ENDÜLÜS'DE SİYASİ ÇEKİŞMELER, SÜRGÜNLER..
Ali İbn Hazm'ın babası olan Ahmed b. Said, Emevi halifesi Hişam'm elinden hükümdarlığı alan Mansur amirinin vezirlerinden biriydi. Yakut Mu'cemü'l- Üdebâ'da şeyle der: "Ahmed b. Said b. Hazm, ulemadan olup, Mansur Muhammed b. Ebu Amir'in vezirlerindendi. Ondan sonra da oğlu Muzaffer'in veziri ve devleti yönetenlerden oldu" Görüyoruz ki İbn Hazm'ın babası Ahmed, Amiri devletin yardımcılarından olup Mansur Amiriye yardım etti, 392 H. / 1002 M. de onun ölümü üzere oğlu Muzaffere yardım etti. 398 H. / 1008 M. de kargaşalıklar başlayınca işi bırakıp siyasetten çekilmeye başladı. Kurtuba'da çalkantılar başgösterdi. Kurtuba'mN doğusundaki yeni hanelerini terkedip batısındaki eski evlerine taşındılar. Emevi hanedanmdaki çekişmeler yüzünden devamlı kargaşalıklar içinde 402 H. / 1012 M. yılında vefat etti. Devleti ele geçirme çekişmeleri devam etti. İş o kadar çığırından çıktı ki, iki rakip taraf da, müslümanları pusuda bekleyen hristiyanlardan bile yardım istediler. Bu günahkâr tutum, o dereceye vardı ki, Mansur Amiri Hristiyanları yenmişken birbirlerini ezmek için onları bıraktı. Böylece iki tarafta yenildi ve bundan İslâm çok zarar gördü. Düşman ise ucuza zafer kazandı.
İbn Hazm, işte bu kan deryası ortasında yetişti. Bağlılığı kuvvetli idi. Bu hanedana sadıktı. Baktı ki, bu hanedan birbirleri ile boğazlaşıyorlar, birbirlerini yiyorlar, o zaman genç yaşta idi. Düşündü, daha önce babasının yaptığı gibi, iki taraftan birine diğerine karşı yardım etmekten vazgeçti. Böylece ilme daha çok sarıldı, kendini ilme verdi. Bu uğurda memleketi olan Kurtuba'yı terk edip 404 H. /1013 M. yılında Mariyye'ye göçtü. Çünkü Kurtuba'yı Berberiler durmadan hırpalıyorlardı. Orası Berberilerin ve Hrıstıyanların uğrağı olmuştu. Fesad ve şer fırtınaları esiyordu. Kurtuba'da huzur kalmadığmdan ulema da orayı terk etmişti. İbn Hazm Mariyye'de onardan ders almaya devam etti, kendini okumaya, ilme verdi. İbn Hazm gi-ı nimet içinde yetişen bir kişi ilimde en büyük huzuru ve teselliyi bulur, at o siyasetten ayrılsa da huzur içinde ilim çalışmaya onu bırakma ılar. Çünkü umumiyetle Endülüs'de, özellikle kurtuba'da kargaşa-
ett^B SÜrÜP gİtmektedir- Bunun neticesi, Ali Hamud, Kurtuba'yı istila unlar alevi olup Mağripte siteye hakimdiler. Hz. Ali yanlıları ile Emeviler arasında cahiliyet devrinde de, İslâmiyet devrinde de çekişmeler var. Şimdi Hz. Ali yanlıları Kurtuba'ya hakim oldular. Elbetteki Emevileri ve taraftarlarını takip edeceklerdir. İbn Hazm ve ailesi Emevi taraftarıdırlar, babası onların devletinde vezir idi. Bu yüzden, Hamudilerin Mariyye valisi olan Hoyran 407 h. / 1016 m. yılında onu Emeviler hesabına çalışmakla itham etti. Bunu İbn Hazm'm kaleminden dinleyelim: "Talibiler devleti ortaya çıktı, Nasır unvanı alan Ali b. Hamude halife olarak ona biat edildi. Kurtuba'yı aldı. Endülüs'ün her tarafında çarpışmalar, isyanlar sürdü, bu sırada Mariyye valisi beni belaya uğrattı, çünkü Allah'dan korkmaz asilerden bazıları - Allah onların belasını versin - beni ve arkadaşım Mu-hammed b. İshak'ı, Emevi Devletine davet ediyoruz diye şikayet etmişler. Bunun üzerine bizi bir ay tevkif etti. Sonra bizi sarayın kalasına sürgün ettiler. Oranın hakimi Ebu Kasım Abdullah b. Huzeyl bizi karşıladı. Orada birkaç ay gayet iyi muamele gördük. İyi komşular arasında izzet ve ikram içinde yaşadık. Sonra emirü'l-müminin Murtaza Abdurrahman İbn Mu-hammed zuhur edince deniz yoluyla Balansiye'ye gittik orada kaldık."[1][1]
İbn Hazm'ı siyaset sarstı. O Mariyye'de huzur ve sükûn içinde ilim çalışmak istiyordu. Fakat valiye yapılan ihbar üzerine evvela tevkif olundu, sürgün edildi, Balansiye'ye gitti. Bu sürgün çok uzun sürmedi. Aslında bu onun için azab değil nimet oldu. Balansiye'de Abdurrahman Emevi hilafeti davasını işleyince ona yardıma başladı. İşin garip yanı şudur ki, Emevi yanlısı diye İbn Hazm'ı tevkif ve sonra sürgün eden Mariyye Valisi ona hayrandı. Emevi halifeliği iddia eden Abdurrahman Murtaza'ya en çok yardım edenler sırasına geçti. Çünkü Ali Bin Hamud'un kendisini Öldürmek niyetinde olduğunu haber aldı ve Abdurrahman tarafını tuttu. Bu, Abdurrahman b. Muhammed b. Abdülmelik b. Abdurrahman Nasır, Kurtuba'dan gizlice kaçmış, Ceyyan şehrine gelmiş, Emevilerin başına geçmiş. İbn Hazm da ona yardım ediyordu ve onun veziri bile oldu. Fakat bu iş pek uzun sürmedi. Çünkü onlar da Ali İbn Hamud da olan kuvvet ve tedbir yoktu. Abdurrahman Murtaza'yı yakaladılar, işi bitti. Taraftarları esir düştü. Tevkif olundu. Sürgün edildi.
Burada biraz duralım. Ona yöneltilen Emevi yanlısı olduğu ithamı asılsız mıydı? Acaba bu sırada kendini tam ilme vermek, bir zahid ve abid sıfatı ile sırf ilimle meşgul olmak mı isterdi. Yoksa Emevilere karşı bir meyli var mıydı? Bana göre o, açıkça davetde bulunmasa da Emevilere karşı meylini gizlemiyordu. Bunu şu da göstermektedir: O, Emevilerin idaresi-i meşru tanıyor, onları daima emiri'l-mü'minin unvanı ile anıyordu. Bu da İthamın doğru olduğunu gösterir. Onlara karşı olanları (bağiler, meşru hükümete isyan edenler) diye nitelemektedir. Demek ona göre Ali Hamud idaresine uyanlar, meşru hükümete karşı gelmişler demektir. Onun bundan sonraki davranışları ve tutumu Emevilere candan bağlılığına delalet eder. Babası gibi o da onların veziri oldu. Onlara karşı meyli olmasaydı, bunlar olmazdı.
