| 2-Mü'minlerin,
en müsait olmayan şartlarda bile Peygamberlerini, dinlerini, vatanlarını müdafaa
etmelerindeki fedakârlık, cesaret ve kahramanlık, düşmanda ister istemez "biz,
artık kolay kolay müslümanları mağlup edemeyiz" fikrini uyandırmıştı.
Nitekim; Resulullah Efendimiz, Ordu-yı Hümayun, Medine'ye dönerken yaptığı
değerlendirmede bunu daha önceden haber vermişlerdi: "Mekke müşrikleri bir daha
bize galip gelemezler. Bundan sonra fetih bizimdir" 3-Uhud muharebesi, aynı zamanda bir temizlik harekâtı
olmuş; görünüşte mü'min ve fakat kalbten kâfir olan münafıklar, zoru görünce
sâdık ve hâlis müslümanlardan ayrılmışlardır.
4-Uhud, imtihan içinde imtihan olmuştur.
Hâkim ânda da; kötü şartlarda da mücahidler,
gözlerini kırpmadan canlarını Sevgili Peygamberimiz için verebileceklerini fiilen
isbat etmişlerdir.
5-Müslümanlar, kadın ve erkeği ile,
yaşamaktan maksadın şehid olmak olduğunu bir kere daha ortaya koymuşlardır.
6-Müslüman mücahidelerin de müslüman
mücahidler gibi ne kadar büyük kahramanlar olduğu anlaşılmıştır.
7-İslâm ordusu, her ne kadar kâfirlere
göre daha fazla kayıp vermişlerse de; kâfirlerin kendileri için çok mühim
şahsiyetleri katledilerek mü'minler, kemiyette; düşmansa keyfiyette zarara uğramış;
yani aslında kâfirlerin kaybı daha büyük olmuştur.
8-Uhud, genç müslümanların da tecrübe
kazanarak gelecek savaşlara hazırlanmalarına imkân vermiştir.
9-Uhud'da yaşanılan büyük üzüntü ve
sıkıntılar, müslümanlara Resulullah'a şeksiz-şüphesiz itaat etmenin şart
olduğunu öğretmiştir.
10-Bu savaşta her ev, en az bir şehid
veya yaralı vermiştir. Allahü teâlâ, gönlü kırıklarla beraber olduğu için
mü'minler, hâsıl olan gönül kırıklığı içinde sabretmişler; bu sabır, onların
derecelerinin daha da yükselmesine ve islâmın yayılışında sür'ate vesile olmuştur.
......
Hakîkaten islâm hanımları, hem Uhud'da
ve hem de harbden sonra büyük bir gayretle çalışmışlardır. Nesibe binti Kâb'ın,
radıyallahü anha, bütün zamanlar boyunca müslüman kadınların yüzlerini ak edecek
destânî kahramanlığına şâhid olduk....ancak Uhud'da hizmet veren mü'mineler,
Nesibe anneden ibaret değil. Ümmü Seleme, Muavviz binti Rübeyyi, Ümmü Salît, Ümmü
Atiyye, Hamne binti Cahş ve Sümeyra binti Kays ve diğerleri...bunlar mücahidlerin
sökülen kılıç kınlarını diker, muhariplere su dağıtır, yaralıları tedavi
ederlerdi. Henüz hicâb ayetlerinin gelmediği bu dönemde ordu Uhud'a gelirken Ümmü
Seleme, gazaya dahil olmak için Sevgili Peygamberimiz'den hususi izin istedi:
-Yâ Resûlallah! Benim de gazaya çıkmama
müsaade buyurur musunuz?
Efendimiz dediler ki:
-Yâ Ümmü Seleme! Kadınlara cihad farz
kılınmamıştır.
Mübarek kadın yalvardı:
-Yâ Resûlallah! Ben, mücahidlere su dağıtır,
gözü ağrıyanların gözlerini tedavi eder, yaralarına bakarım.
Peygamberimiz, bu candan isteği
kırmadılar:
-Öyleyse gazaya çıkman ne güzel olur...
...fakat en fazla gazaya katılan müslüman
hanım, Ümmü Atıyye radıyallahü anha.
Uhud'dan Medine'ye dönünce Mescid-i
Nebi'de bir çadır kuruldu. Bu "Çadır Hastane"de yaralıları Küayme binti
Sa'd tedavi etti. İşte İslâm tarihinin ilk kadın hekimi, radıyallahü anha.
