O hem söz, hem de amelle tasdik etti" denilir.

İmam Ahmed'e göre iman, kalbin, onun Allah'ın rasulü olduğunu bilip tanıması ile birlikte ona boyun eğip itaatle bağlanmasını da kapsar. Böylelikle onu hem kalbinin özü ile, hem de severek ve tazim ederek kalbinin ameliyle tasdik etmiş olur. Aksi takdirde kişi kalbinden, onun Allah'ın Rasûlünü bilmekle birlikte, ona ve getirdiklerine boyun eğmekten yüz çevirmek -ya kıskanarak veya büyüklenerek, ya da buna muhalif olan dinine olan sevgisi veya başka bir sebep dolayısıyla bunu yapması halinde- mü'min olamaz, imanda kalbin bilgisi ve amelinin bulunması kaçınılmazdır.

Buna göre Ahmed'in görüşüne göre, onu tasdikle bilip tanıması ile birlikte kalp onu tasdik edici olur, ona uyar, onu sever, onu tazim eder. Bunun bulunması kaçınılmazdır. Bunun imandan olacağını kabul etmeyen bir kimse ise marifetin imandan olmasını kabul etmeyen kimselere benzer.

İşte, imam Ahmed'in sözlerinin yorumlanması gereken en uygun şekil bu görünüyor. Çünkü marifeti ile birlikte kalbin boyun eğip itaat etmesinin farz oluşu Kitap, Sünnet ve ümmetin icmaından birçok delille sabittir ve açıkça görülen bir husustur. Hatta bu husus İslâm dininin zaruri bilgileri arasında yer alır.

Kalbin itaat etmesinin imandan oluşu hakkında Cehmiye'ye mensup olup tartışan kimse, kalbin marifetinin imandan oluşu hususunda Kerramiye'ye mensup olup tartışan kimselere benzer. O bakımdan Ahmed'in sözünü bu şekilde yorumlayıp anlamak, onun bu konuyla ilgili söylediği sözlere uygun düşen bir açıklamadır.

Yine kalbin marifeti ile kalbin sözü kabul edilen boyun eğip bağlanmaktan uzak bir şekilde, kalbin mücerred bir tasdiki arasındaki fark, oldukça incelikli bir konudur. Akılcıların büyük çoğunluğu bunu kabul etmezler. Bunun doğru olduğunu farzetsekbile, aralarındaki farkın düşünülemediği iki ayrı şeyi herkese farz kılmak gerekmez, insanların çoğu kalbin marifeti ile tasdiki arasındaki farkı düşünemez ve şöyle derler:

İbn Küllab ve Eş'arî'nin fark olarak bildirdikleri, hakikati olmayan batıl bir sözdür. Diğer taraftan onun arkadaşlarının pek çoğu arada fark olmadığım kabul etmiştir. Bu konuda delil olarak dayanakları yalan söyleyen birisinin verdiği haberdir. Onlar derler ki:

Böyle bir kimsenin kalbinde, bilgisine aykırı bir haber vardır, işte bu da aradaki farkı göstermektedir. Ancak başkaları ona şöyle demiştir:

Böyle bir şey, gerçekte olmayan bir ilmi ve haberi varsaymamız halinde düşünülebilir. Onlar bunu ilim ve iradeye aykırı olan kalbin sözünden hareketle kabul ettikleri için, bu kabulleri birtakım bilgi ve iradeleri farazi olarak kabule dayanır. Yoksa buna aykırı bir başka türe dayalı değildir.

Bunun için şöyle demişlerdir:

İnsanın kalbinde, bilgisine aykırı bir haberin yer etmesine imkan yoktur. Ancak onun, bunu diliyle söyleyebilmesi mümkündür. Kalbinde bilgisine aykırı bir haberin yer etmesi ise, imkansız bir şeydir. Bu da Yüce Allah'ın zatıyla yalanın kaim olmasının düşünülemeyeceğine delil gösterdikleri şeyler arasındadır. Çünkü O, her şeyi bilendir. Alemin zatıyla ilme zıt bir mananın kâim olması ise imkansızdır. Yalan olan nefsani haber ise, ilmin zıddıdır.

Onlara şöyle denilir:

Nefsanî haber eğer ilme muhalif olursa, zıddıyla birlikte ilmin varolması da mümkün olur. Nitekim benzeri bir şeyi birçok yerde söylerler. Bu da Kadı Ebûbekir ile ona muvafakat edenlerin akıl ve başka diğer meseleler hakkında delil diye ileri sürdükleri en güçlü delillerden birisidir.

Kadı Ebû Ya'la, Ebû Muhammed b. el-Lebban, Ebû Ali b. Şâzan, Ebû Tayyib, Ebu'l-Velid Bali, Ebu'l-Hattab, İbn Akil ve başkaları bu ve diğer meselelerde Kadı Ebû Bekr'e muvafakat eden kimseler arasındadırlar. Bunlar aklın bir tür ilim olduğunu söylerler. Akıl ilme zıt değildir. Eğer ondan bir tür değilse, bu sefer ona muhalif olur. Ona muhalif olduğunda da aklın zıddıyla birlikte varolması caiz olur. Böyle bir delil ise zayıf olsa bile -ki cumhur bunu zayıf kabul etmiş ve Ebu'l-Mealî el-Cüvenî de bunu zayıf kabul edenler arasındadır- başkasını gerektiren bir şey ona zıd olmaz. Çünkü bunlar bir arada bulunmuşlardır ve üstelik bu onun türünden değildir. Fakat onların her iki şeyi birbirinin ya iki benzeri, ya iki muhalifi, yahut iki zıddı diye kısımlara ayırdıkları ıstılahlarına uygun olarak onun türünden değil, ona muhaliftir. Çünkü gerekli olan bir-şey -ilim ile birlikte irade, hayat ile birlikte ilim ve benzerleri- zıd veya beraber değil, aksine muhaliftir. Bununla birlikte, lâzımın zıddıyla birlikte varolması da caiz değildir. Çünkü lazım olanın zıddı ona aykırıdır. Gerekenin gerektiriri olmayanın varlığı ise muhaldir. ilimsiz iradenin varlığı ve hayatsız ilmin varlığı gibi. Bunlar, onlara göre iki muhalif şeydir ve birinin ötekinin zıddıyla birlikte bulunması caiz değildir.

Aynı şekilde ilim de aklı gerektiricidir. Akıl ilimde bir şarttır, fakat onun benzeri, zıddı veya bir türü değildir. Bununla birlikte aklın zıddıyla beraber ilmin varolması caiz değildir. Fakat bu delil haberin kendisi olan kelam-ı nefsi ile birlikte ilim hakkında onlara söylenir. Çünkü bu, zıd veya benzeri değil, aksine ona muhaliftir. Buna göre ilmin sabit haberin zıddı ile birlikte varlığı caizdir ki, onun zıddı da yalancı haberdir. Böylelikle alim olandan nefsani yalanın imkansızlığına dair getirdikleri bu hüccet de çürütülmüş olmaktadır. Bununla ilgili geniş açıklamanın yeri ise başka bir yerdir.

Burada maksat şudur:

İnsan kendi nefsine dönecek olursa Allah Rasûlünün doğru olduğunu bilmesiyle kalbinin bunu emrine itaat ve bağlılıktan mücerred ve bunun gibi kalbin amellerinden olup onun sadık olduğunu ifade eden tasdik arasındaki farkı tesbit etmekte oldukça zorlanır.

Diğer taraftan imam Ahmed, amellerin imandan olduğu konusunda birçok delil göstermiştir, imam Ahmed der ki:

Abdulkayslıların heyeti Rasûlullah (s.a.v)'a iman hakkında soru sormuş, o da şu cevabı vermişti:

"Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmek, zekât vermek, Ramazan ayı orucunu tutmak ve aldığınız ganimetlerin beşte birini vermektir." (Buhârî, İman, 40, Eşribe, 4, 8; Müslim, İman, 23, 25, 26, 28...)

Bu hadiste bütün bunlar imanın içinde değerlendirilmiştir.

Yine imam Ahmed der ki:

Peygamber (s.a.v):

 "Haya imandan bir şubedir." (Buhârî, İman, 3; Müslim, İman, 57, 58;Ebû Dâvûd, Sünne, 14; Tirmizî, İman, 16) buyurmuştur.

Yine:

"Mü'minlerin imanı en kamil olanı, ahlakı da en güzel alanıdır." (Ebû  Dâvûd, Sünne, 15; Tirmizî, İman, 6),

"Sürekli süslenmemek imandandır" (Ebû  Dâvûd, Tereccul, 2; İbn Mâce,  Zühd,  4),

"İman altmış küsur şubedir. Onun en alt seviyesi, yolda rahatsızlık veren şeyleri gidermektir. En üstünü ise Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur sözünü söylemektir." (Buhârî, İman, 3; Müslim, İman, 57, 58; Ebû Dâvûd, Sünne, 14; Tirmizî, İman, 16 )

İmam Bezzar daha bir çok şeyi zikreder ki, onlardan birisi de şudur:

"Cehennemden, kalbinde imandan zerre ağırlığı kadar iz bulunan kimseyi çıkartınız." (Buhârî, İman, 15; Müslim, İman, 148;Nesâî, İman, 18)

Münâfıkın nitelikleri hakkında Peygamber (s.a.v)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"Üç şey vardır ki, kimde bulunursa o münafıktır" ("Münafığın alameti üçtür..." anlamında, Buhârî, İman, 24, Edeb, 69; Müslim, İman,106 - 108; Tirmizî, İman, 14)

Bununla birlikte daha birçok delil gösterilir. Peygamber (s.a.v) 'den ve ondan sonra da ashabından namazı terkeden kişi hakkında gelen rivayetler de bu deliller arasındadır. Diğer taraftan Yüce Allah birçok ayette imanın artışından söz etmektedir.

Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"İmanları ile birlikte iman katmaları için mü'minlerin kalbine sükun ve itminanı (sekineti) indiren O'dur." (Fetih, 4),

"Kendilerine kitap verilenler sağlam kullansınlar iman edenlerin de imanı artsın diye." (Müddesir,31),

"Ayetleri karşılarında okunduğu zaman da bu onların imanını artırır." (Enfal, 2),

"Bazıları: Bu hanginizin imanını artırdı der. İman etmiş olanların daima imanını artırmıştır ve onlar biribirleriyle müjdeleşirler." (Tevbe, 124),

"Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir." (Hucurat, 15),

"Eğer tevbe edip namaz kılarlar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın" (Tevbe, 5),

"Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdirler." (Tevbe, 11),

"Halbuki onlar dinlerini kendisine halis kılarak ve hanifler olarak Allah'a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkasıyla emrolunmadılar. Dosdoğru din işte budur." (Beyyine, 5)

İmam Ahmed der ki:

O takdirde böyle bir kişi hakkında, "o ikrarı ile mü'mindir" demek zorunda kalır. Eğer genel olarak zekâtı ikrar etmekle birlikte, her ikiyüz dirhem için beş dirhem zekât verecek mal bulamazsa, o mü'mindir.

Yine şunu söylemesi gerekir:

İkrar eder ve sonra beline zünnar bağlarsa, haçın önünde namaz kılar, kilise ve havralara gider, bütün büyük günahları işlerse, ancak bunları yaparken de Allah'ı kabul ediyor (ikrar ediyor) ise, o zaman ona göre, böyle bir kimsenin mü'min olması gerekir. Bu gibi hususlar onların iddialarına karşı en zorlu susturucu delillerdir.

Ben derim ki:

İmam Ahmed'in söz konusu ettiği bu hususlar insanların onlara karşı getirdikleri delillerin en güzelleri arasında yer alır. O bu ifadeleriyle başkasının kısmen söylediği birçok cümleyi bir arada zikreder. Onun karşı tarafı bağlayıcı olarak zikrettiği bu delillerden kurtuluş yoktur, işte bundan dolayı Cehm ve ona muvafakat edenler gibi, kelamcıları bunu kabul etmek zorunda olduklarını bildiklerinden, kabul etmiş ve şöyle demişlerdir:

Eğer zahir fiillerden birtakım fiilleri işleyecek olursa, batında bunlarla kâfir olmaz. Fakat dünya hükümleri açısından bunlar onun küfrüne delildir. Eğer onun ahirette de kâfir olmasını gerektiren birtakım naslar, onlara karşı delil gösterilecek olursa, şöyle derler:

Bu naslar onun batında Allah'ın marifetinden bir şeye sahip olmadığının delilidir. Onlara göre bunlar aynı şeydir. Böylelikle bu iddialarıyla onlar hem akıl yoluyla açıkça anlaşılana, hem de şeriatın açık hükmüne muhalefet etmiş olurlar.

Böyle bir görüş aklen ve şer'an tutarsız olmakla birlikte, tahrik edilmesi halinde herhangi bir imanın varlığını isbat edememekle birlikte, onlar imanı hakikati olmayan tek bir şey kabul etmişlerdir.

Nitekim Cehmiye ve onlara muvafakat edenler Yüce Allah'ın birliği hakkında da buna benzer sözler söylemiş ve onun sıfatları olmayan bir zat olduğunu ileri sürmüş, Kur'an-ı Kerîm'in mahlûk, Allahü Teâlâ'nın ahirette görülmeyeceğini söylemişlerdir. İbn Küllab ve benzerlerinin kelamın birliği ve diğer sıfatların birliğine dair söyledikleri de bu türdendir.

Yüce Allah'ın zatı, sıfatları, kelamı, O'na imana dair söyledikleri nihayette katıksız bir ta'tili ifade eder. Bu yanlışa sünnete, fıkha, hadise bağlanan dört imama uyan, fakat Cehmiyye ve Mutezile, hatta Mürcie lehine taassub gösteren müteahhirler arasından birçok kesim de bu hataya düşmüşlerdir. Ancak bid'atlerin ortaya çıkmasına sebep teşkil eden hakikatleri bilmediklerinden dolayı onlar iki zıddı bir arada bulundurmaya çalışırlar.

Fakat Yüce Allah'ın müslüman kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak ümmet arasında Malik, Sevrî, Evzaî, Leys b. Sad, Şafiî, Ahmed, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Ebû Muhammed gibi doğru sözlü ve sözlerine güvenilir imamlar, Cehmiyye'ye mensup kelamcıların Kur'an-ı Kerîm, iman ve Yüce Allah'ın sıfatları konusundaki görüşlerini reddediyor, kabul etmiyorlardı.

Bunlar aynı şekilde:

- Yüce Allah'ın ahirette görüleceği,

- Kur'an-ı Kerîm'in Allah'ın kelamı olup mahlûk olmadığı,

- İman için kalbin ve dilin tasdikinin kaçınılmaz olduğu üzerinde ittifak etmişlerdi.

- Bir kimse Allah'a ve Rasûlüne sövecek olursa, onların hepsine göre zahiren ve batınen kâfir olurdu.

Ebu'l-Hasen, Cehm'in iman konusundaki sözlerini desteklemesi sebebiyle, Cehm'in sözüne bu konuda uygun söz söyleyen kişi kimi zaman selef ve imamların görüşlerini söyler, kimi zaman da Cehm'e muvafakat gösteren kelamcıların sözlerini söyler.

Hatta Allah ve Rasûlüne sövmek meselesi hakkında Hanbelî, Şafiî ve Malikîlerden bir grubun imamların sözlerine dayanarak konuştuklarında bu batın ve zahirde de küfür olan bir sözdür dediklerini görmüşümdür.

Fakat öbürlerinin sözlerine göre konuştuklarında da bu zahiren bir küfürdür. Batında ise böyle bir kimsenin, imanı tam bir mü'min olması da caizdir derler. Çünkü onlara göre iman kısımlara ayrılmaz, işte bundan dolayı Kadı Iyâd bazı arkadaşlarının düşündüklerini öğrenince bunu reddetmiş, buna tepki göstermiş ve Malik ve sünnet ehlinin görüşlerini desteklemiştir. Bu konuda da gerçekten güzel bir iş başarmıştır.

Durumla ilgili bazı hususları "es-Sarimü'l-Meslûl ala Şatimi'r-Resûl" (Peygambere sövene karşı çekilmiş keskin kılıç) adlı eserinde zikretmiştir. Aynı şekilde bu gibi kimselerin iman konusundaki bazı meselelerde selefin sözlerini zikrederek Cehmiye'nin sözlerine uygun bir şekilde bahis açtıklarını görürsün. Çünkü onlar bu hususu iman meselelerinde Cehm'in görüşünü destekleyen kelam ehlinin kitaplarından öğrenmişlerdir.

Razî "Menakibu'ş-Şafiî" adlı eserinde Şafiî'nin iman konusundaki sözlerini de zikredir. Şafiî'nin bu konuda söyledikleri, ashab ve tabiinin söyledikleridir. Şafiî bu görüşünü ashab ve tabiinin icmaı olduğunu da zikreder. Onunla karşılaşan kimse ise Şafiî'nin bu sözünü, gerçekten içinden çıkılmaz bir söz gibi kabul eder. Çünkü onun içinde Haricî, Mutezile, Cehmiyye, Kerramiyye ve Mürcie'den oluşan diğer bid'at ehlinin iman hakkındaki şüphesi onun içinde de yer etmişti. O da şudur:

Mürekkep (bileşik) bir şeyin parçalarından bir kısmı zail olursa, onun tümünün zail olması gerekir. Fakat İmam Şafiî sadece onların şüphelerinin zahirîni söz konusu eder. Onların söz konusu ettikleri bu şüpheye karşı verilecek cevap gayet kolaydır. Çünkü parçaların toplamı olan şeklin, önceki gibi bir arada ve toplu olarak kalmadığı kabul edilir. Fakat parçaların bir kısmının zail olması, diğer parçaların da zail olmasını gerektirmez.

Ashab-ı kiram, tabiin ve diğer selefle birlikte Şafiî şöyle derler:

Günah, imanın kemalini olumsuz olarak etkiler, işte bundan dolayı şâri, bu gibi kimselerin imanının geçersiz olduğunu belirtmiştir, işte iman diye bilinen bu toplam şey günahlarla birlikte toplanmış olarak kalmaz. Fakat onun bir kısmı geriye kalmıştır derler. Bu, ya onun aslıdır, ya çoğudur veya başka türüdür. O zaman onun bir kısmının gidip bir kısmının geriye kaldığı sonucuna varılır.

İşte bundan dolayı Mürcie, "eksilme" lafzından, "artma" lafzından daha çok kaçmıyordu. Çünkü iman eksilecek olursa, onun kısımlara ayrıldığım ve müteaddid olduğunu söyleyen Haricîlerle, Mûtezile'ye göre gitmesi gerekir. Cehmiyye'ye göre ise iman birdir ve müteaddid oluşu kabul etmez. O bakımdan onlar, hakikati olmayan bir şeyi kabul ediyorlar.

Nitekim bunun bir benzerini rabbin vahdaniyeti ve aralarından sıfatlarını kabul edenlerce de, sıfatlarının vahdaniyeti hakkında söylemişlerdir.

Hayret edilecek hususlardan birisi de şudur:

Onları böyle bir konuma düşüren şey insanda kısmen bir iman ve kısmen küfrün bir arada olmayacağına inanmalarıdır. Yani iman olan şeyle küfür olan şey, onlara göre bir arada olmaz. Ayrıca bu hususta müslümanlar arasında ittifak olduğuna inanmışlardır.

Nitekim bunu Ebu'l-Hasen ve başkaları böylece zikreder. Bu konuda icma bulunduklarına inandıklarından dolayı, hakiki icmaa muhalif olan bir konuma düşmüşlerdir. Onlar birden çok imanın söz konusu ettiği selefin bu konudaki icmaına aykırı düşmüşlerdir. Hatta bu imamlardan pek çok kimse Cehm'in iman hakkındaki görüşünü kabul edenlerin kâfir olduğunu bile açıkça söyler.