İbn Hazm, Abdurrahman Murtaza ile birlikte, Gırnata'yı almak isteyen ordusuyla beraber bulundu. Fakat istediklerini elde edemeden Abdurrahman ve yanındakiler öldürüldüler. İşte o zaman düşmanın eline düşen her mağlubun başına gelen İbn Hazm'm da basma geldi, esir düştü. Bir süre esirlikte kaldı. Sonra serbest bırakıldı. Sonra harab olan Kurtuba'ya döndü, yıl 409 H./ 1018 M. arada 6 yıl geçmişti. Rahmetli kendisi şöyle der: "404 yılı Muharremin başında Kurtuba'dan çıktım, 409 yılı Şevval ayında oraya döndüm."[2][2]
İbn Hazm, tekrar derse, okumaya, araştırmaya, hadis ezberlemeye, fı-kıhda tartışmalar yapmaya, incelemeye döndü, kendini kaptırdı, siyasetten vazgeçti. Fakat Emevilere olan meyli sönmedi, onlara olan sevgisi günden güne arttı, Emevi hanedanı birbirine çekişmeye düştükçe o acıdı. Nihayet Emeviler Devleti çöktü, emirleri ülkeye dağıldılar, içlerinden biri ortaya çıkarsa, hemen başı kesiliyordu, iş düşmanları alevilerin eline geçmişti.
46- ibn Hazm'm Hapse Düşmesi:
Fakat Hamûd hanedanının işi de yavaş yavaş zayıflamaya yüz tuttu. Sonunda Kurtuba halkı, Ali b. Hamud'a karşı ayaklandılar, onu azlederek hakimiyet yine Emevilere geçti. Yeni halife olarak Abdurrahman b. Hişam b. Abdülcebbar'ı seçtiler ve 414 yılı Ramazan'mda ona biat ettiler. O zaman 22 yaşında bir gençti. İnce duygulu, şair tabiatlı, kuvvetli bir hatipti.[3][3]
Fakat gençlik tecrübesizliği bu. Hakimiyeti elinde toplayan bir hükümdar, hakimiyeti elinden alacaklar diye kendi hanedanına karşı şüpheye düşerse iş kötüleşir. Aralarında İbn Hazm'ın da bulunduğu vezirlerini dinlemez oldu, bütün işlerini eline alıp istibdada başladı. Mu'cemü'l-Üde-a nm dediği gibi işlerinde yumuşak ve merhametli davranmadı, Kurtuba alkd bir kısmını hapse attı, Emevi hanedanından amcası oğullarından birini mevkiye getirmelerinden şüphelendi, onların mallarını ellerinden aldı. Onları kurtarmak için Kurtuba halkı ayaklandılar, hapistekile-ri dışarı çıkardılar, iki ay sonra da bu halifeyi öldürdüler.
İbn Hazm, işte bu genç halifenin veziriydi. Daha önce babasının Mur-taza'ya vezirliği devam etmediği gibi, bu defa onun vezirliği de çok sürmedi. Daha önceki vezirliği sonunda esir düşmüştü, bu seferki vezirliği sonunda hapse girdi. Tarihler onun hapisten ne zaman çıktığım kaydetmiyor, fakat çok sürmeden serbest bırakıldığı anlaşılıyor.
Olanlar olduktan sonra İbn Hazm can attığı ve sığınacağı ilme döndü. O ilimle teselli buluyordu. Eskiden olduğu gibi, yine fıkıh ve hadis çalışmalarına başladı. Münazaralar yapıyor, Yahudilerin, Hristiyanlarm ve diğerlerinin uyandırdıkları şüphelere karşı İslâm'ı savunuyordu.
Ona düşen, artık siyasetten uzaklaşıp kendini tamamıyle ilme vermesi, başka şeyle meşgul olmamasıydı. Fakat Yakut, Mucemü'l-Udebâ'âa. onun Hişam Mu'tedbillah'a vezir olduğunu söylüyor. Fakih Ebu Muham-med, Abdurrahman Mustazhir'in veziriydi, sonra da Hişam Mu"tedbil-lah'm veziri oldu, diyor. Bu Hişam'a 418 Hicri yılında Kurtuba'da biad olundu... 422 yılında azledildi. Bu Endülüs'de Emevilerin son hükümdarıdır.[4][4]
Bu İbn Hazm'ın vezir olduğu son Emevi halifesidir. Ona dört ay kadar vezirlik yaptı, belki daha fazla, bunu kesin olarak bilemiyoruz, bir delil yok.
Bu, İbn Hazm'ın siyasetle ve vezirlikle iştigalinin sonu oldu. Bundan sonra bir kimseye vezir olduğu bilinmiyor. Hem bu halife, Emevi halifelerinin en sonuncusu oldu; ondan sonra hâkimiyet kuramadılar. Makkarri şöyle der: "Hişam Mu'tedbillah'ı askerler 422 de azlettiler, o da Lârde'ye kaçtı, orada 428 yılında Öldü ve böylece yeryüzünden Emevi Devleti silindi. Mağrîb'de halifelik dağıldı, bir çok küçük devletler türedi, Tavaif-i Mülük ortaya çıktı, emirler, Berberi ve arap reisleri memleketi paylaşarak her tarafta bir devlet kuruldu.
İbn Hazm, Emevileri tutardı, onları desteklemek için vezir oldu. Bu uğurda sürgüne gitmeyi, esir düşmeyi, hapse girmeyi bile göze aldı. Enıe-viler devleti son bulup tekrar hâkimiyete geçmeleri ümidi kalmayınca, siyasetten tamamıyla el çekti. Kendini ilme verdi, araştırma yaptı, yazdı çizdi. Fırsat buldukça tartışmalarla, kalemiyle görüşlerini savunarak yaydı, kitaplar, risaleler yazarak ilme hizmet etti.
399 yılında Kurtuba'da kargaşalıklar başlayınca, İbn Hazm ailesi ondan huzur ve rahat görmedi. Kurtuba'mn doğusundan batısına göçtüler. Sonra 404 yılında Kurtuba'dan Mariyye'ye, sonra tutuklamalar, sürgünler, aurbet hayatı birbirini kovaladı. Tavku'l-Hamâme kitabının sonunda şöyle der: "Malum olduğu üzere uğramadığımız ahval dolayısıyla benim zihnim karışık, kalbim muzdariptir: Memleketten ayrılık, vatandan sürgün, zamanın değişmesi, hükümet felaketleri, kardeşlerin ayrılığı, ahvalin bozulması, günlerin alt-üst olması, servetin tükenmesi, eski ve yeni gözka-maştırıcı malların elden çıkması, babalardan, atalardan kalma kazancın kesilmesi, yadellerde sürünmek, mal ve mevki kaybetmek, aileyi ve çocukları koruma kaygısı, çoluk çocuğun arasına dönmemek tasası, zamanla boğuşmak, kaderin nereye sürükleyeceğini gözlemek, bütün bunların içinde çaresiz bir hayat... Halimizi ancak Allah'a arzediyoruz. Allah bize hayırlısını versin, O her şeye kadirdir, gidenden daha çoğunu verir. Eksilttiğini artırır, ö'nun ihsanları bizi sarar, sonsuz nimetleri bizi boğar, şükrünü edadan aciziz. Herşey O'nun lütfü ve keremidir. Biz kendi kendimize hüküm veremeyiz. O'ndan geldik, O'na döneceğiz. Her emanet, sahibine verilir. Önce de, sonra da bidayette ve nihayette hamd ve sena ancak ona-dır.”[5][5]
Bunlar onun seyahatleri ve seferlerinden bazısına işaretlerdir. Bunların çoğu ihtiyari değil, mecburi yolculuklardır. Mariyye'ye gitmesi orada huzur aramak içindi, fakat sonunda kahre uğradı ve o kaleye sürgün edildi. Balansiye'ye gitmesi, halifeye yardım içindi. Sonra Kurtuba'ya dönmesi, büyüdüğü baba ocağına duyduğu hasrettendi.