Evet Uhud bir muazzam imtihan. Sıkıntılara
sabır ve Resulullah'a bağlılık imtihanı. Şu hâdiseyi değil bir kadın, en yiğit yürekli
bir erkek bile nasıl yaşar? Aşkolsun böyle parlak imân ve tevekkül sahiplerine.
Sümeyra binti Kays, cepheden dönenlere
babası, kocası ve oğlunu sordu:
-Hepsi de şehid oldu, dediler.
Fakat kahraman kadın, ne sendeledi, ne
yere yıkıldı, ne de acı çığlıklar kopardı. Sümeyra radıyallahü anha annemiz, o
ân herkesi hayran bırakan bir teslimiyet ve vakarla şunu sordu:
-Resûlullah nasıl?
-Hamdolsun iyi, dediler.
Sümeyra hâtun, Resûlullahı buldu ve
binek üzerindeki o yüksek zâtın eteğinden tutundu:
-Yâ Resûlallah! Anam babam sana fedâ
olsun... Yeter ki sen sağol. Sen sağ olduktan sonra bütün felâketlere katlanırız.
...
Bir şey ancak ve yalnız Allah için
olursa makbûl ve güzel ki bunun ismi ihlâs.
Uhud'a giderken Ensar'dan Ebu Süfyan bin
Haris'le bir arkadaşı konuşuyorlar.
Arkadaşı, Rabbine dua ediyor:
-Allahım! Bana Resulünün yanında
şehidlik nasib et ve evime geri döndürme...
Ebu Süfyan bin Hâris'se tâ kalbden gelen
duygularla şöyle yalvarıyor:
-Allahım! Bana Resûlünle birlikte çarpışmak;
fakat evime ve yavrularıma sağ-sâlim dönmek nasib eyle...
...ne var ki Ebu Süfyan bin Hâris, şehid
olmuş; arkadaşı ise sağ-sâlim geri gelmişti.
Bu hâl Sevgili Peygamberimiz'e anlatıldığında
buyurdularki:
-Ebu Süfyan iki kişinin en ihlâslısı
idi...
Zira Uhud yolunda iken küçük kız
çocukları sebebi ile yukarıdaki gibi niyet eden; Ebu Süfyan bin Hâris, harb,
müslümanların aleyhine dönüp de düşman hâkim vaziyete geçince bu defa şöyle
demişti:
-Allahım! Yavrularım sana emanet. Bana düşman
karşısında şehidlik nasip eyle...
İşte mü'min; radıyallahü anh.
Bir şehidin duyduğu ölüm acısı, ancak
bir pire ısırması veya bir çimdik acısı kadar. Vefat eden hiçbir mü'min, bir ânlık
zaman için bile olsa tekrar dünyaya dönmek istemez. Bu geri gelme arzusu sadece
şehidlerde mevcut. Onlar, bir kere daha bu dünyaya dönmek ve Allah yolunda bir daha can
vermek isterler. Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar:
-Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a
yemin ederim ki; ben, Allah yolunda öldürülmemi, sonra diriltilmemi, sonra
öldürülmemi, sonra diriltilmemi, sonra öldürülmemi, sonra diriltilmemi, sonra
öldürülmemi ne kadar isterdim.
Şehidlik, bir mü'minin kul hakları
dışındaki bütün günahlarının yok olmasına sebep oluyor.
Şehidlerin hangi nimetlere
kavuştuklarını Sevgili Peygamberimiz açıklıyorlar:
-Kanının yere düşen ilk damlasıyla
birlikte şehidin bütün günahları affolunur; şehid, cennetteki makamını görür, kıyamet
gününün korkusundan emin olur; şehidin başına yakuttan vakar tâcı konur ve
şehidin yakınlarından yetmiş kişiye şefaat etmesine müsaade olunur.
...
Bir gün, Sevgili Peygamberimiz, Uhud
şehidlerini ziyaret ettiler; ve dediler ki:
-Ey Hak olan Mâ'bud! Senin bu kulun şahâdet
eder ki bu cemaat, senin rızanı talep edip şehid olmuşlardır.
Sonra devam ettiler:
-Kıyamet gününe kadar, kabirlerini
ziyaret ederek selâm verecek din kardeşlerinin selâmlarına karşılık vereceklerdir.
