İBN-İ TEYMİYE-7.Cilt

Sözün hakikat ve mecaz şeklinde ikiye ayrılmasının yanlışlığı

       Diğer taraftan ikinci olarak şöyle denilebilir:

Böyle bir taksim gerçeğe uygun değildir. Bunları birbirinden ayrı kabul eden kimsenin, yine bunları birbirinden ayırdedebilmesini sağlayacak sağlıklı ve doğru bir tarifi de yoktur. Buna göre böyle bir ayırıma gitmenin bâtıl olduğu bilinmiş olmaktadır ve bu ne söylediklerini düşünemeyen bir kimsenin, bunun da ötesinde bilgisizce konuşan kimselerin yapacakları bir ayırımdır. Bunlar şer'i hususlarda bid'atçi kimselerdir ve akla da muhalefet edenlerdir. Çünkü onlar "hakikat"ı, kelimenin, konulduğu anlam hakkında kullanılması, mecazı ise konulduğu anlamdan başka bir şey hakkında kullanılması şeklinde tanımlarlar. Böylelikle onlar önceki durumu tesbit etmek için kullanmayı kabul etmek ihtiyacını duymuşlardır. Bu ise imkansız bir şeydir. Daha sonrada hakikati örfi kısımlarına ayırırlar. Büyük çoğunlukları ise hakikati, sözlük, şer'i ve örfî olmak üzere üçe ayırmaktadır.

Örfî Hakikat: Sözün zamanla dilin bir gereği olarak değil de, örfün bir gereği olarak bir anlama işaret edecek bir şekle gelmesi demektir. Bu örfî anlam, kimi zaman sözlük anlamından daha genel, kimi zaman daha özel ve kimi zaman da farklı olabilir. Fakat bu iki hakikat arasında bu şekilde kullanılışına sebep teşkil eden bir ilişki bulunmaktadır.

Birincisine: boyun, baş ve benzeri kelimeler örnek gösterilebilir, önceleri özel organ hakkında kullanılırken, daha sonra bunlar bütün vücut hakkında kullanılmaya başlanmıştır,

İkincisine ise: "Dabbe" ve benzeri kelimeler örnek gösterilebilir. Bu kelime önceleri yeryüzünde debelenen her şey hakkında kullanılırken daha sonraları bazı insanların örfünde "dört ayaklılar", diğer bazılarının örfünde "at" ve bazılarının örfünde ise "eşek" hakkında kullanılmaya başlanmıştır.

Üçüncüsüne ise: "gâit, zaîne, râviye, mezâde" lafızları örnek gösterilir. Bu lafızların birincisinin sözlükteki manası düz yerde nisbeten daha alçak olan yer hakkında kullanılır. Bu nisbeten alçak yerleri def-i hacet için kullanmaya başladıklarından, daha sonra insandan çıkan şeyin adı oldu. ikincisi ise bineğin adıdır. Daha sonra o bineğin sırtına binen kadına bu ad verildi. Ve buna benzer pek çok örnek.

Maksat şudur: örfi hakikat hiçbir zaman, onu bu anlama aktarmak için birbiriyle anlaşmış bir topluluğun çalışmasıyla hakikat haline gelmemiştir. Aksine bazı kimseler bu kelimeyi kullanırken, bu örfî anlamı anlatmak istemiş, daha sonra bu kullanım yaygınlaşarak sonuçta örfî hakikat haline dönüşmüştür, işte karşılıklı konuşmalarda kullanılan dildeki hakikatin tarifi hakkında ilaveler yapanların bu ilavelerinin sebebi budur. Sonra bunlar biliyor ve şunu diyorlar: Bazen bazı kelimeler daha çok kullanılır ve bu kelimelerdeki örfî mana daha çok yaygınlık kazanır ve mutlak olarak kullanılması halinde sadece örfî anlama işaret eder. Böylelikle örfî hakikat sözlük anlamındaki hakikati ortadan kaldırmış olur. Daha sonra ortaya çıkan bu kullanım ile kelime, örfî anlamı için kullanılmaya başlanır. Bu ise hakikatte bu manada kullanılırken, asıl konulduğu mana hakkında kullanılmamaktadır. Dolayısıyla hakikatin böyle bir yorumunun doğru olmadığı da öğrenilmiş olmaktadır.

Eğer bizler, kendisi için konulan anlamla, öncelikle hakkında kullanıldığı şeyi kastediyoruz diyecek olurlarsa, onlara şöyle denilir:

Kur'an-ı Kerîm'in nazil olduğu dönemlerde ve ondan daha önce Arapların birbirleriyle konuşurken kullandıkları bu kelimelerin daha önce bir başka anlamda kullanılmadığını nereden biliyorsunuz? Böyle bir şeyin olmadığını bilmediklerine göre, bunun bir hakikat olduğu da bilinemez ve bu onun üzerine ittifak ettikleri şeyin tam aksinedir. Buna bağlı olarak da hiçbir kelime hakkında, bunun hakikat olduğu kesin olarak söylenilemez. Fakat böyle bir şeyi aklı başında hiç kimse ileri sürmez.