Öyle anlaşılıyor ki, o geçinme sıkıntısı çekmedi, varlık görmedi, vakıa gözkamaştırıcı serveti elinden aldılar, babadan kalma kazancı kesildi, fakat atalarından kalma köyde çiftlikleri vardı. Hatta, Mariyye, Şatıbe, Ba-lansiye, Eşbiliye-Seville'de evleri vardı. Tavku'l-Hamâme eserinde bunu gösteren satırlar var: "Benim bir dostumun Mariyye'de evi vardı. İşleri onu Şa-tıbe'ye gitmeğe mecbur etti, orada kaldığı müddetçe, benim oradaki evimde oturdu." Bundan anlıyoruz ki, onun Şâtıbe'de evi var. Hava değişikliği Veya sakin bir hayat için oraya gittikçe, evinde kalmaktadır. Rahat etmek ıç oraya yapılan bir nevi seyahattir.
İbn Hazm'ın sürgün edilmesinin sebebleri, her zaman siyasi değildi, bazen ilim yüzünden de sürgüne gitti. Bundan önce onun Kayravan'a gitmesini anlatalım: O, Kayravan'da bir müddet oturdu, orada ulema ile görüşüp konuşurdu, onlarla tartışmalar yapardı, muhtelif konularda görüş alış verişi olurdu. Bunlardan birini şöyle anlatır: "Bir gün bana Kayravan ehlinden Ebû Abdullah b. Muhammed b. Küleyb birşey sordu. O, çok uzun dilli, her fenden sormasını bilen bir adamdı."[6][6]
Bu haber onun Kayravan'a gittiğini, orada oturduğunu, uleması ile tanıştığını, onlarla tartışmalar yaptığını göstermektedir. Tavku'l-Hamâme, Kayravan'a neden gittiğini; hangi yıl, orada ne kadar kaldığını yazmıyor. Halbuki çok defa bunları yazar. Ancak oraya gtimesi kendi arzusu ile olduğu, bir emir veya vezirin sürgün etmesi ile olmadığı anlaşılıyor. Zira öyle olsaydı insanlar bilsin diye sebebini açıkça yazardı, bu konuda insanlar kızacakmış, beğenecekmiş hiç umurunda olmaz. Sürgün ve hapis olaylarım anlatmaktan hiç çekinmez. Çünkü o ince-duygulu, hassas bir kişidir. Her elem onda derin bir iz bırakır, yeri geldikçe onu zikretmeyi ihmal etmez, onu kağıt üzerine dökmekten kaçınmaz, gelecek kuşaklar onu hatırlasın diye tescil eder.
İbn Hazm yılını söylemese de, biz bunun hayatının son yıllarında olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü olayları kaydettiği Tavku'l-Hamame onun son yazdığı kitabı değil, belki de ilk yazdığı eserler arasındadır. İbareleri de bunu gösterir. Çünkü bunda gençlik heyecanı ve ateşi var. Bazı araştırıcılar, ilk kitabı olduğunu ve 418-422 yılları arasında yazdığım iddia ederler. Ancak buna biz kesin bir delil bulamıyoruz. Her halde gençliğinde yazdığı anlaşılıyor, yeri gelince anlatacağız.
İbn Hazm, Şatıbe, Mariyye, Kurtuba ve Balansiye şehirleri arasında dolaşır, oralarda hem ders alır, hem de ders verirdi. Görüşleriyle, beyanlarıyla gençlerin dikkatini üzerine toplardı. Gençler üzerinde tesirleri olurdu. Miyorka'da (Minorka) Bacî'nin onunla görüşmesi hakkında Makkarî şöyle der: "Endülüs'e gelince, İbn Hazm'ın sözlerini çok tatlı ve hoş buldu. Ancak o, Mâlik Mezhebinin dışına çıkmıştı, Endülüs'de onun ilmiyle meşgul olan yoktu. Fukahanm lisanları onunla mücadeleden aciz kaldı. Cehalet ehlinden bir cemaat onun görüşlerine tabi oldu. Miyorka adasına gelince; orada baş oldu, ahalisi ona tabi oldular. Ebû Velid Bâcî oraya gelince bundan ona söz açtılar, o da onunla tartışma yaptı, onun batıl üzere olduğunu meydana çıkardı, onunla bir çok meclislerde tartıştı."[7][7]
Bundan şunları anlıyoruz:
1. İbn Hazm, Miyorka adasında 440 yılında bulunmuştur. Çünkü doğuya dip kelâm, cedel, fıkıh, hadis ve diğer ilimleri güzelce öğrenen Bâcî, Mi-
orka'ya 440'da döndü, Endülüs'den 426 da çıkmıştı, 13 yıl sonra geldi.
2 . Bundan İbn Hazm'ın Miyorka Adası'na gittiğini anlıyoruz, orada dostları, öğrencileri vardır. Onun mezhebini ve görüşlerini o yöre halkı kabul etmiştir.
3. O kuvvetli delilleriyle ulemayı ve fukahayı P^öturmuştur, onunla ba-şedemiyorlar. Çünkü onlar fer'i meselelerle meşgul, onun ise geniş kültürü var. Üstün delillerle onları susturuyor.
Bu haber şunu da gösteriyor ki, Miyorka'da onun görüşleri ve düşünceleri baskı altında değildi, orada istediğini söylüyor, hükümdar baskısı olmadığından serbestçe münakaşalar yapıyor. Ancak tarih bize bu tartışmaları ve bu meclisleri nakletmediğinden, iki mücadeleci Ebû Velid Bâcî ile İbn Hazm'dan hangisinin haklı çıktığını bilemiyoruz.
Olayların akışından ve şehirlerin birbirine yakın oluşundan anlaşıldığı üzere, İbn Hazm nereye varsa ve yerleşse orada ders veriyor, görüşlerini yayıyordu. Birbirlerine yakın olduklarından Balansiye ile Miyorka arasında gidip geliyor, Kurtuba'ya dönüyordu. Miyorka Adası'nda onun taraftarları çoktu. Onların başına geçmiş, onlara fikirce hâkim olmuştu. Ona bunu sağlayan oranın ileri gelenlerinden dostu Ahmed b. Raşîk adında biriydi, 440 yılında ölmüş. Onun ölümünden sonra da orada İbn Hazm'ın mevkii zayıflamış, fukaha ona karşı çıkmışlar, doğudan yeni dönen Ebû Velid Bâcî'den yardım istemişler, böylece İbn Hazm ile münakaşa yapmış ve tarihçilerin dediğine göre Bâcî üstün gelmiştir.
