İbn-i Hazm

Görüşleri Ve Fıkhı Akıl ve Nakil Yolunu Tutması

  2. BÖLÜM...

GÖRÜŞLERİ VE FIKHI

AKIL VE NAKİL YOLUNU TUTMASI

173- O Aklî ve Naklî İlimlerin Her Neviyle Meşguldü:

 

İbn Hayyan, İbn Hazm'ın ilmi hakkında şöyle der: "Ebu Muhammed, ha­dis fikıh, cedel, neseb ilimlerinin her çeşidini, edebiyata dair olanları, man­tık felsefe gibi eski ilimleri bilirdi. Onun bu ilim ve fenlerin bazısına da­ir, bir çok kitapları vardır; ancak bunlar her fenne tırmandığından hata­sız değildir."[1][1]

İbn Hayyan'm sözü böyle. Bu, İbn Hazm'ın kanat açtığı ilim ufukları­nın genişliğini gösterir. O, sade bir fakih demektir, ona fıkıh maddesi olan hadis ilave etmekle yetinmedi. İster akla, ister nakle dayansın, diğer İslam ilimlerini kucakladı. Bunlara edebiyat, felsefe, mantık ilimlerini de kattı. Mantıkda çalışmaları çoktur. Ona akli kıyaslar ekledi, sadece Meş-şai mantıkına tabi olmakla kalmadı, onlrı mukayese edip ölçtü. O, görül­düğü gibi yalnız nakli ilimlerle uğraşmıyor, akli ilimleri de biliyordu, üs­telik tarihle de meşguldü.

 

174- Eserlerinin Bir Kısmı:

 

O, bildiklerini kitaplara tevdi etti. İlmini yalnız duyan talebelerine nakledecekleri şekilde lisaniyle de yaparak bırakmadı, onları diliyle oldu­ğu gibi kalemiyle de kağıt üzerine döküp, kitaplarına topladı, eserlerini Arapça yazarak kendinden sonra gelen kuşaklara zengin bir ilim hazine­si bıraktı. Bazıları yakıldığından, onları zaman sildi süpürdü, bazıları kaldı, insanlar onlardan hadis ve fıkıh, cedel ve felsefe, ahlak ve diğer ilim­leri öğreniyorlar ve onlara bakarak bu değerli âlimin kadrini anlıyorlar, ibn Hayyan, bu kitapların bir kısmını şöyle sayar: "Bu üstad Ebu Mu-ammed'in Yahudilerle (Allah onlara lanet etsin) müslümanlar arasında-ı sapık fırka ve mezheb erbabıyla tartışmaları, yazılı haberleri vardır, nun kitapları mâruf olup en meşhurları cedel ilmine dairdir. Din sahip-en hakkında el-Fasl, müslüman fırkalarından ehli te'vili tekfir edenler hak-mda et-Sâdi Ve'r-Râdi, taklidcilere red, Muvatta Hadislerini Şerh eden 1 abı, senetleri ihtisar ederek sahih hadisleri toplayan el-Câmi kitabı, tel­ve hakkında Kitap ve Sünnette nas bulunmayan nazarî meselelere dair telhis, Müntekal-İcmâ, İmamet ve Siyaset, Ahlaku'n-Nefs, İsal, Keşfu'l İlbas kitabı ki, Zahirilerle kıyas erbabı arasındaki ayrılığı anlatır. Diğer / bir çok eserleri vardır."[2][2] Bu, onun bütün kitaplarını sayıyor değildir Di­ğer eserlerinin başhcaları şunlardır; Müdavatu'n-Nüfus, Nâsıh ve Mensuh Cumhuru'l-Ensâb, Muhatla, Tavku'l-Hamame, el-İhkam fi Usulu'l-Ah­kâm. Onun Takrib adlı kitabı pek mâruf olmuş onu el-Fasl'da özetlemiş­tir. O, İbn Hazm'ın akli ve dini araştırmalar metodu gibiydi.

Oğlu Ebû Rafı Fazl şöyle demiştir: "Bende babamın el yazısıyla olan ki­taplarından 400 cild var. Bunlar takriben 80.000 varaka tutar."[3][3]

 

175- Bir Alimi Her Yönüyle İncelemek Gereği:

 

Bunlar, onun geniş ilmini ve uzağı gören düşüncesini gösterir. O, bizi ço­rak bir çölde bırakmadı, eserlerini tanımada, geçmişlere göre ilmini öğren­mede güçlük çekmiyoruz. Yazdığı kitaplar elimizde, onları okuyor, muka­yese ediyor, ana caddeden mi yürüdü, yoksa saptı mı, bunu Öğreniyoruz. Bu konuda bizim asıl maksadımız, fakih ve hadisçi İbn Hazm'ı tanımak olmak­la beraber, fıkıh ve usulün kelam ilmi hakkındaki görüşleriyle çok bağlan­tılı olmasından, onun bütün ilmi şahsiyetini tanımamız gerekiyor. Fikir meslekleri, bir kişiden çıkar fakat metod karışık olur. Onun fıkıh ve aka­ide dair bazı kitaplarında başkalarının görüşlerinin münakaşası vardır. Öy­leyse onun cedel münakaşasını bilmemiz gerek. Bu da bizi, onun fikir me-tadonu tümüyle öğrenmeye götürür.

Kısaca bir âlimin, bir yönünü Öğrenmek için onun ilmi şahsiyetini ince­lemek ister. Bu da, yazarın onun muhtelif ilmî yanlarına değinmesiyle olur. Öyleyse kısada olsa bir kaç sözle her yöne temas edip mevzuu biraz açmak gereklidir.

 

176- Onun İncelenmesi Gereken Yönleri:

 

Buna göre, İbn Hazm'ın kelam ilmi hakkındaki görüşlerini ele almak ge­rekir. Allah'ın sıfatlarında Eş'ariye muhalefet etti, insanın fiilinde, büyük günah işleyende hep ondan ayrıldı. O, kelam ilmi meselelerindeki görüş­lerini Kur'an'dan ve Sünnetten aldı ve lafızların tefsirine dayandı, müte-şabih ayetlerde, teşbih zannı uyandıran ayetlerde hep böyle yaptı. Sözü uzatmadan bu görüşlere kısaca değinelim: O, tarihe de el atıp yazdı. Ve ta­rihin en ince kolu olan Neseb ilmine dair yazdı. Sonra o, tarihin ulema ara­sında ihtilaflı olan bir kısmını ele alıp ashabın faziletlerine dair müstakıi bir risale yazdı.[4][4] Hatta bu yüzden, nasibilikle, yani Ali düşmanlığıyla itham olundu oradaki görüşlerini kısa da olsa açıklamamız gerek, gerçek-asibi miydi, yoksa Emeviler yanlısı olduğundan, onları çok tuttu­ğundan dolayı mı böyle iddia ettiler, göreceğiz.