Diğer taraftan bu sözü söyleyen kimselerden herhangi birinin kalkıp ancak mukayyet olarak kullanıldığı bilinen birtakım lafızları bütün kayıtlardan uzak bir şekilde, mücerred olarak kullandığını görmekteyiz, daha sonra da bu lafzın mücerred olarak söylendiğini bilmeksizin o lafzın hakikatinin bu olduğunu ileri sürebilmektedir.

Mesela bu kimse kalkıp "el-Ayn = Göz"ın hakikatinin görme organı olduğunu, daha sonra da buna, aradaki benzerlik dolayısıyla "aynü'ş-şems", "aynü'n-nabia", "aynü'z-zeheb" (güneşin kendisi, pınar gözü ve sikke halinde olmayan altın) gibi adlar verilmiştir. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu şöyle demektedir: Bu tür adlandırmalar hakikat ve mecaz türünden değil, ortak lafızlar türündendir. Buna bir başka örnek vererek mesela, "re's" (baş) kelimesinin, gerçekte bir insanın başı için kullanıldığını, daha sonra da yolun başlangıcı anlamında "re'su'd-derb", pınarın kaynadığı yer anlamında "re'sü'l-ayn", bir topluluğun efendisi anlamında "re'sü'l-kavm", her işin başı anlamında "re'sü'l-emr", ayın başlangıcı anlamında "re'sü'ş-şehr", yıl başlangıcı anlamında "re'sü'l-havl" kelimelerinin kullanıldığını söylemişlerdir. Onlara göre buna benzer şeyler mecaz türündendir. Fakat onlar hiç bir zaman "baş" anlamına gelen "re's" kelimesinin mücerred olarak kullanıldığını tesbit edememektedirler. Aksine bu kelimenin sürekli olarak "insan başı" şeklinde olduğu gibi, belirli bir şeyle kayıtlı olarak kullanıldığını görüyorlar. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Başlarınızı meshediniz ve topuklara kadar da ayaklarınızı yıkayınız." (Maide, 6)

Böyle bir kayıt ise, bu gibi hususların kapsama girmesine engeldir.

"Pınar başı", "yolun başı", "insanın başı", "işin başı" gibi ifadelerdeki kayıtlamanın, işareti bulunan öteki kayıtlardan farklı olduğu söylenecek olur ve burada işareti bulunan kelimenin toplamı öbür işareti bulunan kelimenin toplamından farklı olduğu, fakat bunlar bütün isimlerin nam-ı ta'rif almakla ortak olmaları gibi, lafzın bir kısmında ortak oldukları belirtilir ve eğer dili konuşan kimsenin önce "insanın başı" sözünü söylediği kabul edilirse, -çünkü insan vücudunun öbür kısmından önce insanın başını düşünür ve bunun ilk olarak ifade edilmesi ilk olarak tasavvur ettiği şeyin o olmasından dolayıdır, bu bakımdan önce böyle bir izafede bulunularak konuşulmuştur denilirse, bu onun "baş kelimesini" ikinci bir defa bir başkasına muzaf yaparak söylemesine engel değildir. Ve bu diğer muzaflarda olduğu gibi, mecaz türünden sayılmaz. Eğer önce "insanoğlu" ifadesini kullanacak olsak, bizim "atın oğlu, eşeğin oğlu" ifadelerimiz mecaz olmaz. Aynı şekilde insanın kızı denilecek olursa, atın kızı ifadesi mecaz olmaz, işte önce "insan başı" dememiz halinde, bizim atın başı dememiz de mecaz sayılmaz. Diğer izafet terkiplerinde de durum böyledir. "Eli" yahut "ayağı" kelimeleri gibi.

Eğer denilse ki: Bu hayvana izafe edilen hususlarda bir hakikattir, o zaman şöyle denilir:

Bunu hakikat olarak kabul etmek insana baş izafe etmeyi hakikat olarak kabul etmekten daha yerinde bir davranış değildir. Diğer taraftan kimi zaman tasavvur edilmeyen bir şeye de izafe edildiği olur. Çünkü insanlar genel olarak o dili konuşanların hatırına gelmeyen küçük hayvanlara bu tür izafetleri çokça yaparlar. Eğer bu, bu konuda bir hakikattir denilecek olursa, peki niçin "dağın başı", "yolun başı", "pınarın başı" gibi ifadelerde bir hakikat olmasın.