Bunun birçok benzeri vardır. Bir kimse nas ve eski icmaa gerçekten aykırı olan bir söz söyler, bununla birlikte de nas ve icmaa sıkı sıkıya sarılmış olduğuna inanır. Eğer onun bilgi ve içtihadının vardığı nihaî nokta bu olursa, Allah kendisine içtihadı dolayısıyla Allah'a itaat ettiği için sevap verir, bilmek imkanını bulamadığı, onun için gizli kalan doğruyu isabet ettiremediğinden dolayı da ona mağfiret eder. Bu gibi kimseler bütün insanlar için farz olan imanın tek tür olduğu vehmine kapılınca, onların bir kısmı bu türün üstünlük kabul etmeyen bir şekilde olduğunu zannettiler. Bu bakımdan onlardan birisi bir seferinde bana şöyle dedi:

İman, iman olma bakımından imandır, artmayı ve eksilmeyi kabul etmez. Ben ona:

O olması bakımından şeklindeki sözün şöyle demeye benzer:

İnsan, insan olmak bakımından, hayvan, hayvan olmak bakımından, varlık, varlık olmak bakımından, siyahlık, siyah olmak bakımından ve buna benzer şeyler fazlalığı eksikliği ve sıfatları kabil değildir. Sen bu varlıklara kayıtsız şartsız bütün kayıt ve niteliklerden soyutlanmış bir varlığa sahip olduklarını söylüyorsun. Böyle bir şeyin ise dışta bir hakikati yoktur. Bu olsa olsa insanın zihninde tasavvur ettiği ve varsaydığı bir şeydir. Tıpkı varolmayan, kadim olmayan, hadis olmayan, kendisi ile de, başkası ile de kâim olmayan bir varlığı tasavvur etmek gibi. Yine var, ya da yok olmayan bir insan düşünmek gibidir ve der ki:

Mahiyet o olması bakımından varolmakla da, yok olmakla da nitelendirilmez. Yine mahiyet o olması bakımından zihnin varsaydığı bir şeydir ve bu dışta değil, zihinde vardır. Zihinde de dışta da olmayan bir şeyi varsaymak ise imkansız bir şeydir. Böyle bir varsayım ancak diğer varlığı imkansız şeyleri varsaymak gibi zihinde düşünebiliriz. Alemin iki yaratıcıdan sadır olduğunu varsaymak ve benzeri hususlar böyledir. İşte bütün bu varsayımlar ancak zihinde söz konusu olabilirler.

İşte hiçbir mü'mine sıfat olmayan, aksine bütün kayıtlardan soyutlanmış bir imam varsaymak, var veya yok olmayan bir insanı varsaymak da aynen böyledir. Çünkü mü'minlerle birlikte olmayan bir iman söz konusu değildir. İnsanın niteliği olmayan bir insanlık yoktur. Her insanın kendisine has bir insanlığı ve her mü'minin de kendine has bir imanı vardır. Zeyd'in insanlığı Amr'ın insanlığına benzer, fakat onunla öteki aynı değildir. Her ikisinin de insanlık türünde ortak olmaları, onların hariçte bulunan bir hususta biribirlerine benzediklerini ve zihinde bulunan mutlak ve külli bir hususta da ortak olduklarını ifade eder.

Zeyd'in imanı Amr'ın imam gibidir denilmesi halinde de durum böyledir. Her birisinin imanı kendine hastır. Eğer imanın birbirine benzediği kabul edilecek olursa, her mü'minin kendine has bir imanı olur ve bu iman özel ve muayyen bir iman olur. Bu ise, olması bakımından imanın kendisi olmayıp muayyen bir imandır. Bu iman ise artışı kabul eder. Bu gibi hususlarda artışı reddedenler, kendi nefislerinde mutlak bir iman, yahut mutlak bir insan veya onu tayin edici bütün niiteliklerden soyutlanmış mutlak bir varlık tasarlar, sonra da bunun insanlarda bulunan iman olduğunu zannederler ve böyle bir iman artışı kabul etmez ve kendi zatında birden çok olmayı kabul etmez, derler. Çünkü bu onu tasarlayanın zihninde bulunan muayyen bir tasarıdır, işte bunlardan pek çok kişi aynı şeyde ortak hususların şahıs ve zat itibariyle bir olduğunu zanneder. Durum onların ilim ve ibadet bakımından ileride olan bir kesiminin nihayette varlığı da bu şekilde düşünmeleri sonucuna kadar vardı. Bunlar bütün varlıkların, varlık diye adlandırılanda ortak olduğunu düşündüler. Bunu kendi kendilerine düşündüler, hariçte de içlerinde düşündükleri gibi olduğunu zannettiler. Sonra bunun Allah olduğunu sandılar.

Böylece Rabbin ancak onu tasavvur edenin nefsinde bulunabilen ve hiçbir şekilde hariçte bulunamayan bu varlık diye kabul ettiler.

İşte bu şekilde birçok felsefeci mücerred birtakım sayılar ve mücerred birtakım hakikatler tasarladılar. Onlar bu mücerred sayı ve hakikatlere "Eflâtun'un ideleri" adını verirler. Yine hareketten ve müteharrikten soyutlanmış bir zaman, cisimlerden ve cisimlerin sıfatlarından soyutlanmış boyut tasarladılar ve daha sonra da bunların hariçte varolduklarını sandılar. Bunların tümü, zihinlerde ve dış dünyada bulunan şeyleri birbirlerine karıştırdı. Bunlar kimi zaman biri iki, ikiyi de bir gibi değerlendirirler. Kimi zaman hariçte birbirinden üstün birçok mes'eleye bakar ve bunu aynı şey veya birbirinin misli kabul ederler. Kimi zaman hariçte bulunan hayvan, mekân ve zamanı ele alır, biri iki kabul ederler. Felsefeciler ve Cehmiyye bu hataya da ötekine de düştüler. Allah'ın "alîm" ve "kadîr" gibi sıfatlarını ele alıp bu sıfatları ötekinin aynı kabul ettiler, sıfatları da mevsufun kendisi olarak değerlendirdiler.

İmam aynı şey, tek bir şey kabul edip bütün Ademoğullannda birbirinin misli diye değerlendirenler de aynı şekilde onu bir ve tek ve birbirinin misli diye değerlendirirken de hataya düştüler. Buna benzer tevhid, sıfat, Kur'an ve bü türden birtakım meselelerde de yanlışlığa düştüler. Böylelikle iman hususunda Cehm'in ve ona tabi olanların yanlışlıkları mü'minlerin iman ettikleri yüce Rabbin sıfatları, kelamı ve onun sıfatları konusunda yanlışlık yaptılar. Şanı Yüce Allah zalimlerin söylediklerinden yüce ve münezzehtir.

Aynı şekilde siyahlık ve beyazlık hakkında da onların farklılığı söz konusudur. Hatta nitelenen şeylere nitelik olan bütün sıfatlar da böyledir. Bu nitelikler birbirlerinden üstün olabilirler, işte bundan dolayı akıl, birinin diğerinden üstün olmasını kabul eder. Farz kılmak ve haram kılmak farklılığı da arada kabildir. Kimi farzlar kimilerinden daha kuvvetli olabildiği gibi, kimi haramlar da kimilerinden daha kuvvetli olabilir. Aynı şekilde kalblerde bulunan marifet de ehl-i sünnet tarafından sahih kabul edilen görüşe göre üstünlük bakımından farklılığı kabul etmektedir. Bütün bunlarda ise görüş ayrılıkları vardır. Ehl-i sünnete mensup bir kesim bütün bu hususlarda üstünlüğü kabul etmemektedir.

Nitekim Kadı Ebû Bekir İbn Akil ve başkalarının tercih ettiği görüş böyledir. Marifet açısından fazlalık hakkında imam Ahmed'den iki rivayet nakledilmiştir. Bu rivayetlerde fazlalıkları reddetmek Mürcie'nin görüşlerinin asılları türünden bir görüştür. Fakat bu görüş Mürcie'ye karşı olanların görüşüdür. Bunlar şöyle der:

Üstünlük ve fazlalık, ancak amellerde söz konusudur. Kalblerde olan imanda ise fazlalık ve artış söz konusu değildir, ancak durum dedikleri gibi olmayıp aksine bütün bunlarda artış ve fazlalık söz konusudur. Kimi zaman şöyle dedikleri de olur:

Kalblerin amellerinde artış ve fazlalık söz konusudur. Fakat kalbteki marifette durum böyle değildir. Yine mesele onların söyledikleri gibi değildir. Aksine kalblerin imam buna farz olan ve ötekine farz olan şeyler bakımından artış gösterir. Dolayısıyla farz oluşta biribirlerine eşit olmazlar. Muhammed ümmetinin üzerine şeriatın son şeklini almasından sonra iman hepsine farz olmakla birlikte muayyen bir şeye imanın farziyeti, eğer bu bir haber ise bunun kula ulaşmasına ve eğer bir emirse kulun o emirle amel etme ihtiyacını duymasına, eğer bir bilgiyse, o bilgiyi bilmesine bağlıdır. Aksi takdirde her müslümanın bütün haberleri kitap ve sünnetteki bütün emirleri bilmesi farz değildir. Onun manasını bilip öğrenmesi farz değildir. Çünkü böylesine hiçbir kimsenin gücü yetmez.

Buna göre farz oluş bu alandaki insanların çeşitliliğine göre çeşitlilik gösterir. Bundan sonra onların farz olanı yerine getirmedeki güçleri de birbirinden farklıdır. Ayrıca marifetin kendisi de kuvvet ve zayıflık, huzurun yani bunlara dair bilgi ve kanaatin devamıyla gaflet açısından da farklı farklıdırlar. Şanı Yüce Allah'ın kişiyi kendisi sebebiyle dünyada da ahirette de sapasağlam sözle sebat verdiği tafsili, her zaman hatırda tutulan ve sabit bir marifet icmali ve kendisinden gaflete düşülen marifet gibi değildir. O marifet hakkında kendisini şüpheye düşürecek herhangi bir şey husule gelip kalbinden bunu geçirecek olursa, bu şüpheyi gidermek için Allah'a yönelir. Diğer taraftan kalblerin amelleri ve halleri de Allah'tan korkmak, Allah'a tevekkül, şükrüne karşı sabır, ona yönelmek, ameli ona halis kılmakta da insanlar arasında üstünlük bakımından farklılık vardır. Bunun miktarını Yüce Allah'tan başka kimse bilmez. Onların bu hususlardaki biribirlerine üstünlüklerini kabul etmeyen bir kimse, ya bunu tasavvur edemeyen bir cahildir, ya da hakka karşı bile bile inad eden bir kimsedir.

İmam Ahmed der ki:

Eğer bunlar imanın artışının ne demek olduğunu bilmediklerinden ve bunun sınırının olmadığını gerekçe göstererek imanın artışını kabul etmediklerini söylüyorlarsa, peki Allah'ın peygamberleri ve kitapları hakkında ne derler?

Genel olarak onlar bunu kabul ediyor ve bunların imandan olduklarını kabul ediyorlar mı?