Ayrıca İbn Hazm, felsefeyle, Özellikle mantıkla meşgul oldu. Buna da Takrib kitabını yazdı. Derler ki onda hatalar var, Aristo'ya karşı çıktı, h nu da belirtmemiz yerinde olur, ta ki mücerred Aristo'ya muhalif olmak, hata sayılır mı bilemem. Sonra Aristo'ya mantıkda muhalefet eden yalnız o mudur?

İbn Hazm, insan ruhunu ve ahlakı inceledi. Onun bu yaptıklarını, da­yandığı esasları, tuttuğu metodu, vardığı neticeleri, ahlak âlimlerinin prensipleriyle bağlantısını araştırmak gerekir.

Neticede İbn Hazm, fıkhında bağımsız müçtehid, usulünü tutan bir fa-kihtir, Zahiriye yolunu tutsa da, o müstakil müçtehid sayılır. Bu eserin asıl araştırma konusu ve maksadı budur.

 

177- İbn Hazm'ın Metodları:

 

Görülüyor ki, İbn Hazm, bütün çalışmalarında bir metoda bağlıdır. Başka tabirle, ilmi tabiatı gereği, metod onu çalışmaya bağlar. Akaid ça­lışmalarına bakıyorsun, onlarda da, fıkıhdaki yolunu tutuyor. Müslüman fırkalarla yaptığı mücadelelerde âsâra tabi bir metod takip eder. Ancak Mu­tezile gibilerin aklî kıyaslarını iptale giriştiği zaman, delile dayalı müna­zara usûlünü ustaca bilen biri gibi, mücerred aklî delillere yönelerek on­larla dâvasını kuvvetlendirir, aynı silahı kullanır. Bunun dışındaki akide meselelerinde görüşünü naslardan alır, bunlar Kitap ve Sünnet naslarıdır. O hem akaid hem fer'i meselelerde âsârcı ve Zahiriyecidir.

Müslüman olmayanlarla veya Sünneti inkâr eden sapıklarla münaka­şada mücerred akla dayanır. Onun için onun iki metodu var diyebiliriz:

a.  Mücerred aklî metod

b.  îslâmî Metod

Muhtelif araştırmalarında ise, bu iki metoda giren cüz'i bir metodu vardır ki, bu o konunun mahiyetine mahsustur. Ruhi ve ahlaki etüdleri tü­me varım ve tecrübidir. Tarih çalışmaları araştırıcıdır. Biz, onun bu iki umu-1 meto«unu kısaca ele alacağız, sonra da onun cedel ve münazaralarını yazı üslubunu göreceğiz.

 

Tâbi Olduğu Aklî Metod:

 

178- Aklî Metodu:

 

İbn Haazm mücadelelerinde bir takım aklî ölçülerle mukayyed olur ki, Şma çıkmaz, hasmı onlardan ayrılıp elinden kaçmak isterse, onu da dışarı çıkmaya bırakmaz, içeri çeker ve onu ana caddeye sokmak için en çetin sözleri söyler. Bu ölçüler dairesinde onu perişan eder. Eğer sözle bu olmazsa, o zaman kaleme sarılır, yazar. İbn Hazm, aklî münazarada tut­tuğu bu metodu Takrib kitabında anlatır. Bir kısmını da el-Fasl kitabına almıştır. Bu kitaba aldıkları, onun bu metodunu açıklamaya yeter. Biz Al­lah'ın yardımıyla ona dayanıyoruz.

 

179- Bedihiyyat Örnekleri:

 

İbn Hazm'a göre insan, insan olması itibari ile onda bedihi ilim vardır yaradılışında olan bu bedihiyata ilm-i nefs diyor. Çünkü her salim nefs sağ­duyusu olan, onu öğrenmeden bilir, telkin edilmeden ona inanır, onu alır. Mesela: Küçük çocuk onu anlar ve inanır. Ondan başka türlüsünü söyleye­nin sözünü reddeder, insan kalbine yerleşmiş olan bu bedihiyata muhalif görünen sözü kabul etmez. Bu bedihiyattan bir kısmı şunlardır: Bir şeyin parçası bütününden azdır, bunu küçük çocuk da bilir, yarım elmayı değil bütünü alır, bir hurma versen, ikinciyi ister. İki sınırın bir yerden toplan­mayacağını çocuk bilir. Oturmak istediği zaman onu ayakta tutsan, ağlar ve oturmak ister, çünkü bilir ki ayakta durması istediği oturmaya mani­dir. Yine bir cismin iki yerde olmayacağını bilir: Bir yere gitmek istese, sen de onu tutsan, bırak beri gideyim demek ister. Çünkü bilir ki tuttuğunuz yerde durdukça, gitmek istediği yerde olamaz. Yine bilir ki, iki cisim bir yer­de olamaz, bir yere oturmak istese de sen de oraya otursan, seni oradan kal­dırmak için ısrar eder. Sen orada oldukça, kendisinin oturmayacağını bi­lir. Duvarda eremeyeceği yerde asılı bir şeyi istesen, ben onu nasıl vereyim? der. Çünkü uzun olanın kısa olandan ziyade olduğunu bilir. İstediği bir şe­yi almak için, oraya doğru yürür, bilir ki mesafe yürümekle alınır. Bunla­rı dille söylemese de bilir. Yine çocuk, gaybı Allah'ın bildiğini bilir. Ona bil­mediği bir şeyi sorsan, ben nasıl bileyim? der. O hak ile batılı da farkeder. Her haber verilen şeye kanmaz, bir şeyin zamanı içinde olduğunu da bilir, ona bir olayı haber versen: "Ne zaman oldu?" der. Eşyanın mahiyet ve ta­biatı olduğunu bilir: Tanımadığı bir şeyi görünce: "Bu ne?" der. Anlatınca susar. Bir fiilin yapanı olduğunu, yapan olmadan bir şeyin meydana gel­meyeceğini bilir; bir ş,ey görünce: "Bunu kim yaptı?" der. Haberin doğruy ve yalana ihtimali olduğunu bilir; bir şey duyunca: Bazısına inanır, baz sına inanmaz. Bunların hepsi bedihiyat olup insanlar, bunları her zama görmektedir."[5][5]

îbn Hazm, insanın yaradılışında olan nefs ilmi dediği bu tür bedıhıy ta birçok misaller getirir. Ve insan ilminin temeli bunlardır. Gayıbdakı berleri bu yolla alırız. Bir insan gelip bir şeyi haber verse, onu görmeye, başka gelip o haberi birinci gibi söylerse kanarız, eğer iki haber birbirine a kanmayız. Nakil olunan bütün haberler buna göredir. Bir kimse-Uym-ldüğünü, birinin dönmediğini, birinin azil, diğerinin tayin edildiğini, ^kimsenin hasta olduğunu ve iyileştiğini bir felaketi ve görmediğimiz bir ""mleketi böyle haberlerle öğreniriz. Tarihteki olayları, hükümdarları, pey-berler hakkındaki bildiklerimizi, dinleri, âlimleri onların sözlerini fi­lozofları bu yolla tanırız.