Aynı şekilde insana izafe edilen azaları, çocukları ve meskenlerinde de durum böyledir, işte bunun benzeri başkasına da izafe edilir. Aynı şey cansızlara da izafe edilerek şöyle denilir:

Dağın başı, pınarın başı. Dağın burnu, vadinin ağzı, vadinin karnı (içi), dağın sırtı, yerin karnı (içi) ve sırtı (dışı) ifadeleri kullanılır.

"Zahir" ve "batın" (dış ve iç) kelimeleri birçok şey hakkında kullanılır. Bütün bunlarda "zahir", dıştan görünen şey, "batın" da, gizlenip içeride kalan şey için kullanılır, insanın sırtına da "zahr" denilmesinin sebebi, onun zuhuru dolayısıyladır. insanın karnına "batn" denilmesi de, onun içte gizli olması dolayısıyladır. Eğer bu bir hakikat, diğeri ise mecazdır denilecek olursa, böyle bir iddia hiçbir zaman, bunun tam aksinde, tam uygun ve yerinde bir iddia olamaz.

Diğer taraftan birtakım isimler vardır ki, bu dili konuşanlar onu tek başına (müfred olarak) söylerler "insan" sözcüğü ve benzeri kelimeler böyledir. Daha sonra bu lafız izafe ile kayıtlı olarak kullanılmaya başlanır:

"İnsanü'l-ayn" ve "ibretü'z-Zirâ" (göz bebeği ve kolun ince kemiği) gibi kelimeler böyledir. Dilde hakikat ve mecazın olduğunu kabul etmek halinde, bazı kimseler bunun mecaz olduğunu ileri sürerler. Ancak bu da yanlıştır. Çünkü mecaz, bir lafzın öncelikle kendisi için kullanıldığı anlamdan başka şey hakkında kullanılmasıdır. Burada ise kelime, tek başına kullanılmamıştır. Aksine bir başka kelimeyle birlikte (terkib edilerek) kullanılmıştır. Bu izafet sebebiyle de bu lafız başka bir şey için konulmuş olur. Eğer manada muzaf olarak kullanılsa, sonra da başkası hakkında aynı izafe ile kullanılırsa, o takdirde mecaz olur. Hatta Mekke, Hadramevt ve bunun gibi, önce asıl itibariyle izafe olmakla birlikte, daha sonraları terkib-i meze halinde bileşik bir kelimeye dönüşen kelimeler için de, bunlar mecazdır denilemez. Çünkü öncelikle, ancak muzaf olarak söylenilen kelimelerin mecaz olmamaları gerekir.

Hakikat ile mecaz arasında hakikat, karinelerden ayrı olarak mücerred halde anlamı ifade eden şey; mecaz ise bu anlamı ancak karine ile birlikte ifade eden şeydir diyerek bu ikisini birbirinden ayıran veya hakikat mutlak lafzın ifade ettiği şey, mecaz ise ancak bir kayıtla birlikte ifade ettiği şeydir veya hakikat mutlak olarak kullanılması halinde, her şeyden daha önce zihne gelen anlam, mecaz ise gelmeyen anlamdır, ya da mecaz nefyedilmesi doğru olan, hakikat ise doğru olmayandır diyenlere gelince, bunlara da, sizler karinelerden soyutlanmak ve karinelerle birlikte olmak sözlerinizle neyi anlatmak istiyorsunuz? diye sorulur.

Eğer bu sözleriyle mesela ismin izafet ile birlikte veya lam-ı tarif ile birlikte kullanılmasını kastediyor ve fail, mef'ul, mübteda ve haber konumunda olmasını bir kayıt olarak kabul ediyorsa, şunu bilelim ki, cümle halinde kullanılan ifadelerde mukayyed olmayan hiçbir isim olmaz. Fiil de böyledir. Eğer onun kayıtlanmasından amacı, mutlaka bir failinin olmasının gerekmesi, kimi zaman da mefulü'n-bih, zaman zarfı, mekan zarfı, mef'ul'n-leh, mefulu'n-maah ve hal ile de kayıtlanmasını kastediyorsa, şunu bilelim ki, fiil hiçbir zaman kayıtsız kullanılmaz. Harflerde (Arab dilinde başlı başına bir manası bulunmayan ancak başına veya sonuna geldiği kelime ile bir mana ifade eden edat ve takılardır) ise bu durum daha açıktır. Çünkü harfin kullanılması onun dışındaki bir kelimenin manası dolayısıyladır. Genel olarak bir mana ifade eden bütün bir sözde mutlaklığını ortadan kaldıracak şekilde birtakım kayıtlarla kayıtlı olmaksızın kullanılan hiçbir isim, fiil ve harf bulunmaz. Eğer karine, her türlü kayıttan uzak bir mutlaklığı engelleyen türden ise, şunu söyleyelim ki, bütün insanların konuştukları sözlerde, ister cümleleri isim cümlesi olsun, ister fiil cümlesi olsun her türlü kayıttan uzak mutlak lafız bulmak mümkün değildir.