Ben bunların şehid olduklarına, kıyamet gününde de şâhidlik edeceğim.
......
Hakîkaten Uhud şehidlerine selâm veren
sahabiler, zaman zaman selâmlarına karşılık verildiğini işitiyorlar. Bir zamân
sonra misk kokulu bu kabirler, nakledilmek icap ettiğinde şehidler, az evvel uykuya
dalmış gibi bulunacaktır.
......
Yaralılara gelince; Uhud'da bütün
mü'minler yara almış; bu sebeple topal ve çolak kalanlar da olmuştu. Vücudunda en
çok yarası olansa yetmişbeş yara ile Talha bin Ubeydullah radıyallahü anh'dı.
Peygamberimizi Medine kapısından girince
Ebu Said-i Hudri radıyallahü anh ile Hudre çocukları karşıladılar. Efendimiz at
üzerinde iken Ebu Said, Peygamberimizin dizini öptü.
Resûlullah, sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem Efendimiz, evlerinin önüne kadar atları ile geldiler...attan yardımla inecek
kadar yaralı idi.
...akşam ezanını yine Bilâl-i Habeşi
radıyallahü anh okudu. Sevgili Peygamberimiz iki sahabi desteği ile mescide geldiler.
Ancak yatsı cemaatine gelemediler.
...
Evs ve Hazrec seçkinleri, sabaha kadar
kahraman Peygamberin evi önünde nöbet tuttular.
......
Aziz Peygamberimiz gecenin üçte biri
geçince kapısı önünde kendisini bekleyen Hazret-i Bilâl'in seslenmesi ile namaz
için uyandı.
Uzaktan ağıt ve feryatlar işitiliyordu.
Efendimiz, sesin ne olduğunu sordular.
-Ensar kadınları, Hamza'ya ağlıyorlar yâ
Resûlallah!..
Peygamberimiz, dua buyurdular:
-Allah kendilerinden de, çocuklarından da
râzı olsun.
...ancak geç vakit olması sebebiyle
evlerine dönmelerini emrettiler. Ertesi günse şehidlerin ardısıra
ağlayıp-sızlanmayı yasakladılar.
......
Resûlullah'a bir çocuk geldi; ağlıyordu.
Efendimiz sordular:
-Niçin ağlıyorsun sevgili yavrum?
-Babasız kaldım.
Hep ferahlık ve teselli kaynağı
Peygamberimiz yine sevindirdiler:
-Ben, baban olsam; Aişe de annen olsa râzı
olur musun?
Az evvelki gamlı çocuk gitmişti.
Şehid yavrusunun yüzünde güller açtı:
-Evet...
Resûlullah yetim çocuğun saçını
okşarken sordular:
-Senin ismin ne?
-Büceyr.
-İsmin bundan sonra Bişr olsun!..
Küçük Bişr, sevinerek evine döndü...
......
Mü'minlerin Uhud'da şehidler vererek
yara-bereler içinde geri dönmeleri Medine'de müslümanları ne kadar üzmüşse; münafıkları
da o kadar memnun etmişti. Uhud'a kadar geldikleri halde mücahidlere ihanet ederek
cepheyi terk eden baş Münafık Abdullah bin Übey ve dört arkadaşı şimdi "biz
dememiş miydik" böbürlenmesi ile ortalığı karıştırıyorlardı. Yaralı mücahidlerden
biri de Abdullah bin Übey'in oğlu Abdullah bin Abdullah radıyallahü anh'tı. Baş münafık,
hasta yatağındaki oğluna çıkıştı:
-Sen babanı değil; gençlerin sözü ile
hareket eden Muhammed'i dinleyerek kendini bile bile felakete attın! Ben, bu neticeyi
tahmin ettiğim için sevenlerimle beraber geri döndüm..
Hazreti Abdullah, yattığı yerden cevap
verdi:
-Kimbilir harbin böyle bitmesinde ne
hikmetler vardır.
......
Baş münafık Abdullah bin Übey bin
Selul'ün eline artık bir fırsat geçmişti. Uhud mahzunluğunu münafıklar lehine
değiştirmek için var güçleri ile çalışıyorlardı.
Dedikleri şu:
-Ölenler bizimle olsalardı; şimdi
hayattaydılar.