 

180- Mantık Öncülleri Hesap Rakamları Gibidıı :

 

O nefs ilmi dediği, bu bedihiyat ile, aklî mücadelesinde sözlerini kuv­vetlendirdi. Ona göre insanların bilgisi bu bedihiyata dayanır. İnsanı di­ğer hayvanlardan ayıran akim temeli, bu bedihiyattır. Akıl ve düşüncesin­de şaşırmak ve sapmamak için malumatım daima bunlara dayamalıdır, şüp­he kabul etmeyen bu sağlam ölçüyle tartmalıdır, onun için mantık öncül­leri daima bu bedihiyata uygun olmalıdır.

Düşünce hatası, âlimlerin aklı idrak etrafındaki ihtilafları, bu bedihi­yattan kaynaklanıyor değil. Onun kaynağı, ihtilaf ettiklerinin, bu bedihi­yattan uzak olmasıdır. Öncüller uzayıp çoğaldıkça, onları bedihiyata da­yamak zorlaşır. Bu şuna benzer, hesapta rakamlar çoğaldıkça, hata ihti­mali artar, rakamlar azaldıkça hata da azalır, hesap kolaylaşır, neticede ihtilaf olmaz. Şöyle ki:

İstidlal, elbet öncüllerle bedihiyatla olur. Bu öncüllerden, bedihiyattan birinin doğruluğunu gösterdiği şey sahihtir, göstermediği batıldır. Ancak bu mukayese ya yakından ya uzaktan olur. Yakından olanın anlaşılması kolaydır, uzaktan olan nadir anlaşılır, hata yapılır. Fakat bu öncüllere bak­mayı çürütmez. Bu hesaptaki sayılara benzer. Sayılar azsa hesap kolaydır, hata azalır. Sayılar çoğaldıkça hesap zorlaşır, hata çoğalır, bunu ancak ma­hir hesapçılar yapar. Delillerdeki mukaddimeler de böyledir.[6][6]

Görüldüğü üzere o, aklî ve bedihiyatla, mantık öncüllerini birbirine sımsıkı bağlıyor. Ona göre, bedihiyata dayalı mukaddimelere itimad etmek-e beraber düşüncelerin muhtelif olması, fikri meselelerin bu bedihiyatdan uzaklık mesabesinden doğar. Bazısı büyük aklî çalışma ister, bir çok mu­kaddime gerektirir. Hata ve sevap buna bağlıdır.

 

181- Akla Arız Olan Afetler Düşünceyi Bozar:

 

İbn Hazm’a göre, hatanın kaynağı bedihiyattan uzaklık, yanısıra birde fikir fesadı, mukaddimelerin bedihiyata bağlamaktan şaşırmaktadır. Doğ-ve      ^Unme:mektir. Bu sapıklık bazen heva ve heves afeti, şehvet baskısı

belli bir fikre saplanmakla olur. Bu afet fikre musallat olur, onu şaşırtır, hataya düşürür. O zaman netice şaşırır. Bazen bu afet o ka dar şiddetli olur ki, bu öncülleri bile inkâr eder. İbn Hazm, bu konuda şöv le der:

"Temyiz sahibi bilir ki, bu bedihiyat veya yaratılışta olan bilgilerin hepsi doğrudur. Bunda şüphe yoktur. Bunlarda şüpheye düşenlerin aklı bi afete uğramış ve temiz kabiliyetini tıkamıştır. Veyahut bazı fasit görüşle­re kapılmıştır. Kiminin temyiz gücüne arız olan, bu afetler, safra bozuklu­ğuna benzer. Nasıl ki bu yüzden bal ona acı gelir. Hislere arız olan diğer afetlerde böyledir."[7][7]

Ona göre; görüş hataları bedihi olan mukaddimelerden doğduğu gibi, ak­la arız olan bir afetten veya tabii zaaftan ileri gelebilir, belli bir fikre sap­lanıp kalmak düşünceyi dondurur. Onun için hakikati arayan kimse önce kuvvetlerini kontrol etmek, gücü yetmeyen şeye girişmemeli. Herkes ken­di kabiliyetine göre davranmalı. Eşyanın tabiatına aykırı işler yapma, dereyi ters akıtmaya kalkışmamalı. Bedihi olanı yapmaya engel olan bir şe­yin tesirinde iken düşünmemeli. Bir şeye saplanmadan düşünmeli, bu ba­kışla ancak hakikati olduğu gibi kavrar, doğru anlar. Çünkü taraf tutup bir şeye saplanarak yapılan değerlendirme, daima düşüncede eğrilik yapar, onu sapıtır. Hakka ulaştıran yol daima doğru olan yoldur, onda eğriliğe sapma olmaz.

 

182- His Bazen Yanılır:

 

îbn Hazm, şuna inanmıştır ki, hak ve batıl ölçüsü, aklı bedihattır. His bazen yanılabilir. Hata his sahibinden gelir, his olunanda değil. Onun için aklî hükümlerin hepsini hisse dayamak doğru olmaz. Zira his, bazen yanılır, gözdeki bir hastalıkdan dolayı kişi bir şeyi iki veya çatal görebilir. Duygu almadaki bir afetten dolayı tatlı ona acı gelir. Eşya ve işte hüküm verirken, sadece hisle davranmadığına şahid çoktur. Doğru bakış bile bir-şeyi uzaktan ufak yakından büyük görür. Eğer hisse göre hüküm verirsek, o şeyin hacmi yakında büyüyor uzakta küçülüyor olmalı, halbuki böyle ol­muyor, o, hep aynıdır. Öyleyse, onun hacmine hüküm ederken hissin yanı­na başka bir ölçü de katmamız gerekir, o da fikirdir. Böyle yaparsak his, hükümde hataya sebeb olmamış olur.

