GDO


GDO NEDİR?

Genetiği değiştirilmiş organizmalar, kısa adıyla GDO’lar, bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da kendi doğasında bulunmayan bir karakter kazandırılmasıyla yeni bir canlı organizma elde edilmesi anlamına geliyor.

 

GDO’lu tohumun ekimi yasak, ithalatı serbest!

 

Eskişehir’in Çifteler ilçesinde iki köyde patates üretimiyle ilgili yaşanan bir olay çiftçileri çileden çıkardı. Amerikan şirketi Lambweston, 1998-1999 yılları arasında Çifteler’e bağlı Körhasan ve Abbashalimpaşa köylerinde, patates ekmek üzere vatandaşlardan toplam altı bin dönüme yakın tarlayı kiraladı. Tarlalarını yüksek fiyatla kiraya veren köylüler, iki yıl boyunca normal patateslerin iki üç katı büyüklüğünde ürünlerin elde edildiği tarlalarında artık hiçbir üretim yapamadıklarını ancak beş yıl sonra keşfetti. Tarlalarda transgenik tohum ekimi yapılıp yapılmadığı bilinmiyor. Ancak patates dışında hiçbir üründen verim alınamaması, tarlalarda görülen arazi kellikleri, verimin düşmesi, gözle görülür fizyolojik değişiklikler, bölgede test ekimi yapılmış olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. Çünkü, yüklü paralar karşılığında iki yıl süreyle patates eken Amerikalılar, daha sonra bilinmeyen bir sebepten dolayı köylerden ayrıldı. ABD şirketinin terk ettiği tarlalarını yeniden ekip biçmek isteyen çiftçiler şimdi verim alamıyor.

 

Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi Koordinatörü Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) Daire Başkanı Dr. Vehbi Eser, Türkiye’de kesinlikle izinsiz ekim yapılmadığının altını çiziyor. TAGEM’in deneme ekimlerinin 100 metrekarelik alanlarda yapıldığını ve şimdiye kadar bu alanın 300-500 metrekareyi geçmediğini söylüyor. Eser “Milyar dolarların yatırıldığı teknolojiyi kimse korumasız şekilde çiftçiye verip geçmez. İzinsiz ekim söz konusu değil” diyor.

 

Deneme ekimleri en verimli ovalarda yapıldı

 

Tarım Bakanlığı’nın önceki dönemlerde yaptığı çalışmaların yetersizliğinden yakınan uzmanlar, 1999-2000 tarihleri arasındaki deneme ekimlerinin Çukurova, Niğde, Nazilli, Manisa, Bursa ve Sakarya gibi Türkiye’nin tarımsal açıdan kritik ovalarında yapılmasına anlam veremiyor.

 

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara Hayır Platformu üyesi Mebruke Bayram, son günlerde kaçak ekim yapıldığına dair ciddi ihbarlar aldıklarını belirtiyor: “Harran ve Çukurova’nın göbeğinde iki metrelik perdelerle, genetik ekim yapılmış alanlar dışarıdan yalıtılıp korunamaz. Bursa, Manisa, İznik’te kaçak ekimler yapıldığını duyuyoruz. Yerinden tespitimiz yok; ancak böyle bir şey varsa ekimlerin bunda iyi niyet aranmaz. Türkiye’de 11 bin bitki türü var. Bunların 3 bin 700’ü ülkemize özgü ve başka hiçbir yerde yetişmiyor. İzinsiz GDO ekimleri biyolojik zenginğin ve endemik (Türkiye’ye has) türlerin yok olmasını beraberinde getirecek.”