Evet derlerse onlara şöyle denilir. Peki siz bunlar için bir sınır koyuyor ve sayılarını biliyor musunuz?

Onlar bu konuda genel olarak onları kabul edip sayılarının ne olduğunu belirtmemek yolunu tutmuyorlar mı?

İşte imanın artışı da böyledir. Bununla imam Ahmed şunu açıklamıştır:

Onların imanın artışının vardığı son noktayı bilmemeleri genel olarak bu hususu kabul etmelerine engel değildir. Tıpkı kitap ve peygamberlerin sayısını bilmedikleri halde, peygamberlere ve kitaplara genel olarak iman etmeleri gibi.

Ahmed'in Muhammed b. Nasr ve başkalarının sözünü ettiği bu husus, onların kitap ve peygamberlerin sayısını bilmediklerini ve bu konuda Ebû Zerr hadisinin kendilerince sabit olmadığını göstermektedir.

Yüce Allah, İslâm ile iman arasında fark gözetmeyerek imanı neyin adı olarak kullanmışsa, İslâm'ı da o şeyin adı olarak kullanmıştır, iman adını neye vermişse İslâm ile de aynı şeyi adlandırmıştır diyenlerin görüşüne gelince, durum böyle değildir. Allah ve Rasulü imanı:

"Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmak" şeklinde açıklamış, aynı şekilde onun emrettiğini yapmanın imanın kapsamına girdiğini de beyan etmiştir. Fakat Allah, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilişe iman etmeye İslâm adını vermemiştir.

Aksine İslâm diye: kalbiyle kendisine teslim olmayı, niyetiyle onu kastetmeyi, dini ona özgü kılmayı, namaz ve zekât gibi emirleri yalnız O'na ihlasla yapmaya İslâm adını vermiştir.

Allah'ın İslâm adını verdiği, din adını kıldığı ve hakkında:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul olunmaz" (Al-i İmran, 85) diye buyurduğu şey budur ve bunlar imanın kapsamına özel olarak giren şeyleri İslâm'ın kapsamına sokmamıştır, imanın kapsamına özel olarak girenler ise Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına imandır. Hatta Allah'ı, Rasûlünü sevmek ve kalblerin buna benzer amellerini de, İslâm'ın kapsamına sokmamış, bunları da imandan kabul etmiştir. Müslüman mü'min, bu niteliklere sahip olur. Fakat müslüman mü'min bu niteliklere sahip olunca, bunların İslâm'dan olmaları gereği de yoktur. Aksine bunlar yine imandandır. İslâm farz olduğu gibi iman da farzdır ve İslâm da imanın kapsamı içindedir. Kendisine farz olan imanı gereği gibi gerçekleştiren bir kimsenin, farz olan bütün amelleri kapsayan İslâm'ı da gerçekleştirmiş olması kaçınılmaz bir şeydir. Fakat İslâm denilen şeyleri gerçekleştiren bir kimsenin ayrı bir delille olması hali müstesna, imanı yerine getirmiş olması gerekmez. Ayrı delil ile söz konusu edilenler ise Yüce Allah'ın kendilerinden övgüyle söz ettiği peygamberler, onlara tabi olan bütün havariler, müslüman oldukları gibi aynı zamanda mü'mindiler.

Nitekim havariler şöyle demişti:

"Biz Allah'a iman ettik ve bizim müslümanlar olduğumuza şahitlik ettik." (Al-i İmran, 52),

"Hani havarilere, bana ve rasulüme iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da iman ettik, hakiki müslümanlar olduğumuza sen de şahit ol, demişlerdi." (Mâide, 111)

Bundan dolayı Allah bize, aynı hitapta her ikisiyle de ilgili olan bir emir vermiştir. Şu buyruğunda olduğu gibi:

"Deyin ki: Biz Allah'a ve bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kub'a ve torunlarına indirilenlere; Musa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Birini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz ona teslim olmuş müslümanlarız. Artık eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidayet bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse, onlar ancak muhalefettedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. " (Bakara, 136)

Bir başka ayet-i kerîmede de şöyle buyurmaktadır:

"Her kim İslâm'dan başka bir din arayacak olursa, asla ondan kabul olunmaz ve o ahirette hüsrana uğrayanlardandır." (Al-i İmran, 85 )

Bu ise şunu gerektirir:

Her kim İslâm dininden başka bir dine bağlanırsa, onun ameli reddolunmuştur ve o ahirette hüsrana uğrayacaktır. Bu da İslâm dinine bağlanmanın farz oluşunu onun dışındaki dinlerin batıl oluşunu gerektirir. Yoksa dinin ad olduğu şeyle imanın ad olduğu şeyin aynı olmasını gerektirmez. Aksine bizler "Allah'a iman ettik" demekle emrolunduğumuz gibi, "bizler ona teslim olmuş müslümanlarız" demekle de emrolunduk. Bizler bu şekildeki şeyle emrolunduğumuza göre, nasıl bunları aynı şey kabul edebiliriz?

İslâm ile imanı aynı şey olarak kabul ettikleri takdirde, ya bu iki kelime müteradiftir (eş anlamlıdır) demek zorunda kalırlar, sonra da bu kelimenin medlulüyle öteki kelimenin medlulü aynı demek olur, ya da iki kelimeden birisi başkasının ifade etmediği bir sıfata işaret etmektedir.

Nitekim Allah'ın ve kitabının isimlerinde durum böyledir. Fakat bu, her ikisinin de emrolunmasını gerektirmez. Fakat kimi zaman bu nitelikle kimi zaman da öteki nitelikle zikredilmesini gerektirir. O bakımdan bir kimse:

"Allah sana beş vakit namazı, farz olarak yazılmış namazı, farz kıldı" demez. Çünkü bununla öteki aynı şeydir. Sıfatların birbirlerine atfedilmesi övgü, ya da yergi ihtiva etmeleri dolayısıyla, sıfatın açıklanmasının gözetildiği zaman söz konusudur.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Rabbinin yüce adını teşbih et. O ki yaratıp düzene koyandır. O ki takdir edip yol gösterendir." (A'la, 1-3)

Yoksa en yüce Rabbin için ve yaratıp düzene koyan için namaz kıl denilmez.

Muhammed b. Nasr el-Mervezî (Allah'ın Rahmeti üzerine olsun) der ki:

Allah'ın kitabında ve Rasûlünün sünnetinde, İslâm'la imanın birbirlerinden ayrılmayacağı gösterilmiştir. Allah'ı tasdik eden kimse ona iman etmiş, Allah'a iman eden, O'na boyun eğmiş ve O'na teslim olmuş olur. Namaz kılan, oruç tutan, Allah'ın farzlarını yerine getirip Allah'ın yasaklarından kaçınan bir kimse, kendisi için farz olan imanı ve İslâm'ı tamamlamış olur. Her kim bunlardan bir şeyi terkedecek olursa, o kimseden iman ve İslâm adı düşmez. Ancak o İslâm ve iman bakımından başkasına göre daha eksiktir. Bununla birlikte Allah'ın hak olduğunu, onun söylediklerinin batıl değil hak; yalan değil doğru olduğunu ikrar etmesinde eksiklik söz konusu değildir. Fakat Allah'ı tazim, tasdik edilen zat olan Allah'ın heybetine karşı boyun eğmek celal ve azametine karşı itaat etmek demek olan imandan eksilme olur. işte eksiklik bundandır. Onların Allah'ın hak olduğunu ve söylediğinin doğru olduğunu ikrarlarından değildir.

Buna karşılık şöyle denilir:

Onun söz konusu ettikleri farz olan imanı yerine getiren kimsenin İslâm'ı da gerçekleştirmiş olacağının delilidir, bu doğrudur. Fakat farz olan İslâm'ı yerine getiren kimsenin imanı da gerçekleştirmiş olduğuna delil değildir. Onun:

"Allah'a iman eden bir kimse, O'na boyun eğmiş ve O'na teslim olmuştur" şeklindeki sözü doğrudur. Fakat bu ifadede Allah'a teslim olup ona boyun eğen bir kimsenin Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilişe delil teşkil edecek şey nedir? Ayrıca onun:

"Allah ve Rasülü iman ile İslâm'ın biribirlerinden ayrı olmadığını açıklamıştır", şeklindeki sözleriyle, eğer Allah her ikisini de farz kılmış ve onları arasında fark gözetmeyi nehyetmiş olduğunu kabul ediyorsa bu doğrudur. Eğer Allah'ın İslâm adıyla kastedilenle iman adıyla kastedileni aynı şey kılmıştır demek istemişse, kitap ve sünnetin nasları bu iddiaya aykırıdır. Bu konuda müslümanların ittifak ettiklerini gösteren tek bir ifade zikretmemiştir.

Aynı şekilde onun:

"Her kim kendisine verilen emirleri yapar, yasaklanan şeylerden de uzak kalırsa, o kişinin imanı da, İslâm'ı da kamildir" şeklindeki sözü, eğer emrolunduğu şeyi zahiren ve batınen yerine getirirse, doğrudur. O kişi kendisi için farz olan imanı da, İslâm'ı da eksiksiz olarak gerçekleştirmiş olur. Bununla birlikte onun iman ve İslâm'ının İbrahim Halil, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (ikisine de selam olsun) gibi peygamberlerden Ulu'l-azm olanların sahip oldukları iman ve İslâm'larına eşit olan bir iman ve İslâm'a sahip olması gerekmez. Aksine böyle bir kimseyle bu durumda olmayan ve bununla emrolunmayan başkalarının güç yetiremedikleri bir iman ve bir İslâm vardır denilebilir.

(Muhammed b. Nasr'ın):

 "Her kim bundan bir şeyi terkederse, o kişiden İslâm ve iman adı düşmüş olmaz, ancak bu hususta o başkasından daha eksiktir" sözlerine karşılık olarak şöyle denilir:

Eğer bu sözlerle, o kişide biraz İslâm ve iman kalmıştır denilmek isteniyorsa, bu haktır. Nitekim naslar da buna işaret etmektedir ve bu, Haricîlerle, Mutezilelere aykırı bir kanaattir. Eğer o bu sözleriyle böyle bir kimseye övgü ve cennet vaadi sadedinde kayıtsız olarak mü'min ve müslüman adının verileceğini belirtmek istemişse bu, kitap ve sünnete aykırı bir görüştür. Durum böyle olmuş olsaydı, bu gibi kimselerin Yüce Allah'ın kaydedeceğimiz bu buyrukla, kendilerine cennetin azapsız olarak vadedildiği gibi buna benzer buyrukların kapsamına girmeleri gerekirdi:

"Allah mü'min erkeklere de mü'min kadınlara da içlerinde ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler vadetti" (Tevbe, 72)

Azapsız olarak cennet vaadinin verildiği diğer buyruklar da bunun gibidir.