 

183- Hisseden Yanılır, Fakat Hissolunan Değişmez:

 

İbn Hazm, hissin hatasına kaildi, eşyaya hükümde sadece, hisle yetin­mez. Bununla beraber eşyanın hakikatini inkâr eden Süfestailere şidde le hücum eder. Süfestailer eşyanın hakikatmda şüphe üzeredirler. Eşy nın hakikati itikad edilen şekildedir, hayale göredir, derler. İbn Hazm, eş yanın hakikatma inanır. His olunan bu eşyanın varlığı hakikattir, onların yanın   vasıfları vardır. Bunu hislede ve akıllada biliriz. Sadece his yetmez akılda lazımdır. His yanılırsa bu hissolunan eşyadan değil, his edenin  kusurundan gelir. Hissolunan şeyin sureti değişik sanılıyorsa, bu onun  vasfının değişmesi değildir. Hissedenin hissindeki bir afetten dola-° A     Müşahede bunu göstermektedir. Buna delil bile istenmez.[8][8]

 

184- Varlıkta Allah'ın Nizamı Değişmez:

 

İbn Hazm, akla ve tecrübeye dayanan bu tutumunda şu esas üzere yü­rümektedir: Allah'ın, bu varlıkda ve eşyada geçerli bir kanunu vardır. O kanun ve nizam değişmez ancak faili muhtar olduğunu kullarına göster­mek için harükülade olağan üstü olarak dil diğini yapar. Bunu şöyle açıklar: "Tabiat ve nizam Allah'ın yarattığı bir şeydir, onları O yarattı, öy­le bir düzen verdi ki, asla değişmez. Aklı olan, bunun değişmeyeceğini bi­lir. İnsanın tabiatı da böyledir. İnsan, ilimleri ve sıfatları elde eder, onlar­da tasarruf yapar. Eşek ve katır gibi hayvanların tabiatında ise bu yok­tur. Yerin de tabiatı vardır. Bazı toprakda arpa olmaz. Bazısında ceviz ye­tişmez. Dünyada olan her şeyin bir tabiatı vardır. Her milletin, kendine özgü sıfatları vardır. Bu tabiattır. Bu sıfatlar, bulundukları şeyin zatının gereğidir, ondan ayrılmaz. Ancak onun mahiyeti değişirse adı da değişir, mesela şarabın mahiyeti değişirse sirke olur, o adı alır. Her şeyin zatı bir vasfı vardır"[9][9]

Böylece İbn Hazm, eşyanın vasıflarının ondan ayrılmaz bir takım has­saları olduğunu söyler ki, bunları Allah yaratmıştır. Onlar daimidir, değiş­mez, zira Cenab-ı Hak varlığı yeri ve gökleri, bütün mahlukatı ve insanı ya­rattı, her birine bir nizam verdi. Bir tabiat üzere meydana getirdi, tabiat nizamı değişmez. Bunu ancak eşyanın hakikatim inkâr edenler, inkâr eder. Bunun için o, eşyanın tabiatlarını inkâr eden Eş'arilere karşı ş.ıktı ve onları eşyanın hakikatim inkâr eden Sofistlere benzetti. Eşyanın bu tabi­atı hakkındaki sözlerini şöyle tamamladı: "Sıfatlar, yani eşyanın hassala­rı ve kanunları hakkındaki sözün hakikati budur. Bunun Ötesinde eşyanın kabul etmeyen sofistlerin yoludur."[10][10]

 

185- Varltkdaki Nizam ve Sabit Hakikatler:

 

İbn Hazm, aklîmetodunda bu tutumu gütmektedir. Mantık öncülleri insan yaratılışını  kabul ettiği bedihiyata dayanır, hissolunan eşyanın ölçüsünde  sadece hisse itimad etmez, eşyanın sabit hakikatleri olduğuna, varlıkdaki nizama inanır. Bunu inkâr eden Sofistlere şiddetle hücum ed Eşyanın hakikatinin imandan sonra, onların tabiatlarına ve Allah'ın bu va lıkdaki nizamı, sonsuz kudreti ile yarattığına inanır. Varlıkda sabit ol bu nizam ve kanunlar, nefıslerdeki tabiat, o tümevarım .incelemelerinde b tümevarıma itimad ederdi. Zira tümevarım, halkta Allah'ın nizam ve k nunlarmı tanımak isteyen kişinin en doğru metodudur. Zahir olan olaylar­dan toplayıcı kanunların, eşyayı bağlayan müşterek vasıfları bulup çıka­rır, bunları bir hükme bağlar.

Onun Tavku'l-Hamame ve Müdevalü'n-Nüfus kitapları, araştırıcı bir istikrarın ve o tümevarımın vardığı neticenin hükmünün bir örneğidir

 

186- İtibar Unvanla Değil İşledir:

 

İbn Hazm gibi bir tarih araştırıcısının, verdiği hükümlerinde tümeva­rımın yeri olması gerekir. Zira tarihi tümevarım, geniş bilgi ve araştırma kudreti ister. Onun bu konuda en açık örneği Nükatu'l-Arus kitabıdır. O, en kısa deyimle tarihi ve ilmi bir tümevarımcıdır. O, onda halifelerin ba-şageçmelerini, veliahdları kimin ne gibi lakap aldığını araştırır. İslâm halifelerinden babası sağken halife olanları, doğuda batıda da bunlarla il­gili olayları belirtir. Sonra adına ve lakabına, devlet, millet veya ümmet ke­limelerini ilave ederek Seyfü'd-Devle, Adüdü'd-Devle, Giyasu'1-Ümme Sey-fu'1-Mille gibi unvanlar alanları bulup çıkarır, sıralar ve sözü şöyle tamam­lar:

"Sonraları iş çığırından çıktı ve şaştı; daha sonra doğuda batıda da iş aya­ğa düşüp rezil oldu. Bu isimleri simsarcılar, insanların rezil takımları ta­kındı, eskilerin rekabet yaptıkları, aşağılık olup gitti. Böylece Hz. Peygam­ber (as)in şu sözleri gerçekleşti: "İnsanların yükselttiği bir şeyi, Allah al-çaltır." Şu da gerçekleşmiş oldu ki: Hakikat Allah için ameldir, memleket­te adaletle iş görmektir. Yüksek ahlakı sağlamaktır, insanları Kitap ve Sün­nete davettir, kuru unvan değildir. Bunları yapmayanlar alçaktır, zayıftır-Böylece kuvvetli olanın, düşkün olana üstünlüğü meydana çıktı. Bu iş öy­le her hasisin, düşkünün kendine uydurma bir isim takması ile olmaz. Baş­langıçta ve sonunda emir Allah'ın elindedir. Bize Allah yeter, O ne ıy yardımcıdır."[11][11]

Görüyorsun ki; valilerin, hükümdarların düşkün oldukları büyük ısı leri, gösterişli lakapları araştırıyor, sonra bu unvanların sahiplerının çalması ile nasıl bay ağıl aştığını gösteriyor ve bu tümevarımın vardığı ticeye göre hükmünü veriyor.

 

187- İki Sebeble Aklı Metodu Kullandı:

 

Buraya  kadar onun mücadelelerinde tuttuğu aklî metoduna işaret et-O sırf aklî bahislerde Kur'an ve Sünnete veya sahabe ve tabiinin âsâ-1 değil mücerred akla itibar eder. Bu metodu iki şeyde kullanır:

Yahudiler, hristiyanlar ve filozoflar gibi İslâm dışı kimselerle yaptı-- tartışmalarla mücerret akla dayanır. Sağduyu sahiplerinin kabul ede-"' öncüllere dayalı bedihiyatı delil getirir. Onlara hakikati anlatmak için en kestirme yol bunu bulur. Bunun yanı sıra onların sözlerindeki çelişki­lerle onları susturur, onların kitapları ile ve bilginlerinin sözleri ile onla­ra cevap verir.

b O ahlak ve nefse ait bahislerde de akla itimad eder. Çünkü ahlak ve insan psikolojisi konuları, bunların türlü halleri, hastalıkları ve tedavile­ri aklî incelemeyi ve istikrarı gerektirir. Bu ise doktorun yaptığı işe ben­zer. Doktor, muhtelif bitkileri tecrübe eder, tahlil eder. Sonra da hastalı­ğına deva olacak ilacı yapar, sonra ilacı yavaş yavaş hastaya tatbik eder. Allah'dan şifalar diler. İbn Hazm da bu bahislerde bir araştırıcıdır, dağı­nık parçaları akıl bağıyla bir araya getirip, onlardan ahlak hükümleri çı­karır, kalbe deva sunar.