 

Türkiye’de GDO denetimi yapabilecek kamuya ait Bursa Gıda Kontrol ve Merkez Araştırma Enstitüsü ile Ankara İl Kontrol Laboratuvar Müdürlüğü’ne bağlı 54 eğitimli personelle hizmet veren 5 laboratuvar var. Tarım Bakanlığı’na göre son aşamaya gelen Ulusal Biyogüvenlik Yasa taslağı yürürlüğe girdiğinde denetim yapacak teknik altyapı hazır. Denetimlerin iki aşamada yapılması gerekiyor. Birinci aşama transgenik gıda ithalatı yoluyla ülkemize giren mısır, soya, pirinç, buğday gibi tarım ürünlerinin tespiti. Özellikle gıda sanayiinin çarklarına girmeden ülkeye giren hammaddelerin kimliğinin tespiti çok önemli. İkincisi ise GDO ekimi yapılmış tarlalardan elde edilecek ürünlerin test edilmesi. Zirai alanda kullanılan GDO’lu tohumlar diğer tohumlara göre pahalı. Ancak tohum ürün olduğunda yani mısıra, pirince, patatese, soyaya döndüğünde rakiplerine göre daha ucuz. Bu yüzden, gıda sanayiine girmeden tespit edilmesi hayati önem taşıyor.

 

Devlet, kamu sağlığı için denetim yapmalı

 

Tarım Bakanlığı’nın merkezleri dışında, TÜBİTAK’ın da hem GDO’lu ürün üretimi hem de tespiti yapılabilen laboratuvarları bulunuyor. Ayrıca özel sektöre hizmet veren ve Türkiye Gıda İthalatçıları Birliği üyesi özel Kalite Sistem Laboratuvarı’nda da GDO’lu ürünlerin tespiti yapılabiliyor. Ancak, laboratuvar yetkilisi Biyokimya Uzmanı Samim Saner, talep olmadığı için GDO tespitine yönelik analiz yapmadıklarını söylüyor. Saner’e göre bunun nedeni, ithalatçı ve üreticileri yurtdışından aldıkları ürünlerin analizine iten bir yasal düzenleme bulunmaması. AB’de yüzde 0,9’un üzerinde GDO içeren ithal gıdaların etiketlenmesi zorunluluğu var. Türkiye’de şimdilik böyle bir zorunluluk da yok. Yani işlenmiş gıdaların içinde bile transgenik hammadde bulunup bulunmadığını bilemiyoruz.

 

Peki pazardan aldığınız pirinç ya da mısırın tohumunda, çocuğunuzun mamasında ya da bisküvisinde GDO bulunup bulunmadığını nasıl öğreneceksiniz? Bunun bilimsel olarak belirlenmesi için ABD ve Avrupa’da hem devlet hem özel sektör laboratuvarları var. Türkiye’deki sayı yetersiz. Üstelik Tarım Bakanlığı laboratuvarlarında ürün başına 600-650 milyon lirayı bulan test ücreti ödemeniz gerekiyor. Bu yüzden gıda sanayiine girmeden, limanlarda kontrollerin yapılması için yeni laboratuvarlara ihtiyaç var. Tüketici dernekleri; büyük market ve gıda toptancılarının temel tüketici hakları çerçevesinde etiketleme ve laboratuvar testlerine destek olmaları gerektiğine inanıyor.

 

Transgenik tarım 70 milyar dolarlık pazar

 

GDO’lu ürünlerin dünya pazarındaki ticari büyüklüğü 70 milyar dolar olarak ifade ediliyor. AB ülkelerinden İspanya’da her yıl 400 bin hektar ekim yapılıyor. Almanya, Fransa, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerde test ekimleri şeklinde düşük miktarlarda GDO ürün tarımı yapılıyor. “Tarladan çatala gıda güvenliği” sloganı ile hareket eden AB ülkelerinde tüketiciler, genetiği değiştirilmiş ürünlerin insana, hayvana ve çevreye olumsuz etkileri olmadığı yönünde ikna edilemedi. Bu yüzden Avrupa, tarım ve gıda sanayiinden bu işe girmiyor. AB’ye uyum çalışmaları çerçevesinde 100 bini aşkın mevzuatın yarısından fazlasının tarım ağırlıklı olduğu, en çetin müzakerelerin bu alanda yapılacağı düşünüldüğünde AB’nin Türkiye’yi de transgenik tarım ve gıdalardan uzak tutmak istediği ortada.