Bana göre, Bâcî ona delil ve burhan ile değil, sultan kuvvetiyle üstün geldi. Çünkü İbn Hazm'ı destekleyen ölmüştü, fukaha da ona karşı geldiler. Sultanı tahrik ettiler, o da Miyorka'dan delillerinin kuvvetsizliğinden de-gıl, destekleyeni olmadığından çıktı. Zaferi deliller değil, sayıca çok, gö-runuşçe kalabalık olanlar kazandı. Fukahanm ona olan hücumları, Mâli-ı Mezhebine muhalif olmasıydı. İmam Malik'in görüşlerini almıyor, onları ediyordu. Çünkü o, Zahiriyeci olduğundan ancak nasslara itimad edi-y°r ve her ^yi onlar hallediyor sanıyordu.
Bâcî, Miyorka Adası'na gelip münakaşaya başlayarak, İbn Raşık'dan sonra Emir de ona cephe alan fukahayı tutmaya başlayınca, İbn Hazm buradan ayrıldı. Ne tarih kitapları, ne biyografi eserleri onun nereye gittiğini yazmıyor. Doğduğu yer olan Kurtuba'ya mı gitti, yoksa Balansiye veya Ma-riyye ve Şatıbi'ye mi belli değil. Belki de, göğsünde ilmini, yanında yük deng-lerinde kitaplarını taşıyarak bu şehirlerin hepsine uğradı. Dili ve kalbi inandığı akidesini müdafaadan asla yorulmuyordu, usanmadan görüşlerini savunuyordu. Zaten Endülüs şehirleri arasında dolaştı durdu. O sıralarda Endülüs Devleti parçalanmış, küçük küçük bölgelere ayrılmıştı. Her parçanın başında bir emir vardı, her biri Mu'tasım, Mu'tadıd gibi ilah unvanlar taşıyordu. Hatta şairlerden biri bunlar hakkında şöyle bir dörtlük söylemiştir:
"Endülüs topraklarında Mu'tadıd, Muktedir gibi unvanları işitmekten usanırım Yeri olmayan memleket unvanları bunlar, Arslanın hücumunu taklide yeltenen kedinin Kendini şişirmesini andırıyor"
İbn Hazm, küçük devletlere ayrılmış düşmanın pususundan habersiz bu Tavaif-i Mülük memleketlerinde şehirden şehire dolaşıyordu. 439-464 yıllarında oranın hükümdarı olan Mu'tadıd b. Abbad zamanında Sevilla'ya geldi.
İşte bu Mu'tadıd, İbn Hazm'a en büyük darbeyi indiren olmuştur. Büyük bir alime ondan daha büyük bir ceza olmaz. Fakat İbn Hazm güngör-müş, eziyet çekmiş, tecrübe sahibi bir kişidir, böyle şeylere alışıktır, bundan önce acı, tatlı, talih tasından sular içmiştir. O ne kadar sert olursa olsun dünya elemlerinin erişemeyeceği yüksek bir mevkidedir. Ezalar ne kadar kasvetli, katı da olsa ona dokunmaz.
İbn Hazm'm kitaplarım yakma günahım yüklenen bu Mu'tadıd kadı, Ebu Kasım Muhammed b. İsmail b. Ubad Lahmi'nin oğludur. Ubad oğulları hakimiyetini bu kadı sağlamıştır. Hâmud oğulları hakimiyeti zayıflayınca, Se-villa halkı onu kendilerine emir yaptılar, ulema ve eşraftan oluşan bir meclis, şûra yoluyla onu seçti. Kadı salih bir kişiydi, güzel idare etti. 439 yılında öldü. Sonra Muktazıd geldi. O da başdan babasının iziden gitti, babasının kurduğu şûra meclisi ile adalet üzere idare etti. Sonradan işi istibdada çevirdi katı kalbli, kurnaz biriydi. Amacına ulaşmak için herşeyi yapar, nsanlık duygusu tanımazdı. Hatta şüphelenince bu yolda oğlunu bile öldürürdü. Halka böyle baskı yapmak için, salahiyeti Halife Hişam b. Ha-kem'den aldığını iddia etti, onun hayatta olduğunu söyledi. Çünkü Sevil-la halkını halifesiz yaşamak istemediklerinden, onları böyle kandırmak kolaydı. Ondan önce babası da bunu yapmıştı. Parçalanmış Endülüs ülkeleri üzerinde hakimiyeti sağlamak için bu mevhum halife namına hareket etti Çünkü halifeden başkası adına toplanmazlardı. Onun için bu yolu tuttu. Bu iddia 455 yılına kadar böyle sürdü. Ondan sonra öldüğünü, vazifeyi Muktazıd'a yani kendisine bırakdığını söyledi.[8][8]
İbn Hazm, vaktinde bu işin içyüzüiıü anladı ve kimseden korkmaksızın bunu sert ifade ve beyanlarla insanlara anlatıp durdu. Nukatu'l-Arûs kitabında şöyle der:
"Çağlar boyu misali görülmemiş bir uydurma. Hişam b. Abdülhakem'in ölümünden 22 yıl sonra gizlenmiş bir adam ortaya çıkıyor ve: «Ben oyum» diyor. Yalandan bir iddiaya kalkışıyor. Ona biat ediliyor, bütün Endülüs minberlerinde onun adına hutbeler okunuyor, onun adına kanlar dökülüyor, onun uğruna ordular çarpışıp insanlar kırılıyor."[9][9]
işte bu kısa satırlar, Muktazıd'ın huyuna ve siyasetine işaret etmektedir. Onu Abbasi Halifelerinden Ebu Cafer Mansur'a benzetirler. Fakat ondan fazlalıkları da var, bu, düşmanına karşı acımak nedir bilmez, küçük büyük bakmaz. Kor bir adamın, kendisi hakkında iyi konuşmadığını duydu, hemen onun mallarına el koydu, kör, Mekke'ye kaçıp kurtuldu. Orada hakkında kötü konuşmaya devam etti, fakat onu zehirletmeyi becerdi. Hicret yurdu Medine'nin İmam Malik, Ebu Cafer devrinde baskıya uğradı, dayak atıldı, Endülüs imamı İbn Hazm'm da Muktazıd devrinde kitapları y akıldı. Gerçekten benzerlik tam.
Bu kitapların yakılması ne zaman oldu. Acaba Minorka Adası'ndan 440 yunda çıktığı vakit mi, yoksa ölümünden biraz Önce mi oldu? Söylediğimiz H ı 456 h. / 1049 m. yılı Şaban ayının 28'inde vefat etti. Öyle anlaşılıyor ki yakma olayı Minorka’dan hemen ayrıldığı gibi değil, bu iki vakit arasında olmuştur.Çünkü yakma olayını anlatanlar, bundan sonra onun Lüble'de ki çifliğine gittiğini söylüyorlar.Orada ölünceye kadar kitap yazmaya, ta-6rme derS vermeye devam etti. Ve kitap yakmayı ve bunu yapanları en, haşlayan şiirler yazdı.