İbn Hazm, bu akli metodu bazen Mutezile, Eş'ari ve Maturidi gibi mu­halif İslâm fırkaları gibi aklî deliller getirdiklerinde onlara karşı da kul­lanırdı. Çünkü Mutezile Kitap ve Sünnetle, dinde zarureten mağlum olan­la mukayyed olsa da, sırf akılcıydı. Eş'ariler ve kardeşleri de Kitap ve Sünnetin getirdiklerini teyid için, hocaları Mutezile gibi aklî delillere baş­vurdular; ancak onlarca, mutevatir sünnetle haber-i vahid arasında fark yoktur. îbn Hazm, bunların hepsine muhalif olduğundan, onların delille­rini akıl yoluyla iptal edip, onlara karşı onların silahını kullandı.

 

Ahlak ve Nefis Bahisleri:

 

188- Ahlak Konusunda İki Önemli Eser:

 

ibn Hazm'ın aklî ve tecrübî tutumu bu olup ahlak ve psikoloji bahisle­rinde de, buna uydu. Onun için, önce bunlardan bahsedip İslâmî metodu­nu sonraya bırakalım: Kendisinden sonra gelen İmam Gazali'yi istisna eder­se k , islâm fukahasmdan İbn Hazm'dan başkası, ahlak ve nefis bahslerineböyle önem vermiş değillerdi. O, bize bu konuda iki eser bıraktı:

a. İnsanların ahlak ahvalini inceleyip, bozuk olan yönleri ıslah yolunu araştıran ahlak ve siyer risalesi ki, buna bazısı Mudauatu'n-Nefs, bazı naşirler de, İbn Hazm'ın hikmetleri dedi.

b. Diğer  Tavku'l-Hamame eseri olup bunda da aynı konuyu işledi. Bu iki eserden bahsetmemiz gerek. Çünkü İbn Hazm'ın bu ikisinden başka eseri olmasaydı, bunlar onu ulema arasında en yüksek mevkiye çıkarmaya ye­terdi. Hacimleri küçük de olsa, yazarının aklının büyüklüğüne, onun araş­tırmadaki yüksek zirvede olduğuna delaletleri çok büyüktü.

 

189- Ahlak Risalesi:

 

Hacmi küçük olan bu önemli eseri, ne zaman yazdığı bilinmiyorsa da ha­yatının sonuna doğru yazdığı anlaşılıyor. Hayatın acı-tatlı cilvelerini ta­dıp olgunlaştıktan sonra yazdığı belli. Gençlik eserine benzemiyor.

Eseri okuyan görür ki, o bunda Arapçaya tercüme olunup Yunancadan gelen ahlak kaidelerine dayanmıştı. İran, Hind gibi şark ülkelerinde yer­leşen ameli ahlaka dair bahislerden de hâli değildi. Nasıl ki Hind düşün­cesinden alıp İran ahlak görüşünün özü sayılan Abdullah b. Mukaffa 'm Ke-lile ve Dimne ile Edeb-i Sağir ve Edeb-i Kebir kitaplarında bunlar vardı. Eseri okuyan, bunları açıkça görür. Fakat o, sadece bunlara dayanmadı. Ça­ğında yaşadığı ve temas ettiği insanların ahlakını, ahvalini araştırıp ince­ledi, onların iç alemine sokuldu, tecrübe yaptı, denedi. Böyle tümevarıma ulaşmak genç yaşta olmaz.

 

190- Ahlak Risalesinde Dayandığı Kaynaklar:

 

Buna göre diyebiliriz ki eser iki saf kaynaktan alındı.

a. Akla dayanan felsefi araştırmalar.

b. İstikraya dayalı şahsi tecrübeler

Birinci unsur, eserde açıktır. Bazısında fazilet ve rezilet ahlak ölçüsün­de Aristo'nun koyduğu ölçüye dayanır ve fazilet iki reziletin ortasıdır, der, şöyle ki: Fazilet ifrat ile tefritin arasında ortada olmaktır. Aşırılığın, iki ucu da yerilmiştir. Fazilet, ikisi ortasındadır.[12][12]

Sonra aklın takdir ve ihtiyattaki ifradım, bundan istisna eder, bunu kö­tü saymaz, akıl bunun dışındadır, o ifrat sayılmaz, çünkü akıllıca davra­nıp hata etmek, ihmalden hata etmekten daha hayırlıdır, der.

Yalnız bu kadar değil, o bazen arada fark olsa da Eflatun'un yaptığı gi­bi, fazilet kaidelerini dört yapar ve şöyle der: "Fazilet esasları dörttür, her fazilet onlardan oluşur. Onlar da: Adalet, anlayış, şecaat, cömertlik. Reza­letin esası da dörttür; her rezilliğin başı onlardır: Zulüm, cehalet, korkaklık ve pintilik. İffet ve emanet, adalet ve cömertlik nev'inden iki nev'idır.[13][13] Sonra hilm, sabır gibi belli faziletlerden her birini, bu dört esasdan birine götürüp bağlar.

 

191- Neden Onlara Dayandı?

 

Bu onun Yunan filozoflarının ahlakına dair yazdıklarına vakıf olduğu-.. terjr Onların sözlerini nakilde, tam bir isabet olmayabilir. Fakat bu nU, iller onUn bunları bildiğim ve aldığını gösterir. O, adeti üzere her aldığı şeyi  inceler, kendisinde onu sindirir, sonra onu açıklar, şahsiyetinden katar, kuru bir nakil değildir, kişiliğiyle ortaya çıkar, başkalarının sözle­rini tekrarlayan biri değildir.

Yunan düşüncesine dayanması, onu sade dini yönden değil, aklî tecrü­beyle, ahlak incelemesine yöneltti. Evet şüphe yok ki, umumiyetle ilahi din­lerin hepsi, özellikle İslâm dini, güzel ahlaka davet eder. İslâm, insanla­rın en hayırlısı, ahlakı en güzel olandır. Hz. Peygamber (as) şöyle demiş­tir: "Siz insanları malınızla doyurup memnun edemezsiniz, onları güzel ah­lakınızla memnun edip gönüllerini kazanın." Yine buyurmuştur: "Ben gü­zel ahlakı tamamlamak için gönderildim.."