 

Yıldız Teknik Üniversitesi Biyomühendislik Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şeminur Topal’a göre, AB’nin bu konuda takındığı tavır doğru. Organizmanın en temel yapı birimi olan genlere müdahale geri dönüşü olmayan bir girişim. Yapı bir kere bozulduktan sonra organizmanın eski mümkün değil. Bu nedenle, gıda güvenliği açısından riskleri ciddiyetle ele almak ve kesin verilere ulaşmadan genetik modifiye ürünlere karşı bir tavır benimsemek zorundayız.

 

Genetik modifiye ürünlerin riskleri neler?

 

En sık dile getirilen risklerin başında GDO’ların antibiyotik direnç sahibi oldukları geliyor. Organizmaların yapısını değiştirecek genler üretilirken antibiyotik dirençleri artırılıyor. Bu nedenle o ürünleri tüketen insanların da antibiyotik dirençlerinin güçlenebileceği söyleniyor. Bu da ileride antibiyotik tedavilerinden sonuç alınamaması ihtimalini doğuruyor.

 

Bilim adamları tarafından dikkat çekilen konulardan biri de transfer edilen genlerin insan veya hayvan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali. Bu ihtimal genetik değişimin insanlara sıçraması tehlikesine işaret ediyor. Ayrıca virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali de söz konusu. Diğer bir risk, mısırda kullanılan ve bitkiyi böceklere karşı koruyan toksik Bt geni. Mısırdan alınarak diğer bitkilere transfer edilen bu gen, insanlar tarafından farkında olmadan ve ileriye yönelik riskleri bilinmeden tüketiliyor.

 

Ayrıca genetik modifiye ürünleri tüketenlerde gıda alerjisi görülme oranının normalden yüksek olduğu ifade ediliyor. GDO türü sebze tüketen Batılı ülkelerde, insanlarda daha önce rastlanmayan alerji vakalarına rastlandığı bildiriliyor. Diyelim ki fındığa karşı alerjiniz var. Soyaya fındıktan bir gen aktarılmışsa soya diye yediğiniz şey sizde alerji yapabiliyor. Prof. Dr. Şeminur Topal’ın dikkat çektiği risklerden biri de GDO’lu ürünlerin vitamin sentezlenmesini ortadan kaldırabileceği. Topal’ın belirttiğine göre genetik modifiye pirinçte bulunan A vitaminini sentezleyen gen, etkisini yitiriyor. Beslenmesi pirince dayalı bir ülke olan Hindistan’da, geçtiğimiz yıllarda yaşanan bir olay akıllardaki soru işaretlerinin artmasına sebep oldu. Hindistan’da hızla artmaya başlayan gece körlüğü şikayetlerinin GDO’lu pirinç tüketilmesine bağlı olup olmadığı araştırılıyor.

 

Biyoteknolojinin aldığı en önemlieleştirilerden biri de laboratuvar analizlerinin çok kısa sürmüş olması. ‘Genetiği değiştirilmiş organizmalar’, laboratuvarlarda üretilmeye ve test edilmeye başlandıktan çok kısa bir süre sonra endüstriyel üretime geçildi. Prof. Dr. Topal’a göre test sonuçları önemsenmedi. Bir dönem yeşil devrim olarak kabul edilen bu teknoloji, bugün genetik kirlenme olarak adlandırılıyor.

 

Genetik kaçış tarımın kâbusu olur

 

“Türkiye dünyada organik tarım yapma şansı bulunan en önemli ülke.” Bu tespit, yıllarını Türk tarımına adamış Pankobirlik Genel Müdürü Dr. Mikdat Çakır’a ait. Çakır, genetik değişime uğramış tohumların da, ithal edilen ürünlerin de güvenirliği kanıtlanmadan kullanılmasının sakıncalı olduğuna dikkat çekiyor. Topraklarının kirlenmemiş olması ve dört mevsimin ve yaşanması nedeniyle Türkiye, organik tarım için biçilmiş kaftan. Parçalı tarım arazileri nedeniyle de bir o kadar korunaksız.