Onun kitaplarının yakılmasın da zahiri sebep fukahanm ona kırgınlığı ve emirleri ona karşı tahrik etmeleridir. Çünkü Endülüs'de mezheb imamı Malik dahil, dört imamı tenkid ediyor, halka dört mezheb fıkhıyla mukayyed olmayan bir fıkıh gösteriyor diye, ondan şikayet ediyorlardı.
Parçalanmış Endülüs'de bölge hırsı olan emirler, emellerine ulaşmak için ulemadan yardım beklediklerinden, onları 'okşuyorlar, onları hoşnud etme fırsatım kaçırmıyorlardı. Muktazıd giHi.müstebid bir adamdan, İbn Hazm gibi tek başına kalmış bir kişiyi himaye etmesi beklenemez. İbn Hazm'm etrafında sırf ilme kendini vermiş, hakikati arayan pek az kişi vardı, bu gibiler zaten her zaman azdır, Mutazıd bunları hoşnud edecek değil ya, o fu-kahayı hoşnud etme yolunu tuttu. Fakat sadece onları hoşnud etmekle yetinmedi, bu, fırsat bilerek kendi şahsi öcünü de almaya yeltendi. Çünkü İbn Hazm'ı kendi ülkesinden çıkarıp uzaklaştırmakla ve doğum yerinde, ailesinin memleketinde, ikamete mecbur etmekle, fukahanm gönlünü almış olurdu. Fakat kitapları yakmak, bu fazladan tecavüzdür, onların gönlünü almaktan da aşırı bir şeydir, bunun başka sebebleri olması gerekir. Her ne kadar zahirde sebeb fukahayı hoşnud etmek ise bunun üstünde birşeyler var. İbn Hazm, kitap yakma ile ilgili yazdığı beyitlerinde buna işaret eder:
"O kağıtları, kitapları yakmayı bırakın,
Benim karşımda, bilginiz varsa, onunla konuşun,
Taki insanlar kimin ne bildiğini görsünler."
Bunu yapamazsanız,
Bilginiz yoksa, yeniden ilkokula dönüp yeniden öğrenmeye koyulun,
Yoksa, istediğiniz, perde arkasındaki umduğunuza eremezsiniz"
Bu sözler, zahiri sebebin fukahanm şikayetleri olduğunu fakat bunun ötesinde bir şey olduğuna işaret var: Emevilerin bir takım gizli maksatları vardır. Asıl sebeb odur, zahir ahvali, o gizli ve kirli maksatları için paravana yaparlar, perde arkasına gizlenirler.
İbn Hazm, Emevi yanlısıdır ve onlara şiddetle bağlıdır. Onların emirlerinden birinin veziriydi, her hususta onları desteklerdi, hayatında bunun böyle olduğunu gördük. Bu nitelikte olan İbn Hazm gibi, dirayetli bir adamı, iktidar sahibi elbette halktan uzaklaştırmak, onu halkın gözünden düşürmek ister, Muktazıd bunu yaptı.
Bundan başka o, bir tarihçi ve yazardır, çağındaki olayları olup biten-zmaktadır. Ancak o, bunları baştakilerin arzularına göre yazmaz. O, d' bildiğine ve kanısına göre yazar, bundan hiçkimsenin azarından kmaz, birisinden çekinmez, hoşlarına gidecekmiş, kızacaklarmış hiç ırunda değildir. Yukarıda Nukatu'l-Arus kitabından Mu'tazıd'a ve ba-hasma dair naklettiklerimizde bunun örneğini görüyoruz. Hişam adını kullanarak kendilerine halifelik nisbet ediyorlar, peşine gittiklerinin Hi-sam olduğunu söylüyorlar ve bu düzmeceye uymak 22 yıl kadar sürüyor, bunun içyüzünü bildiğinden: Hiç bir zaman görülmemiş bir düzmece yalan, demekten çekinmiyor. İşte onun yazıp kaydettikleri böyle hoşuna gitmeyecek olaylardı. Bunları yok etmenin çaresi de onun kitaplarını yakmaktı. Onun için o; "kitapları yaktılar, fakat göğsündeki bilgileri yakamazlar, ben nereye gidersem, onlar da benimle berabeıdir, onları başka yere yazarım, anlatırım," demekte haklıdır. Bunu şu dörtlükle dile getirir:
"Şayet kağıtları yaksalar da,
O kağıtların ihtiva ettiği bilgileri yakamazlar,
Onlar benim göğsümdedir
Ben nereye gidersem, onlar da benimle gider
Kervanım nereye konarsa, onlar da oraya konar
Onları benden alamazlar, mezara kadar yanımdadır.
Endülüs, ibn Hazm'ın lisanına ve kalemine dar geldi, onun ilmini taşı-yamadı. Daha doğrusu hükümdarlar, emirler ondan rahatsız oldular, huzurları kaçtı. Çünkü hiçbir toprak, olgun ilimden kaçmaz, doğru söyleyen dile, gerçeği yazan kaleme doymaz. Fakat bunlardan hoşlanmayan da bulunabilir. İşte şimdi de öyle oldu. Çünkü kendilerini dar bir çerçeveye hapis eden bazı fukaha, Mâliki Mezhebinin dışına çıkamıyorlardı, hakkı sa-ece bu mezhebe münhasır zannediyorlar, ancak ehl-i sünnet cemaatının anıdığı dört mezhebi kabul ediyorlar, bunların dışına çıkan sözleri her ne a ar islâm Dininin en yüksek kaynaklarına dayansa da, onu haktan ayrılmış sayıyorlardı. Ona cephe alan fukahadan başkaları ise, o eskiden be-yasetle meşgul olduğundan ve ailesinin tanınmış bir mevkii bulundu-..." an' or»dan korkarlardı. Çünkü onun değerinde olan bir adam, hü-, a ^ÖZ Ekebilir. Emevilere dost olması da onlara tekrar hakimi-
dir ,aZandırma korkusu uyandırırdı. Bunlardan başkaca o, fakih bir âlim-> ki söyleş çarşıdaki bir adamla esir arasında fark gözetmez, hak-
un ,' a °*ur- T-ak bildiğini umum halka, büyük küçük demeden herkese
ııan eder "R ■< ■■ u
ti r\ ı 'un "unlar onu, emirler nezdinde, korkulacak bir adam yaptı Öyleyse onu takip etmeye, fikirlerine baskıyla, ilmini göğsüne hapis edip yaymasına engel olmaya çalıştılar, kitaplarını yaktılar. Güçlükler peşini bırakmadı. En sonunda Kurtuba'ya gelmezden önce, ailesinin yaşadığı küçük bir yer olan Lüble bölgesindeki Mütlicetm köyüne kendini atıp yerleşti. Orada kendini ilme vererek teselli aradı. Bütün bu sıkıntılardan sonra orada biraz nefes aldı. Küçük talebeler gelip ondan ders okuyorlardı. Bir yandan da kitaplarını yazmaya devam etti, gelecek kuşaklara bu kitapları bıraktı.