Bu sabit bir iş. İbn Hazm, Müdâvâtü'n-Nufüs eserinde, mücerred akta şu düşünceyle dayandı. Akıl, ilim, marifet, terbiye bunlar ahlak ölçüsü ka­ideleridir, sabit fazilet esasları, kalbi maneviyatla tedavi, faziletle nefsi­ni tezkiye etme yoluna uyma, bütün bunlar insanı en doğruya götürür. Ken­disinde bu akıl ve irade kuvvetini bulamayanlara, dini emirlere uymaları­nı tavsiye eder. Ve en sonunda buna itimad ederek şöyle der: "Fazilet bil­gisi olmayıp, onu tanımayan Allah'ın ve Rasulünün emirlerine uysun, Çünkü onlar, bütün faziletleri ihtiva eder."[14][14]

 

192- Aklın Hükümlerini Dini Nasslarla da Te'yid Eder:

 

Fakat İbn Hazm, ahlak prensiplerini anlatırken sadece, akla ve tecrü­beye dayanıyor, dini kaidelere bakmıyor değildir. O aklî hükümleri dinî nasslarla te'yid ediyor. Önce akla ve tecrübeye dayalı hükümlerini söyler, sonra Kur'an'dan kıssalar nakleder, ibret levhalarıyla bunları süsler veya­hut Kur'an ve Sünnetin emirlerini getirir. Mesela fazileti anlamakta ak­im üstünlüğünden, rezilet aklı selimin kontrolünden kaçan bir şey olduğun­dan bahsederken kıyamet günü kâfirlerin diyecekleri sözlere şu âyet-i ke­rimeyi delil getirir: "Eğer bi? doğruyu dinleseydik veya aklımızı kullansaydık Cehennem ehlinden olmazdık." (el-Mülk, 67/10) Akıllarını kullanmak onların en büyük günahı budur, Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Onlar, şiarım itiraf ettiler, Cehennem ehli yere batsın." (el-Mülk, 67/11) O, ak-ükümlerini te'yid için Kur'an ve hadislerin nasslarını kullandığı gibi, K ve fazilette dinin hükümlerini te'yid için akıldan da faydalanır, atta o, şu neticeye varır: Aklın gayesi, taatleri, faziletleri kullanmak-una yaramayan akıl, akıl sayılmaz. Günah işleyenlerin dünya işlerini iyi yürütmeleri, geçimlerini kolay sağlamaları, dünyaya dair şeyleri kazanmaları, buna akıl denilmez, buna kurnazlık, aç gözlülük denir. Akıl bunlardan çok yücedir. Akıl, hakkı kavrayıp O'na teslim olmak, ahirete ha­zırlık olan bu dünya siyasetini de iyi yürütmektir.

 

193- O, Eskilerden Faydalanmıştır:

 

Netice olarak İbn Hazm, Yunan filozoflarının ve İranlıların dediklerin­de Hasan Basri gibi İslâm hakimlerinin sözlerinde bir kaynak buldu. Ri­salesini onlardan suladı, fakat kendi kişiliğim de asla kaybetmedi. Risa­lesinde onlardan faydalandığını gösteren satırlar var. Ayrıca o, bu ahlak­çılardan bazılarının adını da açıkça söyler: "Eksik bilgilerin tamamlanma­sı aklı arttırır, onu afetlerden arındırır; aklı zayıflamaktan ve deliliğe kaymaktan korur. Aklını böyle muhafaza eden Hasan Basri daha hakim, Atinalı Eflatun'dan daha filozof, İranlı Büzürcemher'den daha basiretli olur."[15][15]

Bu sözler gösteriyor ki, o, bu ahlak risalesini yazarken Hasan Bas-ri'den nakil olunan öğütler, Eflatun'un ve Büzürcemher'lerin bıraktıkları eserler Önünde idi. Onlar elinde olunca, elbet onlardan birşeyler almıştı.

 

194- Hayat Tecrübelerinden Nasıl Faydalandı?

 

Onun bir risalesinde, faydalandığı ikinci kaynak tecrübeleridir. Eseri­nin başında şöyle der: "Ben, bu risalemde birçok konular, manalar topla­dım. Cenab-ı Hak bana zamanın tasarruflarını, ahvalin gidişini bilmeyi, an­lamamı sağladı. Ömrümün çoğunu bu uğurda harcadım. Bunları mütala­ayla genişlettim, gördüklerimi kaydettim. Çoğunun meylettiği zevk ve se­falar fazla mal biriktirme yerine, ben bu işi tercih ettim ve elde ettikleri­mi bu kitapda derledim. Umarım ki, Allah, kullarından eline geçirenin bun­dan faydalanmasını nasib eder. Ben bu işte kendimi yordum. Çok emek ver­dim, uzun boylu düşündüm. Okuyucu bunu lütfen alsın, ona armağan edi­yorum. Bu servet hazinelerinden, emlak tapularından daha değerlidir. Bunu düşünerek okumalı, Allah okumayı nasib etsin, kolay kılsın. Ge-nab-ı Hak'dan niyetime göre ecir dilerken, bunu kullarına faydalı kılma" sim bozulan ahlakın ıslahına ve kalblerindeki hastalıkların şifasına yarar­lı eylemesini niyaz ederim, dileğim Allah'tandır." Bu sözler gösteriyor ki, o bunu yazarken tümevarım ve tecrübeye, hayatta görüp geçirdiklerine da­yandı, onları Allah vergisi olan akıl ve basiretle, doğru ve ferasetle incele­di, cüz'i olayları güzelce zaptedip onlardan külli mânalar ve umumi hüküm­ler çıkararak, bunları muntazam ve kâmil bir halde ortaya koydu.

 

195-Bütün  İnsanların Emeli, Elemden Kurtulmaktır:

 

Şimdi bu kıymetli esere bakıp başlıca konularına işaret etme sırası geldi  İbn Hazm faziletlerden dağınık bir halde bahsetmedi, önce fazilet ölçüsü zikretmekle işe başladı. Ona göre, bu ölçü, elemden kurtulmadır, kara düşünceleri, kalbdeki elemleri kovma olmalıdır. Dilersen

Hvebilirsin: Ona göre hayatın gayesi, manevi lezzet ve hazdır. Manevi has, onun tabiri ile, elemi defetmek, hayır ölçüsüdür veyahut haya­le dileği ve gayesidir. O şöyle der: Akilin zevki, temyiz etmesiyledir. Âli­'n hazzı ilmiyledir, hakimin hazzı hikmeti iledir, müctehidin Allah rıza-ctihad hazzı, yine; yiyen kimsenin yemekten, içen kimsenin içmekten, kazanın kazancından, oyuncunun oyundan, amirin emr etmekten duydu­ğu zevklerden çok daha büyüktür." Sonra tümevarım ve araştırma sonu­cu vardığı kararları şöyle anlatır:

"İnsanların beğenip aradıkları ve üzerinde birleştikleri bir gayelerini araştırdım ve onun elemden kurtulmak olduğunu buldum. Düşününce an­ladım ki insanlar sadece bunu beğenmekte ve onu aramakta birleşmekle kalmıyor, baktım ki, onların bütün arzuları, istekleri, elemden muradla­rı, aradıkları muhtelif olmakla beraber onları harekete geçiren tek şey, elem­den kurtulma, ümit ve gayretiydi. Söyledikleri her söz içlerindeki sıkıntı­yı gidermek içindir. Kimisi yolunu bulur, kimisi yanılır, kimisi isabet eder ki, bu en azdır. Elemden kurtulma, gamdan sıyrılma Öyle bir yoldurki, Al­lah Teala bu alemi yarattığından, son buluncaya kadar, bütün milletlerin hepsi bunda birleşmişlerdir. Ondan sonra ahirette hesap günü gelir. Bun­dan başkasını beğenmekte biıieşemezler. İnsanların içinde dini olmayan­lar, ahiret için çalışmazlar, insanlardan mal peşinde koşmayanlar var fa­kat bu dünya, var olalıdan, son buluncaya kadar, alemi beğenip ondan kur­tulmak istemeyen yok. Ben de bu yüksek buluş birleşip bu acaip sır bana açılınca Allah fikrime bu büyük hazinenin yolunu aydınlattı ve ben de elem­den kurtulmanın yolunu araştırdım. Bu yol ki, âlim, cahil, salih, sapık, us-u, azgın, bütün insan sınıflarından her birinin aradıklarından en aziz bir ılektir ve bunun ancak ulu ve yüce Allah'a teslimiyetle yönelmek olduğu­nu buldum."[16][16]

 

196- Hayır ve Şer Ölçüsü:

 

B undan da görüyoruz ki İbn Hazm'm fazilet için koyduğu ölçü, iki parçadan  oluşuyor.

a. Bütün  insanların istedikleri ve gayeleri o elemden kurtulmak N    una Yaştıran yolki o da Allah'a teslim olup O'na yönelmek. Netice olarak fazileti gösteren ölçü, Allah indinde olanı taleb etmektir.

Şüphesiz ki, elemden kurtulma denen birinci kısmın, Milattan Önce 27n yılında ölen Yunan filozofu Epikur'un kurmuş olduğu menfaat mezhebi le bağlantısı vardır. Ona göre hayır ve şer ölçüsü menfaattir. İşleyen faydası olan her iş hayırdır, eğer elem varsa; o serdir. Sonra manevi men faatlere ölçü tutar, onların celbi hayır, defi serdir. Manevi elemlerin de de fi hayır celbi serdir. Elemin defi, manevi menfaatlerle ölçülür. Çünkü elem kalb işidir, serdir, onun defi hayırdır. Müslüman filozof îbn Hazm, Yu­nan filozofuyla uzun boylu yürümez. Ondan ayrılır ve İslâm düzenine yö­nelir: Elemlerin en büyüğü seri olan elemden kurtulmanın asıl yolu, yüce Allah'a yonelip teslim olmaktır. Zira bir kimse Allah'a bağlanırsa, onun elemleri dağılır. Bütün faziletlerde Allah'a yönelme yönü açık değilse ve Al­lah rızası yoksa, o fazilet sayılmaz.

îbn Hazm, faziletleri bu yolda tahlil eder ve bu amaca yöneliktir. Son­ra psikolojik tahliller yapar ve reziletleri açıklar. Sonra onların bu ölçüye göre, tedavi yollarını gösterir. Elemi defetmek, Allah'a yonelip dilemekle olur.

 

197- Her Fiil, Hayır Veya Serdir:

 

Burada şuna da işaret edelim ki; İbn Hazm, tümevarımda bulunup araştırmalarında bir ahlak âlimidir. Tümevarım onu şu neticeye götürmüş­tür. Bütün insanların asıl gayesi elemden kurtulmaktır. Bunu hayır ve şer ölçüsü alır. Zira eski ve yeni ahlakçılar; hayır ve şer için ahlak Ölçüsü ola­cak kaidenin hususi değil, umumi olmasını şart koşarlar. Çünkü bu bir öl­çüdür, tartıdır. Ölçünün bütün fiili değerleri ölçmeye yarar, sağlam olması gerekir. Ahlaki hükümler umumidir. İnsanın bütün fiillerine şamildir. İnsanın yaptığı her işe ahlak, hayır ve şer bir damga vurur.

 

198- Bazı itirazların Cevabı:

 

Biri çıkıp burada şöyle diyebilir: O, bir yerde; "fazilet kaidesi ifrat ile tef­rit arasında ortadadır" derdi. Yani her fazilet iki rezilet arasındadır. Bu Aristo'nun görüşünü almaktadır. Diğer bir yerde; "fazilet temelleri dörttür dedî: Böylece Eflatun'un görüşüne katıldı sonra da; "fazilet Ölçüsü menfaat­tir" diyor ve menfaati manevi sayarak onu kederden kurtulmaya bağüyo En sonunda da; "elemden kurtulmanın yolu Allah'a yönelmektir" diyor, sözler birbirine uyuyor mu?

Şayet İbn Hazm, bunların hepsini ahlak ölçüsünde bir kaideye itibar e se idi, o zaman bu söz yerinde olurdu. Fakat öyle anlaşılıyor ki o, filoz ların sözlerini naklediyor. Onları kendine mal etmiyor, gerçekte o; nl°z ların sözlerini yazarken kabullenmiş değil. Meseleyi incelerken, kendi den Önce bu konuya girmiş olan filozofların sözlerini naklederek onlardan yararlandı Ve ahlak ölçüsü olmaya yarayacak şey olarak elemi defetmeyi yar       Dilersen buna manevi elemi def ile sebebi menfaat diyebilirsin. Diğer ikisine yani ortası olması veya fazileti dört saymasına gelince, bun-ameli buldu, birincisi onun araştırmasını teyid ediyor, ikincisi de sırf bir taksim olabilir.

O genellikle bir eserinde bu ilimdeki terimlerle mukayyed olmamış, akıl fikirce doğru gördüğü malumatı toplamış, amel ve tümevarıma uygun bulduğunu almıştır; söyleyenin sözü ile mukayyed olmaksızın kendi mak­sat ve metodundan ayrılmadan onları kaydetmiştir.

 

199- İnsanların Dediklerine Kulak Asmak:

 

Bu değerli eserin maksadı ve kaynakları bunlardır. Biz, okuyucunun gö­zü önüne onun görüşleri ve üslubunu sergilemek için eserden bazı parçalar almak istiyoruz ve üç konu seçiyoruz: Biri insanların söylediklerine bakış, ikincisi bir fikir ve mezhepte sebat, üçüncüsü de dindarlık ve dini hafife al­ma.