Böyle diyor; Medine'de fitne ateşini
alevlendiriyor ve mü'minleri Resûlullah'dan yüz döndürmeye uğraşıyorlardı. Baş
destekçileri de yahudiler. Onlar da şunu söylüyorlar:
-Muhammed'in hükümdar olmaktan gayrı bir
maksadı yok. O, Nebi değil ki. Bugüne kadar bir Nebi ne mağlub olmuş, ne de
arkadaşlarının ölmesine veya yaralanmasına sebebiyet vermiştir. Halbuki O, bunların
hepsini yaşadı ve yolundakilere de yaşattı.
......
Yahudilerle münafıklar ev ev, sokak sokak
dolaşarak bu sözlerle kalblere şüphe sokuyor, zihinleri bulandırıyorlar. Ulu Sahabi
Hazreti Ömer radıyallahü anh, dayanamayarak meseleyi Sevgili Peygamberimiz sallallahü
aleyhi ve sellem Efendimize açtı:
-Yâ Resûlallah, aleyhinize çalışan
yahudi ve münafıkları öldürmeme müsaade eder misiniz?
Efendimiz, her zamanki üstün temkin
halindeler:
-Yâ Ömer! Hiç şüphe yok ki Allah,
dinini ve Resûlünü üstün kılacaktır. Yahudileri katledemeyiz; zira onlar
emniyetlerini temin etmeye söz verdiğimiz teb'alarımızdır.
Hazreti Ömer, münafıkları sordu:
-Münafıklar hakkında ne buyurursunuz yâ
Resûlallah?
-Onlar, Allah'dan başka ilah
bulunmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şahâdet ediyorlar; değil mi?
-Evet yâ Resûlallah. Lakin onlar bu şahâdeti
kılıçtan kurtulmak için yapıyorlar. Münafıkların bize büyük kinleri var...
Büyük Peygamber, muhteşem kararlarını
açıkladılar:
-Ben, Lâ ilâhe illallah Muhammedür
Resûlullah diyenleri öldürmekten men edildim.
...
Âyet-i kerîme geldi:
İşte Uhud üzerine gelen âyetlerden bazı
sûreler:
-Ey mü'minler! Gevşeklik ve zaaf göstermeyiniz.
(Uhud'da şehidler vermek ve yaralanmak sûretiyle uğradığınız musibete de)
üzülmeyiniz.
Siz gerçekten mü'minseniz (Resûlümü ve
O'nun benim tarafımdan size getirdiklerini tasdik ediyorsanız) muhakkak düşmanlarınıza
üstünsünüzdür! (Neticede zafer ve galebe sizindir.)
......
...müşrikler, harbin başlangıcında müslümanlar
karşısında tutunamayarak bozguna uğrayınca sür'atle harb meydanını terk ettiler.
Abdullah bin Ebu Ümeyye, öyle kaçmıştı ki, soluğu tâ Mekke'de almış ve
"Muhammedîler bizi yendiler; bozulduk" diye haber vermişti.
...Mekkeliler, bu haberle üzgünken Vahşi'nin
telaşlı sesi, ortalığı çınlattı:
-Eyy Kureyş!
İşitenler, kötü haberin devamı geldi
sandılar. Ama Vahşi başka şeyden bahsediyordu:
-Ey Kureyş! Hiç görülmedik sayıda müslüman
öldürdük! Gözünüz aydın olsun! Muhammed yaralandı! Hamza'yı da ben öldürdüm.
Mekke müşrikleri, bir şaşkınlık ânı
geçirdiler. Birbirine zıt iki haberden sonuncusunun doğru olduğu anlaşılınca
sevindiler. Şimdi:
-Öyleyse Bedr'in yası bitti!
Kadınlarımız artık güzel kokular sürünebilirler, diyorlardı.
......
Müşrikler, Uhud'da başlangıçtaki
bozgunu yaşarken Medine yakınında bir kenara saklanan Muaviye bin Mugire, olduğu yerde
uyuya kalmıştı. Uyandığında harb bitmiş herkes yurduna dönmüştü. Eğer Mekke'ye
gitmeye kalkışsa muhakkak surette müslümanların eline düşecekti. Bu yüzden en
kestirme yoldan yakın akrabası olan Hazreti Osman'ın evine doğru yürümeye başladı.
Hazreti Osman, O'nu görünce:
-Beni de kendini de mahvettin? Niçin
buraya geldin? dedi.