İbn Hayyan, ona düşmanlıkları şöyle anlatır: "Hükümdarlar, onu kendilerinden uzaklaştırır, ülkelerinden kovar oldular. Diyar diyar dolaştıktan sonra nihayet Lüble'de babasının köyündeki çiftliğe sığındı ve 456 yılında orada hakkın rahmetine kavuştu. Orada düşmanların gözlerinden uzak, ücra bir yerde, genç talebelerine ders okuttu, ilim verdi. Hadis, fıkıh öğretti. O, ilmini yaymaktan vazgeçmedi, eser yazmaya, bir çok kitap hazırlamaya devam etti."[10][10]
Öyle anlaşılıyor ki, İbn Hazm görüşlerini yaymakta ve bir yerde ikamet etmekte güçlüklere uğradıysa da, geçim sıkıntısı çekmemişti. Çünkü atalar mirası olan Mütlicetm köyü ona ailesinden kalmıştı, kendi mülkleriydi. Endülüslü Abdullah b. Muhammed b. Arabî şöyle der: "Evine Unbe'den yarım fersah uzaklıktaki Mütlicetm denen köyü onun mülküdür. Daha Önce atalarının mülküydü."[11][11]
İbn Hazm'm seyahatları sona erip nihayet asasını atalarından kalan köye dikti ve yerleşti. Ders okutmaya, eser yazmaya, araştırmaya burada devam etti. İbn Hayyan'ın dediği gibi, kimsenin levminden korkmayan genç talebeler gelip ondan ders alıyorlardı. Burada ne kadar kaldığını bilmediğimizden, bu talebelere ders verme müddetini kestiremiyoruz. O, artık herşeyden el çekmişti, fakat ilimden asla. İnsanlardan bezdi, usandı, ancak sultanların garazından uzak temiz ruhlu, saf ilim gençleri, onun dostları bunlardı. Onların akılları, fukahanın daralttıklarından daha geniş ufuklara açılmak, aydınlanmak istiyordu. O, bunlara ışık tutuyordu. Burada bu sakin yuvasında veyahud tarihçilerin dedikleri gibi, bu sürgünde o iki şeye kavuştu: Kendini tamamıyla ilme verdi, dar kafalı mücadelecilerin inadlarıyla vakit öldürmekten kurtuldu. Gençlik aşıkları uzaklardan gelerek ondan ilim alıyorlar, aydınlanıyorlar, ilim susuzluklarını gideriyorlar, canla başla onu dinliyorlardı. Bunların sayısı azdı, fakat kuru kalabalıktan çok değerliydi. İlim ve fikir yaymakta, akılları aydınlatmakta safi viya değil öze bakılır, kemiyyet değil, keyfiyet önemlidir. Okuduklarını ol-n kir surette hazmetmek makbuldür. Bir âlimin ilmini gerektiği gibi alıp, kalblerinde ilim sevgisi uyanan, ilmin temiz ve berrak kaynağından kana kana tatmış, suyunu doya doya içen on kişiye aldıklarını sindiremeyen, havsalaları almadığından inkâr eden veya dinlediklerine önem vermeyen yüzlerce öğrenciden daha hayırlıdır.
îbn Hazm'ı sürgün edenler veya çiftliğinde ikamete mecbur kılanlar, onun gönlünde parıldayan ilim nurunu söndürmek istediler. Fakat yüce Mevla, o nuru tamamlamak istedi, ona bir bölük talebe gönderdi. Onun ilim meclisine gelen bu temiz ve seçkinler grubu, ondan sonra onun ilmini yaydılar. Ona cephe alan fukahanın adları tarihten silindi, unutuldu gitti. Onun adı ise, bütün İslâm uleması arasında, belki de tüm insanlık uleması arasında parlamaktadır.
İbn Hazm'a babasından miras kalan sultanlık ve servet vardı, vezirlik yaptı. Bunların hepsi tarih sahifelerinden silinip gitti, geride sadece, tarihin karanlıkları içinde yoluna ışık saçar bir nûr halinde âlim adı kaldı.
ibn Hazm, geçimini sağlamak için mal kazanmak ihtiyacında değildi, çünkü babasından kalan çiftliklerden bol geliri vardı. Babası vezir hayatı yaşıyordu, serveti çoktu. Kurtuba'nm doğusunda, batısında konakları vardı. Bunların hepsi İbn Hazm'a kaldı. İbn Hazm'm da kendisine ait bazı şehirlerde evleri vardı, orada uzun süre kalırdı, istirahat ederdi, ulema ile, emirler ile buluşurdu.
Tarihçilerin birleştikleri şey şudur ki, İbn Hazm'ın öldüğü köy babasının mülküydü, sonra ona kaldı. Bu da gösteriyor ki, o, Hakkın rahmetine kavuşuncaya kadar sıkıntı çekmeden varlıklı yaşadı.
pisfUnUnla beraber Tavku'l-Hamâme'te dediği gibi takipler, sürgünler, ha-bıs,f^ atalarından kalan gelirleri kıstı, eski ve yeni serveti götürdü. Fakat yan tr?raSmi bulmak kola5'- Çünkü o kendisi de Tavku'l-Hamâme' de be-nab f w ^v2^0 yİne Gİİne bİr miktar servet dalmıştır, bundan dolayı Ce-lan "ser ^ ŞÜkr etmektedir. Her ne kadar gelirleri azalmış, atalardan ka- o^ ^ bİr klSmi Zayİ olmuSsa da- °> yoksul hale düşmüş değildir. Ha-yunca geçim darlığı çekmemiştir. Ailesine münasip geliri vardı.
Bütün hayatında varlık içinde yaşadı. Her ne kadar, sürgünler ve ha-unden veya bu malları idare edecek kimse bulunmadığından, kargaşalıklar dolayısıyla ailenin Kurtuba'daki haneleri elden çıktığından, geliri nisbeten azaldıysa da yokluk görmemiştir.
440 yılında yani hapislerden ve sürgünlerden sonra Bâcî ile yaptığı münakaşa da onun fakir düştüğünü, zenginlerin yaşayışından orta hale indiğini gösteren bir şey yok. Yakut, Mu'cemu'l-Ubeda'da, Bâcî ile arasında geçen bir tartışmayı şöyle nakleder:
İkisi arasında bir tartışma oldu. Sonunda fakih Ebû Velid Bâcî kendini mazur göstermek için:
- "Benim mütalaalarımın çoğu, gece kör kandili ile olur" dedi. İbn Hazm da şu mazereti ileri sürdü:
- "Ben de çok defa altın ve gümüş rahleler, kürsüler üstünde mütalaa ederim" dedi. Bundan onun maksadı; zenginlik ilme fakirlikten daha çok engel olur demekti.[12][12]
Bu haber gösteriyorki o, 440 yılına kadar fakirlik çekmedi; yoksa onu söyler, elbette, gümüş kürsülerden söz etmezdi. Demek o zamana kadar, onun mütalaalarının çoğu bunlar üzerinde olmaktadır. Bu haber diğer bir hususu da açıklıyor ki o da, İbn Hazm'm insan ahvalini ve psikolojisini çok iyi bildiğini göstermektedir. Bâcî; çok mal ilim tahsilini kolaylaştırır zannmda iken, İbn Hazm'a göre; çok mal ve servet içinde yaşamak, ilim yollarına engel olur. Çünkü, bolluk zevk ve eğlenceye-yol açar, zevk ve eğlence kapısı açılınca nur ve irfan kapısı kapanır, hayat zevkleri, kalb nurunu söndürür, basireti bağlar, idrâk kavrayışını körletir, ciddi şeylere bakmaz olur. Fakir ise, geçimini kazanmak için çalışmak zorundadır, ona eğlence kapıları kapalıdır. Kalbi temizdir, ruhu parlar, hidayet nuru ışıldar. İbn Hazm'm görüşü budur ve yerindedir. Bâcî ise, maddeye, maddi sebeplere bakıyor. Ruhi sebepleri dikkate almıyor. Gerçekten zenginlik, zevk ve sefa yüzünden ilimden alıkor.