Aynı şekilde şeriatın sahibi onlardan birden çok yerde bu ismi nefyetmiştir. O kadar ki:

"Mü'minle çarpışmak küfürdür" (Buhârî, İman, 36, Edeb, 44, Fiten, 8; Müslim, İman, 116; Tirmizî, Birr, 52, İman, 15; Nesâî, Tahrim, 27; İbn Mâce, Mukaddime, 7,9, Fiten, 4) diye buyurduğu gibi:

"Benden sonra kâfirler olarak gerisin geri dönerek biriniz ötekinin boynunu vurmasın." (Buhârî, İlm, 43; Müslim, İman, 118-120;Ebû Dâvûd, Sünne, 15; Tirmizî, Fiten, 28; Dâ rimî, Menâsik, 76) diye buyurmuştur. Eğer:

"Mü'minlerden iki grup biribirleriyle çarpışırlarsa..." (Hucurat, 9) gibi buyruklar bize karşı delil gösterilecek olursa şöyle denilir:

Bütün bunlara iman adı verilmesi bu işleri yapmak kaydıyla birlikte verilmiştir. Böylelikle kendilerinin emrolundukları şeylerle başkalarına emrolunan şeyleri hatırlamaları sağlanmak istenmiştir.

Aynı şekilde (Muhammed b.Nasr'ın) :

"Eksiklik, onların Allah'ı hak ve söylediklerinin doğruluğu konusundaki ikrarlarından olmaz" sözleriyle ilgili olarak şöyle denilir:

Aksine eksiklik, kalblerinde bulunan imanda onların marifet ve ilimlerinden olur. Onların Allah'ı, isimlerini, sıfatlarını bilip tasdik etmeleri, O'nun emir ve nehiylerini, vaadleri ve tehditlerini bilip tasdik etmeleri başkalarının bilip tasdik etmesi gibi olmaz. Hem icmali hem de tafsilî bakımdan; hem kuvvet, hem de zayıflık yönünden; hem zikir (hatırlayıp anmak), hem gaflet yönünden bir olmaz. Bütün bu hususlar ise, Allah'a ve Allah'ın peygamberi ile birlikte gönderdiklerine imanın kapsamı dahilindedir. Hem Allah'a, isimlerine ve sıfatlarına iman bütün kalplerde nasıl birbirinin benzeri olabilir? Yüce Allah'ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna, gafur, rahim, aziz ve hakim olduğuna, cezası şiddetli ve çetin olduğuna iman etmek nasıl olur da ona imandan olmaz? Müslüman olan bir kimsenin:

"Bunlara iman Allah'a imanın kapsamı içerisinde değildir" demesi mümkün olmaz, insanların bu konuda birbirlerine benzediklerini iddia edeceği düşünülemez.

İmanın eksildiği gibi, İslâm'ın da eksildiği konusunda zikrettiklerine gelince, bu da aynı şekilde haktır. Nitekim sahih hadisler buna delildir. Namazı, zekâtı eksik olan, yahut oruç veya haccı yerine getirmeyen bir kimsenin müslümanlığından buna göre bir eksilme olur. Her kim, İslâm'ın sadece söylenen bir sözden ibaret olduğunu söyleyerek, bununla onun artıp eksilmediğini kastediyorsa, onun söylediği söz hatadır, İslâm'ı ve imanı aynı şey kabul edenlere verilen cevap bunlara da aynı şekilde verilir. Çünkü bu gibi kimselerin İslâm'a dair söyledikleri Mürcie'nin iman hakkında söylediklerini andırır.

Bundan dolayı iman ve İslâm hakkında insanlar üç ayrı görüş ortaya koymuş oluyorlar. Mürcie, İslâm daha faziletlidir, çünkü iman da onun kapsamına girer demektedir. Diğerleri ise, imanla İslâm aynı şeydir derler. Bunlar ise Mutezile, Haricîler ve hadis ile sünnet ehlinden bir gruptur. Muhammed b. Nasr'ın ifadesine göre bunlar cumhurlarını teşkil ediyorlar. Üçüncü görüşe göreyse, iman daha kamil ve daha faziletlidir, işte kitap ve sünnetin birçok yerde işaret ettiği husus budur. Ashab-ı kiram ve onlara güzel bir şekilde uyan tabiinden nakledilen görüş de budur.

Bunlar arasından kimisi de şöyle der:

"İslâm sadece bir sözdür ve ameller İslâm'dan değildir."

Doğrusuysa, İslâm'ın bütün zahir ameller olduğudur, İmam Ahmed, Zührî'nin "o bir sözdür" demesi dolayısıyla, bunda istisna yapılmasını kabul etmemiştir. Esrem, Meymunî ve başkaları ondan böyle nakleder, İslâm'ın bir söz olduğu görüşünü kabul etmediği ikinci cevabına gelince, bu cevabında imanda yaptığı gibi, İslâm'da da istisna yapar. Buna göre insan, İslâm'dan kendisine verilmiş olan bütün emirleri yerine getirdiğini kesinlikle ifade etmez. Peygamber (s.a.v):

"Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden kurtulduğu kimsedir" ve "İslâm, beş şey üzere bina edilmiştir" dediğine göre, kişinin bu beş esası eksiksiz olarak ve emrolunduğu şekilde yerine getirdiğini ileri sürmesi, mü'min olduğunu kesin olarak söylemesi gibidir. Şanı Yüce Allah da:

"Ey iman edenler! Hep birden Silm'e giriniz" (Bakara, 298), yani İslâm'ın bütün şer'i hükümlerine giriniz buyurmuştur.

İmam Ahmed'in ve onun dışında kalan selefe mensup diğer kimselerin, iman adı hakkındaki istisna ile ilgili olarak ileri sürdükleri gerekçeler, İslâm'la ilgili olarak da gösterilebilir. Eğer İslâm'dan kasıt, söylenen bir söz ise bunda istisnaya gerek yoktur. Nitekim Ahmed ve başkaları bunu açıkça söyler. Eğer İslâm'la kastedilen, bütün zahir farzların yerine getirilmesiyse, onda istisna, imanda istisna gibidir, iki şehadeti yerine getiren her müslüman, yahudi ve hıristiyanlardan ayrılıp diğer müslümanlara uygulanan islâm'ın hükümlerinin kendisine uygulanacağı bir müslüman olduğuna göre, o vakit bu istisnasız olarak kesin ifadeyle söylenecek bir şeydir, işte bundan dolayı Zührî, İslâm'ın bir söz olduğunu söylemiştir. Ahmed ve başkaları da bu esasa göre ona muvafakat etmişlerdir. Dolayısıyla bununla, farz olan İslâm'ın sadece söylenecek bir sözden ibaret olduğunu söylemek istememiştir. Çünkü Zührî böyle bir inceliği farkedemeyecek bir kimse değildir. Bundan dolayı imam Ahmed, ikinci cevabında böyle dememiştir. Çünkü İslâm'ın sözden başka bir şey olmadığının zannedilmesinden korkmuştur. Esrem ile arasındaki konuşmada kullandığı ifadeler de bunu göstermektedir. Esrem sorar:

Kişi, ben müslümanım dese ve istisna yapmasa olur mu?" Ahmed:

"Evet, ben müslümanım dediği zaman istisna yapmaz." Bu sefer şöyle der:

"Ben de bu kişi müslümandır diyeyim mi? Peygamber (s.a.v) ise:

"Müslüman, diğer müslümanlann elinden ve dilinden kurtulduğu kimsedir" buyurmuş, ben de insanların onun şerrinden kurtulmadığını biliyorum. Bu müslümandır diyeyim mi?"

Bu sefer o, Ma'mer'in Zührî'den şöyle dediğini nakletti:

Bizim görüşümüze göre İslâm bir sözdür, iman da ameldir.

Bununla imam Ahmed şunu açıklamış olmaktadır:

İslâm eğer bir söz olarak kabul edilirse, bu sözde istisna yoktur, İslâm kelimesinden bu anlaşıldığı sürece, bundan istisna yapılmaz. Ancak bununla iman kastedilecek olursa, -nitekim "mü'min bir köle azad eder" (Nisa, 92) buyruğunda böyledir- o takdirde İslâm'ı izhar eden kimse kastedilir. Çünkü dünya ahkâmının kendisine bağlı kılındığı iman, zahir olan imandır ki, bu da İslâm'dır. O halde zahir hükümlerde iman ve İslâm aynı şeyin adlarıdır, işte bundan dolayı Esrem, imam Ahmed'e Mürcie'nin Peygamber (s.a.v)'in:

"Onu azad et, çünkü o mü'min bir câriyedir". (Müslim, Mesâcid, 33; Ebû Dâvûd, Salât, 169; Eyman, 16; Dârimî, Nûzûr, 10) buyruğunu delil gösterdiklerini söz konusu edince, ona şu cevabı vermiştir:

Bundan kasıt onun Allah katında, cenneti, onun katına sırf bu imanla çıkması halinde ateşe girmeksizin hak etmiş mü'minlerden olduğu kastedilmemiştir. Cennete cehenneme uğramaksınız girecek olan kişi, Allah'ın kitabında mutlak mü'min olarak sözü edilen kişidir. Böyle bir kimseyi bu imanı üzere ölmesi halinde cehenneme uğramaksızın cennet vaadedilmiştir. Bu yüzden İbn Mes'ud ve seleften bazı kimseler, kendisi adına imanlı olduğuna tanıklık eden kimsenin aynı şekilde cennete gireceği konusunda tanıklıkta bulunmak zorunda olduğunu da belirtmişlerdir. Yani bu halde ölmesi halinde böyle bir tanıklıkta bulunmalıdır. Çünkü İbn Mes'ud, cennete ancak mü'minlerin gireceğini bilir.

İnsan: "Ben kesinlikle mü'minim" veya: "Ben Allah katında mü'minim" diyecek olsa, ona şöyle denilir:

O halde sen bu durumda öldüğün takdirde azabsız olarak cennete girdiğini de kesinlikle ifade et. Çünkü Allah, mü'minlerin cennette olacağını bildirmiştir.