Muaviye:
-Beni sakla! Ey amcamın oğlu, bana senden
daha yakın biri var mı? dedi.
Osman radıyallahü anh, O'nu evin bir
tarafına gizledikten sonra eman istemek üzere Resûlullah Efendimize gitti. Muaviye bin
Mugire, henüz Osman radıyallahü anh'ın evine gelmeden evvel Peygamberimiz şunu
buyurmuşlardı:
-Muaviye Medine'de sabahlamıştır.
Araştırınız!
Araştırdılar; fakat bulamadılar.
Akrabası olması sebebi ile Hazreti
Osman'ın evinde olabileceği ihtimalinden dolayı O'nun da kapısı çalındı. Muaviye
hakikaten bu evdeydi...
Bunun üzerine yakalanarak Sevgili
Peygamberimiz'in huzuruna getirildi.
O'nun huzura getirilmesi ile Hazreti Osman'ın
gelmesi hemen hemen aynı anda olmuştu. Bu sebeple Muaviye bin Mugire'yi görünce; bir
açıklama yapma zarureti doğdu:
-Yâ Resûlallah! Ben de buraya sizden
Muaviye için eman istemek maksadıyla gelmiştim. O'nu lütfen bana bağışla.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem, Muaviye'ye şehri üç gün içinde terk etmek üzere eman/süre verdi.
Hazreti Osman radıyallahü anh O'na bir deve satın alarak:
-Haydi devene bin ve hemen burayı terk et,
dedi.
Efendimiz, Hazreti Osman ve diğer mü'minlerle
beraber Hamrâ-ül Esed'e doğru hareket ettiler.
Muaviye ise Efendimiz ve mü'minler hakkında
bilgi toplayarak Kureyş'e aktarmak maksadıyla Medine'den ayrılmayarak üç gün gizli
faaliyetlerde bulundu...dördüncü gün devesi ile Medine'den uzaklaşırken Akik
mevkiine vardığı sırada Peygamber Efendimiz, Zeyd bin Hârise ve Ammar bin Yasir
hazretlerine:
-Muaviye bu yakınlarda sabahlamıştır.
Gidip araştırınız, buyurdular.
İki büyük sahabi, kâfiri Efendimizin
tarif ettiği yerde buldular.
...kendisine verilen zamanın üzerinden
bir gün geçmişti. Bu sebeple hayatına son verdiler. Sözünde durmamak ölmesine sebep
olmuştu.
......
KUREYŞ MÜŞRİKLERİNİ TAKİB VEYA HAMRÂ'ÜL
ESED SEFERİ....Mekke ordusu, geri dönerken Bedr'de babası Ebu Cehl'i kaybetmiş
olmanın hırsını yaşayan İkrime İbni Ebu Cehil Kureyş reislerine çıkıştı:
-Hiç de övünecek halde değiliz! Bir iş
mi yaptık yani? Galip geldik; fakat sonunu getiremedik. Düşmanı yoketmeden geri dönüyoruz.
Şimdi müslümanlar çok geçmeden yeniden derlenip toparlanacak ve daha büyük bir
kuvvetle üstümüze gelecekler.
Bir reis, İkrime'nin sözünü kesti:
-Bir teklifin olmalı...
-Evet! Ben diyorum ki geri dönelim ve
Medine'yi basarak taş üstünde taş koymayalım. Müslümanları imha edelim. Akıl,
bunu emrediyor.
Saffan İbni Ümeyye, bu teklife muhalefet
etti:
-Biz, Medine üzerine yürürsek Uhud'da
büyük kaybı olan Evs ve Hazrec kabileleri, harbe iştirak etmemiş olanlarla beraber
intikam almak için müslümanlarla birleşerek üzerimize gelirler. O takdirde büyük
kuvvet kazanacak olan Muhammedîler, çarpışmadan zaferle çıkarlar. Ben, böyle düşünüyorum.
Bu sebeple yolumuzdan dönmeyerek kendimizi tehlikeye atmayalım ve bir ân evvel Mekke'ye
gidelim, diyorum.
Müşrik ordusu, bir taraftan yol alırken
aynı zamanda hararetle bu fikri tartışıyorlardı. Bazıları İkrime gibi düşünüyordu;
bazıları da Saffan gibi.
İki tarafı da dikkatle dinleyen Ebu Süfyan
bir türlü bir karara varamadığı için Revha'ya kadar geldiler. Buraya geldiklerinde
"tekrar Medine üzerine yürüyelim" diyenlerin görüşü ağır bastı...