İbn Hazm, zenginlik bakımından Ebû Hanife'ye benzer; ancak servet kaynakları başkadır. Ebû Hanife ticaret yaparak kendi kazandı, malının çoğunu Kufe'de fukahaya, hadis alimlerine sarfederdi. îbn Hazm ise, atalarından miras kalan malla zengindi. Çiftlikler, binalar ona kalmıştı, bunlar ona bol gelir getiriyordu. Ebû Hanife, ticaretten kazandığı için sultandan, emirlerden atiye, armağan almıyordu. Çünkü Allah ona vermişti, kimseye muhtaç değildi. îbn Hazm'da hükümdarlardan atiye, armağan almadı. Ancak sebepleri ayrıdır. Ebû Hanife ihtiyacı olmadığı için almazdı, sonra Abbasi halifelerini de sevmezdi. İbn Hazm'da onurundan almazdı, çağındaki emirleri kendinden büyük sayıp onlardan atiye kabulüne tenezzül etmezdi, o vezir oğlu bir vezirdi. Tavaif-i Mülûk denen bu hükümdarlara diğer insanlardan ayrı bir gözle bakmazdı, onları kendisinden büyük görmezdi. Belki de onların ona düşmanlık sebeplerinden biri de buydu.
O zamanki ulemadan bir kısmı, hükümdarlardan, Tavaif-i Mülûk'den hediye ve atiye alanlara iyi gözle bakmazlardı. Belki de Endülüs zengin ve bolluk bir ülke olduğundan onlar darlık içinde yaşamıyorlardı. Gelirleri vardı, yokluk çekmiyorlardı. Onun için hediye almayı uygun bulmuyorlardı. Bu durumda, îbn Hazm'ın çağdaşı olan İbn Abdulber hediye alanlardan olduğundan, bunun cevazına dair hüküm vererek kendisini savundu, çünkü ona hücumlar vardı. Bu münasebetle onun sözlerini nakletmek istiyoruz. Onlar bize o asrın ruhunu, ulema arasında olanları, açıkça gösterecek; Nef-hu't-Tıb onları şöyle kaydediyor:
Kurtubi, Kamu'l-Hırs kitabında anlatır: Ebû Ömer îbn Abdulber bize şunu nakleder: O Şatibe'deyken, sultanın yemeğini yiyor, ondan hediye alıyor, diye, onu ayıplamışlar. Onlara şu dörtlükle cevap vermiş:
"Ben, hükümdarların yemeğini yiyorum diye, beni ayıplayana de ki: Sen bu işin hükmünü bilmediğinden,
Akılsızca bey insizler arasında yer alıyorsun."
Zira sahabe ve tabiinden salih kimselere uymak, bu dinin direğidir, geçmiş imamların fetvaları dinin dayanağıdır. İlimde üstün yeri olan Zeyd b. Sabit, Muaviye'nin ve oğlu Yezid'in atiyelerini kabul ederdi. Takva ve fazilet sahibi olan Abdullah ibn Ömer, Muhtar b. Ebû Ubeyd'in hediyelerini alırdı, onun yemeğini yerdi. Kafası ilimle dolu olan Abdullah İbn Mes'ud, haramdan sakınmayan, faiz alan komşusunun yemeğini yemenin helal olup olmayacağını soran adama şöyle cevap verdi:
- "Afiyet olsun, haramliaynihi olduğunu bilmediğini yersin, vebali ona aittir."
Tabiin ulemasının büyüklerinden olan Şa'bi, Abdülmelik b. Mervan'ın çocuklarına ders verir, yemeğini yer, hediyeleri kabul ederdi. İbrahim Ne-hâî ve diğer Küfe uleması, takva sahibi Hasan Basri ve diğer Basra uleması, Ebu Seleme b. Abdurrahman, Eban b. Osman, Said b. Müseyyeb'den başka Medine'deki yedi fukaha, bunların hepsi sultanın hediyelerini alırlardı, îbn Şihab, hediyeleri en çok kabul edenlerdendi, onun geçiminin çoğu bu yoldandı; Ebû Zinâd'da böyleydi. İmam Malik, Ebu Yusuf Şafii ve diğer Hicaz ve Irak fukahasi, sultanların, emirlerin atıyelerini, armağanlarını kabul ederlerdi. Zühd ve takva sahibi olan Süfyan Servi şöyle derdi: Sul-tanın atıyesi bana, kardeşlerin verdiğinden daha sevimlidir. Çünkü kardeşler başa kakar, sultan ise başa kakmaz. Ulema ve fuzeladan bunların benzerleri çoktur. Bazıları bunları bir araya toplamıştır. Endülüs fakihi ve alimi Ahmed b. Halid bu konuda bir kitap yazmıştır. Onu buna sevkeden şey, Abdurrahman Nasır'dan hediye alıyor diye memleket halkının onu ayıplaması olmuştur. Abdurrahman onu Kurtuba'ya getirip yerleştirdi, onu kendisine yaklaştırıp ona yiyecek, yemek verdi, in'am ve ihsanda bulundu, Bey-tülmalden hisse ayırdı... Eğer şüpheli şeyler karışdıysa bundan mesul olan sultandır. Nasıl ki Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: Sana afiyet olsun, vebali onadır; haramliaynihi olduğunu bilmedikçe bu böyledir. İbn Mes'ud'un bu sözünde ulema ittifak etmiştir. Gasb, çalma ve haksızlıkla alınan aynen haram şeylerin yasak olduğu şüphesizdir, bunları yiyen ve alan kimsenin adaleti düşer ancak Medine'de Said b. Müseyyeb ve Basra'da Muhammed b. Sirin'den başka tabiin ulemasından sultandan hediye almaktan çekinen kimse bilmiyorum. Bu ikisi zühd ve takvada örnektir. Ahmed b. Hanbel de onların yolunu tuttu, diğer zahidlerde böyledir. Allah cümlesinden razı olsun. Dünyada zühd ve takva adına mubah kıldığı şeyi haram etmesi caiz olmaz.
Zamanımızın insanlarının şaşılacak hallerinden biri de şudur: Onlar haramları işliyorlar, şüpheli şeyleri ayıplıyorlar. Bana göre bu, neye benzer bilir misiniz? Abdullah b. Ömer'e bir grup:
İhramlı iken keneyi öldürmeyi sordular. Bunu soranlara:
- "Siz kimlersiniz?" dedi. Onlar da:
- "Küfe halkmdanız" dediler. Bunun üzerine gökleri titreten şu sözleri söyledi:
- "Sizler (yani Kûfeliler) Hz. Peygamber'in sevgili kızı Fâtıma'nın ciğerparesi Hüseyin'i Kerbelâ'da kıtır kıtır kesersiniz, gelmişsiniz bana kene öldürmeyi soruyorsunuz?..."