Ahmed b. Hanbel ise, İbn Humeyre'nin Abdullah'ın istisnayı kabul eden görüşünden vazgeçtiğine ilişkin "Biz mü'miniz" dedikleri söylenince, o şöyle dedi:

Onlara, peki cennette olacaklar mı, diye neden sormadınız? Bir rivayette de:

Peki ne diye biz cennet ehliyiz demiyorlar, demiştir. Bir başka rivayette kendisine:

Bu kişi kendisinin mü'min olduğunu iddia ediyor, denilmiş, o da:

Peki sorun ona, cennette mi olacaktır, cehennemde mi? demiştir. Ona sorunca Allah daha iyi bilir dedi. Bu sefer Abdullah o kişiye şöyle dedi:

Peki ikincisini Allah'a havale ettiğin gibi, birincisini de Allah'a havale etseydin ya. Her kim ben mü'minim derse, o kişi kâfirdir ve her kim ben alimim derse, o kişi cahildir, her kim kendisinin çenette olduğunu söylerse, o kişi cehe'nnemdedir.

Mürcie'ye mensup olanlar, İbn Mes'ud'a karşı soru sorulduğunu iddia ederek şöyle derler:

Yezid b. Umeyre bu soruyu ona sormuş ve sonunda bu görüşünden vazgeçmiştir. Bu insanın şu andaki durumunu bildiğini, fakat ne üzere öleceğini bilmediğini belirtmiştir. Bu soru sebebiyle birçok kimse şöyle demeye koyulmuştur:

Mü'min Allah'ın ilminde, önceden imanla son nefesini vereceği takdir edilmiş olan kimsedir. Kâfirse Allah'ın ilminde, önceden kâfir olacağı takdir edilmiş kimsedir. Bundan önce de ne olduğuna itibar edilmez. Bu esastan hareketle, istisnayı kabul ederler. Bu açıklama ise imam Ahmed'in görüşünü kabul eden ve başkalarından bir grubun iki görüşünden birisidir, aynı zamanda Ebu'l-Hasen ve arkadaşlarının görüşü de budur.

Fakat Ahmed ve ondan başka selefe mensup kimselerin amaçları bu değildir. Onların maksadı mutlak iman, emrolunan şeyleri yapmayı da kapsar demektir. Kişinin ben mü'minim demesi, ben Allah'ın velisiyim, ben takva sahibiyim ve ben ebrardanım demesine ve buna dair iddialarda bulunmasına benzer.

İbn Mes'ud ise, cennetin ancak mü'min olan kimseler için söz konusu edilmiş bir vaad olduğunu ve insanın ne üzere öleceğini bilmeyen bir kimse değildi. İbn Mes'ud bunu bilememekten uzaktır. Ancak onun demek istediği şudur:

Ona sorun bakalım, bu şekilde ölürse cennette mi olacaktır? Adam:

Allah ve Rasulü daha iyi bilir deyince şu cevabı vermiştir:

Peki ikincisini Allah'a havale ettiğin gibi, birincisini de ona havale etsen ya. Söylemek istediği şudur:

Bu konuda karar verememen senin kendi adına farzları işlemek, haramları da terketmek konusunda şahitlikte bulunamayacağını göstermektedir.

Çünkü bu konuda kendi lehine şahitlik eden bir kimse, ayrıca bu halde ölmesi şartıyla kendisinin cennetliklerden olacağına da şahitlik eder. işte bundan dolayı ortadaki durum için değil, vefat etme hali için istisna yapılacağı görüşünde olanlar, Allah'ın günahkâr bir kimseye ceza vereceğini kesinlikle söylemedikleri gibi, tevbe eden kimsenin tevbesini kabul edeceği konusunda da kesin bir şey söylemezler. Çünkü onlar tevbesinin kesinlikle kabul edileceğini söyleyecek olurlarsa, kesin olarak cennetlik olacağını da söylemeleri gerekir. Fakat kıble ehlinden olan hiçbir kimse için ne kesin olarak cennetin verileceğini, ne de cehenneme gideceğini söylemezler. Bundan tek istisna, nass ile kesin olarak onlardan birisine gideceği belirtilenlerdir.

Eğer: "Cennet bütün günahlardan samimi bir şekilde tevbe eden (tevbe-i nasuh) kimseler içindir" denilecek olursa şu cevabı verirler:

Bu şekilde bir tevbe üzere ölse bile, onun cennetlik olacağı kesinlikle söylenemez. Bu görüşü savunanlar hiçbir durumda istisna yapmazlar. Aksine mü'minin, imanı, tam bir mü'min olduğunu açıkça söylerler, fakat onlara göre iman Allah katında ve kendisi üzere ölünen haldir. Mü'min olarak günahsız bir şekilde öldüğünü kesin olarak söyledikleri kimseler için de cennetlik olacağını kesin olarak söylerler. Bu bakımdan tevbe edenin kesin olarak cennete gireceğini söylemek zorunda kalmamak için tevbenin kesin olarak kabul olunacağını da söylemezler. Selef imamları ise bir kimsenin kesin olarak cennete gireceğini söylememelerinin sebebi, onun emrolunan şeyleri yaptığını, haramları da terkettiğini ve nasuh tevbe ile tevbe ettiğini söylemediklerinden dolayıdır. Yoksa onlar nasuh bir şekilde tevbe eden kimsenin tevbesini Allah'ın kabul edeceğini kesin olarak söylerler.

Konunun özeti şudur:

Tek bir isim, o isimle bağlantılı hükümlere göre birtakım şeyleri nefy, bir takım şeyleri de isbat eder. Bir hüküm hakkında isbat veya nefy olması, diğer hükümlerde de böyle olmasını gerektirmez. Arap dilinde de, diğer dillerde de böyledir. Çünkü mana anlaşılmaktadır. Buna örnek şudur:

Münafıklar kimi yerde mü'min olarak kabul edilirken, bir başka yerde de onlar mü'minlerden değildir denilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sizlerden engel çıkaranları ve kardeşlerine: Bizim yanımıza gelin diyenleri Allah elbette bilir. Onlardan ancak pek azı savaşa gelirler. Onlar size cimrilik ederler. Korku geldiğinde ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş gibi sana baktıklarını görürsün. O korku gidince de keskin dillerle sizi incitirler. Hayra karşı cimridirler, işte bunlar imana gelmemişlerdir. Bu nedenle Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu Allah'a göre pek kolaydır." (Ahzab, 18-19)

Önce düşmandan korkan, cihaddan yüz çeviren, başkalarını alıkoyan ve mü'minleri yeren münafıkları "onlardan" diye nitelendirmiştir. Bir başka ayet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, muhakkak sizdendirler diye Allah adına yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildir. Fakat onlar korkan bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, yahut mağaralar veya bir delik bulsalardı, yüzlerini sür'atle o tarafa çevirirlerdi." (Tevbe, 56-57)

Bu gibilerin günahları daha hafiftir. Çünkü bunlar ne bir yasakla ne de keskin dillerle onları inciterek mü'minleri rahatsız etmemişlerdir. Fakat kalblerinde batınen mü'min olduklarına dair Allah adına yemin etmişlerdir. Yoksa mü'minler zaten zahiren onların kendilerinden olduklarını biliyorlardı. Allah ise onları yalanlamış ve "onlar sizden değildir" demiştir, önceki ayette ise Yüce Allah şöyle buyurmuştu:

"Sizden engelleyenleri... Allah elbette bilir."

Burada hitab mü'min olmadığı halde, müslüman ve mü'min görünen kimseler hakkındadır. O, bu niteliğiyle sizden görülmekle birlikte, hakikatte mü'min değildir, Allah onun amelini boşa çıkartmıştır. Bunlar içten değil, sadece görünüşte sizdendirler.

İşte bundan dolayı Peygamber (s.a.v)'den münafıkların kimisinin öldürülmesi hususunda izin istenince şöyle buyurmuştu:

"İnsanlar; Muhammed arkadaşlarını öldürüyor, diye konuşsunlar istemiyorum" (Buhârî, Menâkıb, 8, Tefsir, 63, sûre, 5, 7; Müslim, Birr, 63;Tirmizî, Tefsir, 63, sûre, 4; Müsned, III, 393 )

İşlerin hakikatlerini bilmeyen kimselere göre, zahirde münafıklar onun ashabı arasındaydı.Onun gerçek ashabı münafıklıkları bulunmayan, onun sünnetini öğrenip başkalarına tebliğ eden, vefatından sonra başkalarıyla çarpışan, ağaç altında kendisine beyat eden Bedir ehli ve benzeri kimselerdir. Münafık olan kimseleri ise kimse önemsememiştir.

Bir insanın bir başkasının babası yahut kardeşi olması gibi, neseple ilgili haller de bazı durumlarda sabit olur, bazılarında olmaz. Buhârî ile Müslim'de sabit olduğuna göre, Sad b. Ebî Vakkas ile Abd b. Zem'a b. Esved, Zem'a'nın cariyesinin oğlu hususunda anlaşmazlığa düşüp Hz. Peygamber'in huzurunda davalaşmışlardı.

Utbe b. Ebî Vakkas, cahiliye döneminde onunla ilişki kurmuş ve ondan bir oğlu olmuştu. Bundan dolayı, Utbe kardeşi Sa'd'a şöyle demişti:

 Mekke'ye vardığında Zem'an'ın cariyesinin oğlunu bir bul, o benim oğlumdur. O ve Abd b. Zem'a o çocuk hakkında Peygamber (s.a.v)'in huzurunda davalaştılar. Sa'd şöyle dedi:

Ey Allah'ın Rasulü! Bu kardeşim Utbe'nin oğludur. Onun hakkında kardeşim Utbe bana Mekke'ye varacak olursan Zem'a'nın cariyesinin oğlunu bir araştır, çünkü o benim oğlumdur demişti. Ey Allah'ın Rasulü! Utbe'ye ne kadar benzediğine baksana. Abd şöyle dedi:

Ey Allah'ın Rasulü! O benim kardeşimdir ve benim babamın cariyesinin oğludur. Babamın yatağında doğmuştur. Peygamber (s.a.v) çocuk ile Utbe arasındaki benzerliği gördü, fakat şöyle dedi:

"Bu senindir ey Abd b. Zem'a. Çocuk, fîraşın (yatağın)dır, zina edene de mahrumiyet vardır. Ey Şevde! Sen de ona görünme." (Buhârî, Vasâyâ, 4, Büyü, 3, Hudûd, 3,10;Müslim,Reda18, Vesâyâ, 5; Ebû  Dâvûd,Talâk, 34;  Müsned, II, 207)

Utbe'ye açıkça benzediğini gördüğünden dolayı bunu söylemişti.