Onlar, bir kere daha Medine üzerine
yürüme hazırlığındayken düşman ordusu içinde bulunup da en başından beri teklif
ve karşı teklifleri dinleyen Müzeni kabilesinden Abdullah ibni Amr, haberi sür'atle
Sevgili Peygamberimiz'e ulaştırmak için bir fırsatını bularak oradan uzaklaştı.
Haberci, Medine'ye vardığında günlerden Pazar ve sabah namazı öncesiydi. Abdullah
ibni Amr, Peygamber Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'in huzurlarına kabul
buyuruldu.
...düşmanın son vaziyeti ve maksadı
hakkında en yeni bilgileri alan yüce Resûl, iki has yardımcısı Ebubekr radıyallahü
anh ve Ömer radıyallahü anh Efendilerimizi çağırdı ve gelişmeleri onlarla
istişare etti. Bu iki sâdık dost, büyük Peygamberi can kulağı ve edeblerin en
emsalsizi ile dinledikten sonra kanaatlerini arz ettiler:
-Allah'ın Resûlü daha iyi bilir, ama
bize kalırsa müslümanların hâlâ sapasağlam ayakta olduklarını düşmana göstermek
ve onlara esaslı bir gözdağı vermek için arkalarına düşelim.
İki aziz ve yüksek dost, Resûller
önderinin niyetine uygun görüş belirtmişlerdi. Sevgili Peygamberimizin imamlığında
sabah namazı eda edildikten sonra Efendimiz, Hazreti Bilal radıyallahü anh'ı
yanlarına davet ederek müslümanlara şu haberi ilân etmesini buyurdular:
-Resûlullah, düşmanın takibini
emrediyor! Ancak; bu takibe Uhud harbine iştirak edenler gelecek; bunların dışında hiç
kimse iştirak etmeyecektir.
Bilal radıyallahü anh, yüksek sesle nida
ederek sefer haberini bütün müslümanlara duyurdu... Uhud savaşına katılıp da sağ
dönen bütün Eshab-ı Kiram hatta en ağır yaralıları dahi Peygamber davetine
koştular.
Efendimiz, Kureyş'in Medine'yi basma
niyetini öğrenince hiç vakit kaybetmeden sefer hazırlığını başlatmıştı. Bunun
sebebi bir kere 'en iyi müdafaa taarruzdur' gerçeği. İkinci olarak da Uhud'un müslümanların
cesaret ve yiğitliğine zarar vermediğini yine düşmana kabul ettirmek... Sevgili
Peygamberimiz, sebeplere tevessül etmekte noksanlık olmaması için üstüne zırhlı gömleğini,
başına miğferini giydi ve islâm sancağını Hazreti Ali radıyallahü anh'a verdiler.
...altıyüzotuz kadar Uhud gazisi bu sancağın
altında toplandılar.
Câbir bin Abdullah radıyallahü anh da bu
sefere katılmayı çok arzu ediyordu. Ancak, "Uhud'a gitmiş olanlar bu sefere
alınacaktır" şartı, O'nun bu isteğine sed çekiyordu. Halbuki Hazreti Cabir,
Uhud harbine çok istemesine rağmen gidememişti. Bu sebeple ikinci kere bir büyük
mânevi rızıktan mahrum kalmak istemeyen bu genç ve yiğit sahabi, derhal yüksek
huzura çıktı ve vaziyetini arz etti:
-Yâ Resûlallah! Bu sefere müsaadenizle
ben de gelmek istiyorum. Gerçi Uhud'da yoktum; ama o benim şahsi kararımla olmadı.
Babamın sözüne muhalefet etmemek ve O'nun cihad etme arzusuna mani olmamak için
gelemedim. Yedi tane kızkardeşim var. Babam "yâ Câbir, bacılarını emanet
edeceğimiz bir yakınımız olmadığı için bu gazaya ikimiz birden gidemeyiz. Sen
gençsin, inşâllah daha çok cihada iştirak edersin. Bense yaşlıyım. Sen
kardeşlerinin başında kal da ben Allah'ın Resûlü ile gideyim. Bakarsın şehid
olurum. Veya şehid olamazsam da hiç değilse gazi olurum" dedi. Baba sözü
dinledim yâ Resûlallah. Herhalde beni mazeretli sayar, istisnai olarak orduya dahil
buyurursunuz?