İbn Ömer, Hz. Peygamber'den rivayet eder; demiştir ki: "İstemeden sana verileni al, yiyebilirsin." Ebû Said el-Hudrî ve Câbir b. Abdullah da Hz. Peygamber'den ayni mânada hadis rivayet ettiler, onun rivayetinde şöyle denilmektedir:
"O bir rızıktır. Allah onu sana nasip etmiştir." Bazı rivayetlerde şu da var: "Allah'ın sana verdiği rızkı reddetme." Bunların hepsi ulemanın ittifak ettiklerine dayanır. Doğru olan budur. Bir şeyin aynen haram olduğunu bilen kimseye o helal olmaz."[13][13]
Uzunluğuna bakmaksızın bu sözleri naklettik. Çünkü bunlar, İbn
Hazm’ın yaşadığı çağda insanların ulemaya ne gözle baktığı hakkında bir rk'r vermekte, ulemanın, sultanın malından alma konusundaki ihtilafını
- termektedir. İnsanların bazıları, İbn Hazm'ın dostu İbn Abdülber'in deri'kleri gibi, haramı yutarlar, sonra ulemayı şüpheli ve hatta mubah olan
evlerden dolayı ayıplarlar. Asilerin hali ekseriya böyledir. Vicdanlarını avutarak kendi günahlarını örtmek için, temiz insanları lekeleyerek onları ayıplarlar utanmadan bunu yaparlar. Ulemaya gelince, bir kısmı son derece takva sahibi olunca kendini mubah olan şeyden bile mahrum eder, şüphelilerden sakınır. Böyleleri, halifelerden armağan alan hicret yurdu imamı hadis alimi Malik gibi değil de valilerin hediyelerim almayı haram sayan Ahmed b. Hanbel gibi hareket ederler, onun yolunu seçerler.
İbn Hazm, bu iki taraftan da değildir. Çünkü o, sultanın tek malına muhtaç değil. Almadı, onu haram saydığından değil, ihtiyacı yok, onun için almadı. Onun kendini yüksekte görüp kimseye boyun eğmemesi, emir ile birlikte ulemanın da kinini uyandırdı.
Gerçekten cenab-ı Hak, İbn Hazm'a Öyle vakarlı bir kalb vermiş ki, bütün küçüklüklerden, aşağılıklardan uzak kalırdı. Kendine yetecek kadar, hatta fazlasıyla malı vardı. Yoksulluk ihtiyacı onu kavurmadı, iradesi kuvvetliydi, hakkı söylerdi, kimseye minneti yoktu. Serbest fikirliydi, başkalarının dediklerine bakmadan ve bir mezhebe saplanmadan Kur'an'ı ve hadisleri doğrudan düşünür, incelerdi.
ibn Hazm, insanlar arasında kimseye, muhtaç olmadan varlıklı yaşadı. Varlığına rağmen hayatın zevkini süremedi. Hapse girmenin, sürgünün, gurbetin acısını çekti, insanlardan ezâ gördü. O, eğlenceyi seven bir adamdı diyemeyiz. O, malını kara gün için tutardı veya dostlarına yardım ederdi. Malıyla şerefini korudu, onu zevk ve safa, şehvet vasıtası yapmadı. Mevkii sarsıldı, malının çoğu elden çıktı, o aldırmadı. Çünkü biliyorduki, mal göçen bir gölge, geçen bir yıl gibidir. Baki kalan ve hayırlı olan ahirettir. °nun için eğlenceye değil, Allah'ın indinde hayırlı olana yöneldi. Kendini ilme verdi, böylece altm kürsilerin hakkını ödedi. Allah'a şükreden bir zengindi. Allah'ın nimetlerine nankörlük eden zevk ve safa düşkünü değildi.
ak, Kurtuba'daki konuklarına nasıl anlatır:
n ı rtuba'dan gelen biri diyor ki: Kurtuba'nm Batı semtindeki bizim ha-görmüş. Etrafları, saçakları dökülmüş, üstleri silinmiş, bakımsızlık ni al e mi§> ma'mur iken şimdi ıssız çöle dönmüş, yabani kırlar hali-Wıc "vr° güze^kten sonra harabe haline gelmiş, emniyetten sonra kor-nu ye d°nnıüş, kurt yuvası gulyabani yeri olmuş, cinler, periler oy-
mus ' anlar gibi adamlardan sonra şimdi yırtıcı hayvanlar ini ol-zlı mıhrablar, o süslü saraylar ki, güneş gibi parlaktılar, güzel görünüşleri bakanların gamını, kederini dağıtırdı, şimdi ıssız ve harabe halinde dünyanın fani olduğunu haykırıyor, insanların akıbetini gösteriyor. Ayakta gördüklerinin sonu ne olduğunu haber veriyor. Uzun süre ayrılmak istemediğinden o yerleri şimdi görmek istemezsin."[14][14]
Gördüğün gibi o, yoksulluk ıvkmedi, fakat biraz mahrum kalmanın elemini tattı. Bu mahrumiyetten sonra yasak şeyler peşinde sürüklenmedi, arzularına uymadı, elinde kalanla yetindi, kanaat sahibiydi. Büyük bir âlim olan İbn Hazm'a Cenab-ı Hak, hem zenginlik, hem de fakirlik nimetlerini verdi diyebiliriz. Zenginlik sayesinde şerefli bir hayat yaşadı, başkalarının atıyesini alıp mihnet altına girmedi. Şerefini korudu. Elindeki-ler gidip bazı mallarından mahrum kalınca da sabır zevkini tattı, dünyanın ne olduğunu anladı.
İşte yaşadığı müddetçe bu büyük âlim böyle yaşadı: Zulümle mücadele etti, taş gibi donmuş cehaletle boğuştu, bunların yanısıra nefsin arzularına, hayatın eğlencelerine yan çizip dürüst ve şerefle yaşadı. Kader en sonunda ücra bir köye sürükledi. Atalardan kalma çiftlikte huzur aradı. Nefsine ve insanlara karşı mücadelede muzaffer olarak orada aradığını buldu. O, sonunda 456 yılı Şaban ayının 28'inde ruhunu Hakk'a teslim ederek ebedi istirahata çekildi. Ruhu şâd, makamı cennet olsun.
[1][1] İbn Hazm, Tavku'l-Hamame, s. 118
[2][2] Aynı kaynak, s. 112
[3][3] Nefhud-Tıp , c. IV, s. 44, Rüfâî, Tab'ı
[4][4] Aynı kaynak, c. IV, s. 50
[5][5] ibn Hazm, Taukul-Hamâme, s. 154, Kahire Tab'ı
[6][6] Aynı kaynak, s, 46
[7][7] Nefhu't-Tıb, c. VI, s. 176, Rüfâî Tab'ı
[8][8] Ahheri Mağrib, s. 96, Neccariye Tab'ı
[9][9] Nukatul-Arus, s. 83, Dr. Şevki Dayf incelemesiyle basıldı.
[10][10] Yakut, Mücemu'l-Üdeba, c. XII, s. 248, Rüfâî basılışı
[11][11] Aynı kaynak, s. 240
[12][12] Yakut, Mu'cemü'l'Üdeba, c. XII, s. 240
[13][13] Makkari, Neflıu't-Tıb, c. II, Ezher baskısı
[14][14] İbn Hazm Tavku’l-Hamame s.94,Kahire baskısı