Peygamber (s.a.v) oğlu İbn Zem'a'ya vermişti. Çünkü onun yatağında doğmuştu. Onun oğlunun da kardeşi olduğunu söylemişti.

"Bu senindir ey Abd b. Zem'a" demişti.

Sevde de böylece onun kız kardeşi olmuştu ve o Sevde'ye, Şevde de ona mirasçı olacaktı. Çünkü babası Zem'a'nın oğlu olup onun yatağında doğmuştu. Bununla beraber Peygamber (s.a.v) Sevde'ye ona karşı çıkmamasını emretmişti. Çünkü Utbe'ye açıkça benzediğini de görmüştü. Bu çocuk hakkında böylece birbiriyle çatışan iki delil ortaya konulmuştu: Yatak ve benzerlik. Zahirde nesebin yatak sahibine ait olması ise daha kuvvetlidir. Ayrıca bu zahir ve mubah olan bir iştir. Fücur (zina) ise gizli bir ilişki olup açıkça bilinmez. Bunun da gizlenmesi gerekir, açıklanması değil.

Nitekim Hz. Peygamber:

"Zina edene de mahrumiyet vardır" buyurmuştur.

Nitekim ahlâksızlığı izhar etmeyip susmaya bak. Çünkü Allah buna buğzeder denilmiştir. Diğer taraftan Sevde'nin o çocuktan zararsız olarak saklanması mümkün olduğundan, batınen onun Sevde'nin kardeşi olmadığına dair bir işaret ortaya çıktığından ondan saklanmasını, ona gözükmemesini emretmiştir.

Böylelikle tek bir ismin bir hükümde nefyedilirken, diğer bir hükümde isbat edildiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Burada bu çocuk mirasta kardeştir, fakat mahremiyette kardeş gibi değildir. Bazı kimselere göre zinadan doğma çocuk, hepsine göre ise -çok cüz'î istisnalar dışında- Handan doğan çocuk da böyledir. Bu kişi miras ve benzeri hususlarda çocuk gibi değildir, fakat nikahın haram kılınmasında ve mahremiyet hususunda çocuk gibidir.

Nikah ve başka birtakım lafızlar emir kipi olarak kullanılmaları halinde, bunun muhtevasını eksiksiz olarak ifade eder. Nikahın tam muhtevası ise akid ve ilişkidir.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Size helal olan kadınlardan... nikahlayın." (Nisa, 3),

"Ondan sonra bir başka erkeğe nikahlanmadıkça ona helal olmaz." (Bakara, 230)

Nehiy halinde ise eksik olanı da, kamil olanı da kapsamına alır. ilişki olmasa bile, tek başına sadece akid nehyedilir.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın." (Nisa, 22)

Bunun sebebi, emir verenin maksadının maslahatı gerçekleştirmek olmasıdır. Maslahatın gerçekleşmesi ise, ancak duhul ile gerçekleşir. Nitekim:

"Bana yiyecek bir şey satın al" demek halinde de durum böyledir. Maksat ancak satın almak ve kabzetmekle gerçekleşir. Yasak koyucunun maksadı ise fesadı ortadan kaldırmaktır. Dolayısıyla onun her bir parçası kapsama dahildir. Çünkü onun varlığı bir mefsedettir. Aynı şekilde neseb ve miras da kamil olanına taalluk eder. Haram kılmak ise süt emmek gibi dahi en asgari sebep ile alâkalıdır.

Bir başlangıcı ve bir kemal noktası olan her şeyin de durumu böyledir. Kimi zaman kemalinin bulunmaması dikkate alınarak nefyedilir. Kimi zaman da başlangıcının sübutu dikkate alınarak isbat edilir. "Erkekler" lafzı bütün erkekleri kapsar. Küçük çocuklar bile olsalar, Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Eğer erkek ve kızkardeşler birlikte iseler, o zaman erkek için dişinin iki payı vardır." (Nisa, 176)

Fakat Yüce Allah'ın şu ve benzeri buyruklarda da küçükleri kapsamına almaz:

"Mustazaf erkekler, kadınlar ve çocuklar... derler ki: Rabbimiz bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkart..." (Nisa, 75)

Çünkü hicret ve cihâdı ancak güç yetirenler yapabilir. Eğer mustazaf erkekler söz konusu edinilmekle yetinilmiş olsaydı, küçük çocukların kapsama girmediği sanılırdı. Çünkü küçük çocuklar cihâd ve hicrete ehil olmayan kimseler ve zayıf varlıklardır. Onlara ait özel isimle zikretmesi, onların hicreti terketmekteki özürlerini ve cihâdın farz oluşundaki mazeretlerini beyan etmek içindir. Aynı şekilde imanın da bir başlangıcı ve bir kemali vardır, bir zahir ve bir batını vardır. Haklar, hadler, kanların, malların korunması, miras ve dünyevi cezalar gibi dünyevi hükümler, imana bağlı olarak söz konusu edildiklerinde, onun zahirîne bağlıdırlar. Bunun başka türlü olmasına imkan yoktur. Çünkü bu gibi şeylerin batınına ta'lik edilmeleri (bağlanmaları) imkansız bir şeydir. Kimi zaman buna imkan bulunsa bile, ilim ve kudret itibariyle bu oldukça zordur. Böyle bir şey kendisiyle zahirde hükmün sabit olacak şekilde bilinmesine imkan yoktur. Batında bu durumun bilindiği kişinin cezalandırılmasına da imkan olmaz.

İşte bu iki örnekle Peygamber (s.a.v), münafıkları cezalandırmaktan çekiniyordu. Çünkü işlenen günah, insanlar tarafından bilinen zahir bir günah değildi. Ayrıca Hz. Peygamber namaza gelmeyen kimseleri cezalandırmak kararını vermek isteyince, evlerde bulunan kadınlar ve çocuklara zarar vermekten çekinmişti. İmanın mebdeine (başlangıcına, temel ilkesine) ise emir ve nehiy hitabları taalluk eder. Şanı Yüce Allah:

"Ey iman edenler! Namaz kılmak için kalktığınızda..." (Mâide, 6) ve benzeri buyruklar verdiğinde, bu zahiren imanını izhar eden herkese yönelik bir emirdir. Batınen de kendisinin rasulü tasdik ettiğini bilen herkese bir hitabdır. İsyankâr olsa bile. Batınî ve zahirî farzları yerine getirmeyen bir kişi olsa bile. Çünkü "İman edenler" lafzı eğer bunları kapsamına alıyorsa, bu konuda zaten bir söz söylemeye gerek yoktur. Onları kapsamına almıyorsa, günahları sebebiyle almıyordur. Dolayısıyla onların günahkar olmaları, eğer işleyecek olurlarsa bu sebepten dolayı rahmete nail olacakları, hasenatı işlemelerine emretmesine engel değildir. Eğer bu hasenatı terkediyorlarsa, onları işlemeleri emrini vermiştir. Bundan dolayı cezaları ise imanı terketmeleri dolayısıyla verilen bir ceza olur. Kâfirin de bunları yerine getirmesi farzdır, fakat iman etmedikçe bunları yerine getirmesi sahih değildir. Katıksız münafığın da, batında iman etmediği sürece bu farzları yerine getirmesi sahih olamaz.

İmanın ilk basamağına gelince, böyle bir kimsenin bu emirleri yerine getirmesi sahihtir. Çünkü bununla birlikte o batında Rasûlün farz kıldığını farz kabul eder, Karam kıldığını haram kabul eder. Sıhhat sebebi ise budur. İmanın kemali ile ise cennet vaadi ile ilgili hitab, yardım ve cehennemden uzak kalmak hitabı taalluk eder. Bu vaad ancak emrolunan şeyi işleyen ve yasaklanan şeyi de terkeden kimseyedir. Bir kısmını yapıp bir kısmını terkeden kişi ise yaptıklarından dolayı sevap, terkettiklerine karşılık da ceza alır. Böyle bir kimse övünme hakkını elde eden mü'min kapsamına girmez. Fakat yerilme ve cezalandırılma buyruklarının kapsamına girer. Hz. Peygamber'in kendisinden imanı nefyettiği kişiden, bu hükümde iman nefyedilir. Çünkü bu nefiy tehdit yoluyla zikredilmiştir.

Tevhid ise ancak sevabı gerektiren şeyin ve cezayı defeden şeyin nefyedilmesi halinde söz konusu olur. Bundan dolayı kitap ve sünnette günah sahiplerinden imanın nefyine dair buyruklar ancak tehdit ve yermek hitapları arasındadır. Emir ve nehiy hitapları arasında ve dünya hükümleri ile ilgili değildir.

İslâm, iman ve ihsan isimleri, ehlinin akıbetlerinin güzelliği dolayısıyla övülmüş ve sahib olunması arzulanan isimlerdir. Peygamber (s.a.v) güzel akıbetin, açıkladığı niteliklere sahip olan kimsenin olacağını açıklamıştır. Bundan dolayı Hz. Peygamber'in imanı kendilerinden nefyettiği, yahut imanı da İslâm'ı da kendilerinden nefyettiği kimseleri kâfir kabul etmemiştir. Ancak bunları ahiret hükümleri açısından nefyetmiştir ki, bu da sevaptır. Dünya hükümleri açısından bunu nefyetmemiştir. Fakat Mutezile, ismin nefyedilmesi halinde onun bütün cüzlerinin nefyedileceğini zannetmiş ve bu gibi kimselerin iman ve İslâm'dan herhangi bir şeye sahip olmadıklarını kabul etmiştir. O bakımdan bu gibi günahkarların cehennemde sonsuza kadar kalacakları düşüncesini benimsemişlerdir. Bu ise Kitab'a, Sünnet'e ve selefin icmaına aykırıdır. Eğer bunlarla birlikte iman ve İslâm'dan birşey bulunmamış olsaydı, bunlar hakkında mü'minlerin ve müslümanların ahkamından hiçbir şey sabit olmazdı. Fakat bunlar münafıklar gibidirler (bu bakımdan). Kitap, Sünnet ve İcma ile de batınen Allah'ın Rasûlünü yalanlayan münafık ile günahkar mü'min arasında fark gözetildiği sabittir. Mutezile ise günahkarlarla münafıklar arasında hem dünya, hem de ahiret hükümlerinde o kimselerden İslâm ve imanı nehyetme açısından fark gözetmemişlerdir. Aksine zahiren münafık için isbat ederken günahkar bir kimseden batınen ve zahiren nefyetmektedirler.