Sevgili Peygamberimiz, meşru mazeretli genç
sahabi Câbir bin Abdullah'ı kabul ettiler.
Bir kişi daha bu sefere katılmak istedi;
bâş münafık Abdullah bin Übey. Abdullah, Peygamberimize geldi:
-Ben de hayvanıma binerek ordunla takibe
gelebilir miyim?
Efendimiz, derhal reddettiler:
-Hayır!
Münafıkın yüzünde sanki sert bir tokat
patlamıştı.
...
Peygamberimiz'in atı mescidin kapısına
getirilmişti. Hazreti Talha radıyallahü anh da kapıda Sultanlar Sultanını
bekliyordu. Efendimiz dışarı çıkıp aziz sahabiyi görünce:
-Yâ Talha silahın nerede? buyurdular
Hazreti Talha:
-Yakında yâ Resûlallah, dedi ve koşarak
zırhını giydi, kılıcını eline aldı, kalkanını göğsüne astı.
Sevgili peygamberimiz, Hazreti Talha'ya
sordular:
-Yâ Talha! Sence şu ân Kureyş ordusu
nerede?
-Yâ Resûlallah! Tahmin ediyorum
Seyale'deler.
-Ben de öyle tahmin ediyorum.
...dediler ve bir güzel haber verdiler:
-Yâ Talha, bil ki düşman artık bize gâlip
gelemez. Zafer Allahü teâlâ'nın izniyle bize nasip olacaktır.
İşte bu, müslümanları sevindiren en güzel
haberdi.
......
Ordu-yı Hümâyun; Peygamber Ordusu, hazır
olunca, kâinatın bir tanesi Medine'ye kendi yerlerine İbni Ümmi Mektum radıyallahü
anh'ı vekil bırakarak yürüyüşü başlattılar. Bazı sahabiler atlı, bazıları
develi, bazısı da yaya idi... Şu var ki hemen tamamı yaralıydı. Hatta bizzat atıyla
ordunun başında bulunan Resûlullah bile yaralıydı. Sevgili Peygamberimiz'in Uhud'daki
çarpışmalardan aldığı darbelerle alnı ve dudağı yarılmış, yüzüne iki miğfer
halkası batmış, sağ alt çenenin ön kesici dişi kırılmış, sağ omuzu ve dizleri
örselenmişti.
...müslümanlar, yorgun ve yaralı, hatta
hatta bazıları ağır yaralı oldukları halde Peygamber çağrısına severek
koşmuşlardı; şimdi de büyük bir arzuyla, bir düğüne gider gibi düşmana doğru
yol alıyorlardı. Zira, baskın basanındır. Madem ki küffar Medine'yi rahatsız etme
niyetini taşıyordu; öyle ise onu ininde kıstırmak ve bu kötü maksadının
hesabını sormak en akıllı davranış olacaktı.
Bu arada Peygamberimiz, Selmoğullarından
Salit bin Süfyan ile Numan bin Süfyan ismindeki iki kardeşi keşif kolu olarak önden
gönderdiler. İki fedâkâr mücahid, Hamrâ'ül Esed'de kâfirlere yetişerek aralarına
katıldılar. Bu sırada düşman karargâhı, toplantı halindeydi. Tekrar Medine
üzerine dönüp baskın yapmayı tartışıyorlardı. Safvan, bu fikirde olanlara karşı
gelmekteydi. Böylece bir zaman geçti. Ancak o sırada iki sahabiyi tanıyanlar çıktı.
Mübarek sahabilerin üzerine atılarak şehid ettiler...bu sefer, ilk şehidlerini
vermişti; radıyallahü anhüma.
...
Müslümanlar, Medine'ye sekiz mil mesafede
ve zül Huleyfe'ye giderken yolun sol tarafında bulunan Hamrâ'ül Esed/Kızılaslan
isimli yerde ordugâh kurdular. Buraya kadar kılavuzluğu Hazrec kabilesinden Sâbit bin
Dahhak yaptı. O gece Resûlullah Efendimizin çadır nöbetçiliğini de Abbâd bin Bişr
yapmakla şereflendi.
...
...İslâm Ordu'sunun bütün erzakı, Sâ'd
bin Ubâde'nin otuz deve ile taşıdığı hurmadan ibaretti.