 

Genleri değiştirilmiş organizmaların ekiminde tartışılan en büyük risk insan sağlığı noktasında değil, çevre ve bitki güvenliğinin sağlanamaması noktasında öne çıkıyor. GDO’ların yetiştirildiği bölgelerden rüzgar, su, polen taşıyan böcekler gibi etkilerle meydana gelebilecek gen kaçışları, başka türleri de etkileyerek biyolojik çeşitlilik kaybı, ekolojik fakirlik gibi yeni tehlikelere neden olabilir. Türkiye gen kaçışı konusunda da korunaksız. Örneğin, bir mısır türünden diğerlerine sıçrayacak gen kaçışı geri dönüşü mümkün olmayan hatalar zinciri oluşturabilir. Türkiye bu yüzden buğday, mısır gibi tohumluklarında orijinal türlerini yitirebilir.

 

Çakır, bu noktada Türkiye’deki yaklaşık 15 milyon parçalı tarla sahipliğinin önemine dikkat çekiyor. Bu yapı, GDO’lu ekim yapılması halinde kontrolün hiçbir zaman sağlanamayacağı anlamına geliyor. Biyogenetik tohumların en çok kullanıldığı ABD’de Arizona Vadisi, GDO’lu bitkilerin kontrollü üretiminin yapıldığı yalıtılmış bir bölge adeta. Türkiye’nin kontrollü ekim imkanı yok. Genetik kaçış denen, türler arası aktarım gerçekleşirse bunu önleyecek, eski tohumları koruyarak çoğaltacak bir teknoloji de olmadığı için Türkiye’deki risk, tarım için bir kâbusa dönebilir.

 

Tarım, tohum bağımlısı olmasın!

 

Mikdat Çakır başka bir risk olarak da GDO’lu tohumların ekimiyle daha önce domateste olduğu gibi yeni tohum bağımlılıkları yaşanabileceğine işaret ediyor. Mevcut buğday, mısır, pamuk, soya, pirinç türlerinin GDO menşeli olmaları halinde, her yıl tekrar tekrar satın alınacak tohumlar; tarımda kârlılığı ve verimliliği bitirip, dışa bağımlılık oluşturacak. Ülkemizde GDO’lu tohum ekimi yasak olmasına karşın tohum ithalatı beyan esasına dayalı ve serbest. Bu mevzuat boşluğu bile kaçak ya da illegal yollarla ekimin gerçekleşmiş olabileceği tezlerini güçlendiriyor.

 

TAGEM Daire Başkanı Dr. Vehbi Eser de bu noktada mevcut türlerin korunması gerektiğini, ancak Türkiye’nin biyogenetik teknolojisine de sahip olmasının stratejik olduğunu vurguluyor. Yani dışardan satın alınan GDO’lu üründen çok daha önemli olan şey, GDO’lu tohumun Türkiye topraklarında ekilip ekilemeyeceği; hangi şartlarda nasıl ekileceği. Kısır tohumların tarımda sürekli bir dışa bağımlılık riski taşıması ve bu tohumlara yüksek bedeller ödenmesi, çiftçinin yeryüzünde tarım yapılmaya başladığı günden beri sahip olduğu ‘tohumluk hakkı’nın bitmesi anlamına geliyor. Üstelik yatay gen kaçışları nedeniyle Kanada gibi GDO üretiminin hızla geliştiği bir ülkede bile çiftçiler mahkeme kapılarında sürünüyor. Komşu tarlalardan kendi ürünlerine sirayet eden GDO’lardan habersiz çiftçiler, ürünlerin satışında yapılan testlerde GDO’lu ürünleri patentsiz kullandıkları gerekçeleriyle hukukî baskıya maruz bırakılıyor.