İnsanların sözüne bakmak, görüşlerine saygı göstermek veya kulak asmamak. Bu konuda şunları söyler:

"İnsanların dediklerine aldırış etmeyin, yaradanm kelamını dinlemek işte akıllıca iş budur. Rahat ve huzur bundadır. Bir kimse, insanların dilinden ve onların ayıplamasından kurtulurum sanırsa, o delidir. Kim ki, gerçekçi olup hakikat huzuruna kavuşursa, insanların Övmesi, yermelerin­den daha kötü olur. Eğer insanların Övgüsü haklı ise, kendisine ulaşınca sevinir. Kendini beğenir, bu da onun faziletini bozar. Eğer batıl ise ve sevinirse, yalana sevinmiş olur, bu da büyük bir kusurdur. İnsanların onu yermesi, eğer haklı yere ise belki de o ayıplanan şeyden çekilmesine se-beb olur. Bu ise büyük bir iyiliktir. Bundan ancak kusuru olanlar çekinir. &ger yerme batıl ise ve buna sabrederse, sabır ve hilmi ile daha çok fazi­let kazanır. Bir de üstelik ganimet elde eder: Kendisini batıl yere, yeren kim­senin sevaplarını alır. Ahirette sevaba en muhtaç olduğu bir sırada hiç yorulmadan o sevaplarla kurtulur. Bu da yüce bir şeydir. Bundan ancak-e iler kaçar. Eğer insanların methetmeleri kendisine ulaşmazsa onların emeleri de sükutları da birdir. Fakat yermesi öyle değildir, yermeleri ulaş­sa da ulaşmasa da her iki halde o kazançtadır. Sevap alır. Eğer Hz. Pey­gamberin iyi medih ve sena hakkındaki: "Bu müminin ön müjdesidir, sözü olmasaydı, akil kimsenin haklı medihden çok batılla yermeye rağbet et-mesı gerekir.[17][17]

 

200- Sebat ve İnat:

 

İkinci konumuz; fikir ve amelde sebada dair olup o şöyledir. Sebat akidlerin sıhhatında olur, bir de inatçılık ve dikkafalılık vardır. Bu ikisi birbirine benzerse de ahlak bilgisi olan bunları ayırır. İnad ve dikkafalılık batılda olur, veya fail, sebebiyet verdiği şeye yardım için yapar, fesadını anlar. Bu yerilmiştir, Bunun zıddı insaftır. Akdin sıhhati olan sebat, ya hak üzere olur veyahut kişi onun hak olduğu kanısındadır. Batıl olduğunu bilmez. Bu övü­len, medhe layık bir şeydir. Bunun zıddı, ıstıraptır, kararsızlıktır.[18][18] Bu çok ince bir farktır. Haksız bir fikir söz ve işte inatla direnip kalmak, zulüm­dür. İnanarak azimle sebat etmek ise, bu hakta sebat etmektir. Bunun dışın­dakiler kararsızca arzular, heveslerdir.

 

 

201- Dindar Güvene Layıktır, Dini Olmayana Güvenilmez:

 

Dindarlık ve dini hafife almak konusunda İbn Hazm'ın çok değerli söz­leri vardır. O, dine inanan kimseye güvenmeyi söyler, velevki İslâm'dan baş­ka bir dine inansın. Müslüman da olsa dinine bağlı olmayanlara güven-memeye davet eder ve şöyle der:

"Dindar olana güven, itimad et. İsterse senin dininden başka bir dinden olsun. Dini hafife alana güvenme, isterse senin dininden olduğunu söy­lesin. Allah'ın haram kıldıklarını hafife alana asla birşey emanet etme."[19][19] Böylece bu değerli âlim, hafife almanın akıl ve dinin hükmünden çıkmış ol­duğunu söyler, güveni sarsar. Allah'ın haram kıldıklarını hafife alan, fazilet ve zillet hududu tanımaz. O dindar olanın güvene layık olduğunu söyler. İs­terse İslamdan başka bir dinde olsun. Çünkü onun fikir ve din gibi iki gü­zel desteği var. Dinlei'in hepsi emanete riayeti teşvik eder. Hiyanetten nehy eder. Bu hikmet dolu sözü, İbn Hazm gibi İslâm'a şiddetle bağlı kılıç gibi keskin kalemi ile yahudi ve hristiyanlarla mücadele eden bir adamın söylemesi çok manidardır. O, bunlarla mücadele yaparken hakkı söylüyor ve savunuyor. O, hak da İslâm'ın hoş görüşünden doğar. Gerçek şu ki, di­ni olan dini olmayandan elbet daha hayırlıdır. Velev ki İslâm'dan gayrı ol­sun, bir dine inanan kimse güvene layıktır. Bir dine inanmayan  kimse, gü­vene layık değildir. İsterse durmadan ben müslümanım diyenlerden olsun.

 

202- Fazilet ilimden, Rezalet Cehaletten Doğar:

 

Bunlar, İbn Hazm'ın ahlaka dair yazdığı değerli esere kuş bakışı satır­lardı. Bunların hepsi derin felsefe araştırmaları neticesi, hayat tecrübeleri mahsulü ve insanların ahval ve ahlakına dair mülahazalardır. Onun var­dığı netice şudur: Fazileti ya hikmet ve felsefe öğretir veya din öğretir. Bu­nu şöyle açıklar. "Her fazilette ilmin payı vardır. Fazilet ilimden doğar, her rezalette de cehaletin payı vardır. Rezalet cehilden doğar. Okumayan, öğ­renmeyen kimse fazilet nedir bilmez. Allah onlara bütün hayırları öğret­miş ve bildirmişti. Onlar insanlardan bir şey öğrenmekten uzaktırlar.


[1][1] Yakut, Mû'cemül-Üdebâ, c. XII, s. 247

[2][2] Aynı kaynak, s. 251

[3][3] Aynı kaynak

[4][4] Üstad Said Afgani bu risaleyi bastı ve İbn Hazm'ın biyografisini de ilave etti. Allah mükafatını versin.

[5][5] el-Fasl, c. I, s. 5

[6][6] Aynı kaynak c. I, s. 7

[7][7] Aynı kaynak, c. 1, s. 6

[8][8] Aynı kaynak c.I,s.8

[9][9] Aynı kaynak, c.V, s. 16

[10][10] Aynı kaynak, c.V s  17

[11][11] Nükatü'l-Arüs, s. 86, Külliyetu 'I-Adab dergisi, c. XIV, Dr. Şevki Dayf.

[12][12] Aynı kaynak, s. 42

[13][13] Müdâuâtü'n-Nüfus, s. 66

[14][14] Aynı kaynak, s. 66

[15][15] Aynı kaynak, s. 40

[16][16] Ayin kaynak.s.6,7

[17][17] Aynı kaynak, s. 8

[18][18] Aynı kaynak, s. 40

[19][19] Aynı kaynak, s. 18

Alt sayfalar (1): Tavku'l-Hamame