Denilse ki:

Her mü'min müslümandır ve her müslüman -kamil iman ile: mü'min değildir.

Nitekim Cibril hadisi ve başka hadisler Kur'an-ı Kerîm'in ayetleriyle birlikte bunu göstermektedir. Ayrıca seleften birtakım kimselerden de bu kanaat söz konusu edilmiştir.

Çünkü İslâm, zahirdeki itaatlerdir. Bu ise teslimiyet ve boyun eğmek, emre bağlanmaktır.

Çünkü asıl itibariyle İslâm teslimiyet ve ınkıyaddır. İşte ınkıyad ve itaat budur,

İmanda ise tasdik ve itminan anlamı vardır. Bu da ötekine göre fazladan bir anlam içerir.

Peki, Allah'ın emirlerini yapıp nehyettiklerini Yüce Allah'a ihlasla, zahir ve batınıyla terkeden bir kimse hakkında ne dersiniz?

Böyle bir kimse zahiren ve batınen müslüman ve cennet ehlinden değil midir?

Durum böyle olduğuna göre ve cennete de ancak mü'min girebildiğine göre, böyle bir kimsenin de mü'min olması gerekmez mi?

Şöyle deriz:

Birkaç defa belirttiğimiz gibi, onun için farz olan imana sahip olması kaçınılmazdır. Çünkü farzı yerine getirmeyecek olursa, tehdide maruzdur. Fakat ya o hususta muhatab olmadığından, yahut da o kadarından aciz olduğundan dolayı -ki bu daha uygundur- imanın kendisi için farz olmayan bazı makamları olabilir. Çünkü Cibril hadisinde niteliği belirtilen iman ve İslâm, İslâm'ın ilk dönemlerinde farz şeyler değildi. Hatta bizden önceki peygamberlere uyan ve cennet ehli olan ümmetlere de farz kılınmamışlardı. Bununla birlikte onlar mü'mindi, müslümandı ve Allah'ın kabul ettiği ve başkasını da kabul etmediği din İslâm'dır, öncekilerin de sonrakilerin de arasında Allah'ın dini odur.

Çünkü İslâm, sadece Allah'a hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın, emrettiği şekilde ibadet etmektir. Birçok şeriat bir tarafa, aynı şeriatta bile Allah'ın emirleri çeşitli olabilir ve bu durumda önceleri İslâm'da imanın bir parçasıyken, daha başka zaman aynı şey ile İslâm'ın dışına çıkacak bir hal alır.

Mesela Beytü'l-Makdis'teki kayaya doğru namaz kılmak gibi. Bu Allah'ın bu şekli emrettiği zaman İslâm'dandı. Daha sonra Allah bunu yasaklayınca İslâm'ın dışına çıktı.

Bilindiği gibi Cibril hadisinde sözü geçen beş esas, işin ilk başında farz değildi. Hatta namaz, hac ve zekâtın nisbetleri Medine'de farz kılındı. Beş vakit namaz ise Miraç gecesi farz oldu. Birçok hadis-i şerifte haccın söz konusu edilmediği görülmektedir. Buna sebep ise, onun farz kılmışının konuyla ilgili sahih iki görüşten birisine göre 9 yahut 10. yıla kadar devam etti. iman da aynı şekildedir. Bu Cibril hadisinde söz konusu edilen tafsili iman Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.v)'i peygamber olarak gönderdiğinde, ona uyup getirdiklerine iman eden kişi, mü'min ve müslümandı. Bu haliyle öldüğü takdirde cennet ehlinden olurdu. Bundan sonra ise "İman ve İslâm" artıp durdu, Bu, Yüce Allah'ın:

"Bugün sizin için dininizi tamamladım" (Mâide,3) buyruğuna kadar devam etti.

İman da aynı şekildedir. Bu Cibril hadisinde söz konusu edilen tafsili iman Yüce Allah Alâk ve Müddesir sûrelerini indirdiği için ilk başlarında emredilmiş bir iman değildi. Bu şekliyle iman Bakara ve Nisa gibi Medine'de inen sûrelerde yer almıştır. Durum böyle olduğuna göre bu tafsili imanın bizden öncekilere farz olması gerekli değildir.

Durum böyle olduğuna göre, kişi Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O'na ibadet eden bir müslüman ve Allah'ın kendisine farz kıldığı imana sahip bununla birlikte de cennet ehlinden olabilir. Aynı şekilde bu kişi, Cibril hadisinde sözü geçen imana sahip de olmayabilir. Fakat böyle bir kimse için şöyle diyebiliriz:

Bu kişi kendisine emrolunan iman ve İslâm'a sahiptir. Allah'a emrettiği şekilde ibadet eden, O'ndan uman bir müslüman olabilir. Fakat henüz kalbindeki Allah ve Rasûlünün sevgisi onların dışında kalan her şeyin sevgisinden daha üstün bir noktada olmayabilir. Ve henüz Allah'ı, Rasûlünü, Allah yolunda cihâdı, bütün aile halkından ve malından daha fazla sevmeyebilir.

Kendisi için sevdiğini kardeşi için de seven, Allah'tan korkar, başkasından korkmaz, Allah'tan başkasına tevekkül etmez, bütün bunlar farz olan imanın kapsamı içerisindedir.Fakat İslâm'ın gerekleri arasında değildir. Çünkü İslâm, teslim oluştur. Yalnızca Allah'a boyun eğmeyi, O'na bağlanmayı, yalnızca Allah'a kulluğu içerir, iman ise Allah'tan korkup ondan umup beklemeyi de içine alır.

Kalbin yalnızca O'nun sevgisiyle itminan bulması, Allah'ı ve Rasûlünü her şeyden çok sevmesi, yalnızca Allah'a tevekkül etmesi, kendisi için sevdiğini mü'min kardeşi için sevmesi gibi hususlar ise imana has hakikatler arasındadır. Bu niteliklere sahip olmayan kişi, müslüman olsa bile gerçek mü'minlerden olamaz.

Allah'ın adı anıldığında kalbinin titremesi de böyledir. Allah'ın ayetleri karşısında okunduğu vakit imanının artması da böyledir.

Denilse ki: Peki böyle bir imana sahip olmamak günah mıdır, değil midir? Şu cevap verilir:

Eğer insana bunları gerektirici hitab ulaşmamış ise, bunu terketmek günah değildir. Bunları gerektirici hitab kendisine ulaşmış ve gereğince amel etmiyorsa, eğer buna gücü yeten bir kimse olursa, bunu terketmek günah olur.

Birçok insan veya insanların pek çoğu imanın kapsamına giren bu tafsili açıklamaları bilmiyor. Bununla birlikte bunlar İslâm'da farz olan itaatleri de yerine getiren kimselerdir. Günah işledikleri takdirde bunlardan dolayı tevbe ve istiğfar ederler. Kalblerde bulunan imanın hakikatlerinin farz oluşlarını, hatta bunların imandan oluşunu bile bilmezler, insanlar arasında bunları bilen çok kişi bunların vücubunu tasdik etse bile, müstehab olan nafile şeylerden olduğunu zanneder.

İslâm, beraberinde iman namına birşey bulunmadığı halde İslâm'ı izhar eden -ki bu katıksız münafıklıktır- kimseleri ifade eder.

Aynı şekilde batında icmali tasdik ile birlikte farz olan hiçbir şeyi de yapmayan İslâm'ı izhar eden kimseleri de kapsar. Bunlar ise fâsık kimselerdir ki, bunlarda nifakın bir dalı bulunur. Aynı şekilde İslâm, farz olan İslâm'ı ve onun için gerekli olan imanı gerektiren, fakat farz olan imanın tümünü elde edemeyen kimseleri de kapsar. Bu gibi kimseler fâsık ve zahir olan bir farizayı terkeden kimseler de değillerdir. Fakat bunlar kalb ile ilmen ve amelen farz olan imanın bazı hakikatlerini terketmişlerdir ki, buna bağlı olarak bazı azaları da kendileri sebebiyle yerilecekleri birtakım şeyleri arkasından işlerler.

İşte selefin kendileri adına korktukları nifak buydu. Bu kişide nifakın bir şubesi bulunabilir. Bundan sonra Allah'ın kendisi sebebiyle mukarrebleri ashab-ı yemin olan Ebrar'a, iman ve ona tabi olan birtakım hususlar dolayısıyla üstünlük vermiştir. Bu ise bazen müstehablar türünden olabilir, bazen de Yüce Allah'ın kendisi sebebiyle mü'mini onun için farz kıldığı başkalarına da kılmadığı iman ve İslâm sebebiyle üstün kılmış olabilir.

Bu bakımdan Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu ise imanın en zayıfıdır." (Müslim, İman, 78)

Bir diğer hadiste ise şöyle buyurulmaktadır:

"Bunun ötesinde ise hardal danesi ağırlığı kadar bile imandan eser yoktur." (Müslim, İman, 80)

Anlatmak istediği şudur:

Bu şekilde bir tepki gösterdikten sonra artık, geriye, mü'minin yapabileceği ve imanın kapsamına giren bir şey kalmamıştır.

Çünkü kalb ile inkâr, yani reddetmek iman sınırının en son noktasıdır. Yoksa bunu inkâr edip tepki göstermeyen kişi ile birlikte hardal tanesi ağırlığı kadar iman bile yoktur, demek istemiyor.

Bundan dolayı "Bunun ötesinde" demiştir ve mü'minleri üç tabakaya ayırmıştır. Onların her birisi kendisi için farz olan imanın gereğini yerine getirmiştir. Fakat birincisi onların en güçlü ve muktedir olanları olduğundan dolayı, onun için ikincisine farz olandan daha kamil bir görev farzdır. İkincisi için farz olan tutum da ötekine farz olandan daha kamildir. Böylelikle insanların kendileri için farz olan iman bakımından hitabın kendilerine ulaşmasıyla birlikte güçlerine göre birbirlerine üstünlük sağlayabilecekleri bilinmiş olmaktadır.Masiyet, füsûk, küfür kelimeleri >