 

Tüketici ‘tarladan çatala’ güvenlik istiyor

 

AB yolunda hızla ilerleyen Türkiye, tarım ve gıda güvenliği açısından da uyumu yakalamak için yasal düzenlemeler yapıyor. AB üyesi ülkelerde “tarladan çatala” sloganıyla tüketicinin bilgi edinme hakkı çerçevesinde GDO’lu ürünler etiketleniyor. Dünya genelinde yapılan düzenlemeler gereği GDO ve ürünlerine biyogüvenlik gerekçeleri ile ticari kısıtlamalar veya etiketleme yapmak gerekiyor. Dünya Ticaret Örgütüne Üye Ülkeler Evrensel Tüketici Hakları Bildirgesi, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ve son olarak 2000 yılında imzalanan ve Türkiye tarafından 2003 yılında yasalaştırılan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, GDO’lara karşı kesin bir tavır gerektiriyor. Aslında bu protokol, Türkiye’nin transgenik ürünlerin riskini kabul ettiği anlamına geliyor. Ancak ithal edilen ürünlerin GDO’lu olup olmadığı gıda güvenliği açısından fiilen denetlenmiyor.

 

Türkiye ve İsviçre’de yaptırdıkları testlerle iç pazarda GDO’lu ürün satıldığını belgeleyen ve bu ürünlerin Türkiye’ye girişinin yasaklanması gerektiğini belirten Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar ile Tüketiciler Derneği Başkanı Engin Başaran’a göre tüketiciler soya ve mısır menşeli ürünleri alırken iki kere düşünmeli. Türk tüketicisi Avrupa’da olduğu gibi gıda maddelerinin üstünde GDO içerip içermediğine dair bir etiket göremiyor. Türk halkı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın son halini verdiği Biyogüvenlik Yasa Tasarısının yasalaşmasını bekleyecek.

 

Türkiye’deki tüketici dernekleri bu uluslararası anlaşma ve protokollerin gereklerinin uygulanmasını istiyor. Bunu yaparken tüketici temsilcileri, halkın eğitilme, bilgilenme ve seçme hakkına sahip olduğundan yola çıkıyor.

 

Ayçiçeği, soya ve yer fıstığında bitkisel yağ kalitesinin artırılması, çilek ve domates gibi ürünlerde raf ömrünün uzatılması; mısır, patates, pamukta ürün zararlılarına (böcek haşere) dayanıklılık, bitki hastalıklarının önlenmesi amacıyla genetik değiştirme çalışmaları sürüyor.

 

Biz bugün Türkiye’ye ithal edilen soya, mısır, gibi ürünleri tartışırken, birkaç yıl sonra genetiği değiştirilmiş hayvanlar konusu gündeme taşınacak. Çünkü şimdilerde süt üretiminin yüzde 15 artırılması, 20 çeşit balıkta hızlı büyüme ve soğuk şartlara dayanıklılık genlerinin aktarılması testleri bitirilmiş durumda. GDO’lu bitkilerden sonra sırada GDO’lu balıklar, enzimler ve hayvanlar var. Ağzımızın tadı kaçmadan bu sorunlara çözüm üretilmesi ve AB mevzuatları çerçevesinde yeni politikalar geliştirilmesi gerekiyor.

 

HANGİ ÜRÜNLER RİSKLİ?

Bütün dünyada genetiği ile oynanmış pek çok ürün bulunuyor.

Mısır, domates, patates, pirinç, soya, buğday, kabak, bal kabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kolza, kasava, papaya.

Bunların dışında çalışmaların devam ettiği ürünler: muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun, karpuz, kanola.

Mısır ve soya, genleriyle oynanmış bitkiler arasında ilk sıralarda yer aldığı için bu bitkilerden üretilen yan ürünlerin kullanıldığı bütün ürünler bu riski taşıyor:

Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin, bisküvi, kraker, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvanlardan elde edilen gıdalar ve pamuk GDO’lu olma riski taşıyanların başında geliyor.

WWW.TUKETİCİLER.ORG