Ordu, Hamrâ'ül Esed'de iki şehidin
cesetleri ile karşılaştı. İki mücahid, kanlar içinde ıssız ve sakin çölde uzanmış,
sanki az sonra kalkacaklarmış gibi öylece yatıyorlardı. Efendimiz, iki kardeşi aynı
kabre defnettirdiler.
Sevgili Peygamberimizin emri ile Hamrâ'ül
Esed'de her gece ayrı ayrı beş yüz noktada ateş yakıldı. Yakılan bu ateşlerle bir
koca çevre ateş-duman ve alev şenliğine dönüşüyordu...tâ uzaklardan farkedilen bu
muhteşem manzara, düşmanda beklenen ilk tedirginliği uyandırdı. Müslümanların büyük
bir ordu ile gelmekte olduğunu sandılar. Ve içleri korku ile titredi.
...
Kureyş ordusu, Hamrâ'ül Esed'de bir gece
konakladıktan sonra sabah erkenden oradan ayrılmıştı. Onlar ayrıldıktan sonra aynı
yere müslümanlar geldiler. Bu sırada güneş haylice yükselmişti. Fakat buna rağmen
ordusundan geride kalan bir kâfir hâlâ derin uykulardaydı. Âsım bin Sabit, adamı
yakaladı. Şaşkınlıklar içinde uyanan düşman, başına gelenleri hemen kavradı. Mü'minler
de onu tanımışlardı. Bu, ordusunu kaçıran şahıs, şair Ebu Uzze'ydi. Ebu Uzze,
Bedr cenginde esir düşmüş; kendisinden bir daha müslümanlara karşı hiçbir savaşa
katılmayacağına dair kat'i söz alınarak fidye bile alınmadan serbest
bırakılmıştı...ama işte şimdi suçüstü yakalanmıştı. O, kendisine yapılan bu
büyük iyiliğe ve verilmiş sözüne rağmen Uhud'da mü'minlere karşı savaşmıştı.
Kâfir şairi, şimdi huzurda Allah Resulüne yalvarıyordu:
-Yâ Muhammed! Beni Uhud'a zorla
götürdüler. Sizin karşınıza isteyerek çıkmadım. Rica ediyorum; bana acıyın.
Himayeye muhtaç kızlarım var. Bana olmazsa bari onlara merhamet ediniz. Lutfedin bana
bir şans daha tanıyın. Yalvarıyorum acıyın...
Ebu Uzze, adeta kendini paralıyordu.
Efendimiz vakarla cevap verdiler:
-Hani bana verdiğin kat'i söz? Biz, seni
bırakalım; sen de Mekke'de elinle sakalını sıvazlaya sıvazlaya "Muhammedi
ikinci kere aldattım" diye arkamızdan alay et öyle mi? Mü'min, aynı yılan
deliğinden iki kere sokulmaz.
...dediler ve celâlli bir halde Hazreti
Zübeyr'e seslendiler:
-Vur şunun boynunu yâ Zübeyr!
...kadir-kıymet bilmez ahmak kâfir ebedi
felakete yollandı.
...
Tihame Bölgesi'nde yaşayan Huzaa
Kabilesi' nin müslümanları gibi müşrikleri de Resûlullah'a hürmetkâr ve bağlı
idiler.
Bu kabilenin mensuplarından Mâ'bed bin
Ebi Mâ'bed, bir iş için bazı adamları ile Mekke'ye giderken yolları üzerinde
bulunan Hamrâ'ül Esed/Kızılaslan'a geldiğinde islâm ordugâhını gördü ve Uhud
şehidlerinden dolayı Sevgili Peygamberimiz'e taziyetlerini bildirmek için ziyaretlerine
geldi. Mâ'bed henüz imân etmemişti:
-Yâ Ebel Kâsım! Uhud sebebiyle emin ol
ki biz de çok üzüldük. Ancak dileriz ki bundan sonra Kureyş'e karşı galip gelirsin.
...dedi ve gitti.
Mâ'bed ve arkadaşları şirk ordusu ile
de Revha'da karşılaştılar. Onlar da burada konaklamışlardı. Bu sırada Kureyş'in
önde gelenleri hâlâ ısrarla aynı fikrin peşindeydiler:
-Nice Muhammedî bahadırı öldürdük. Bu
işi neden yarına bırakıyoruz. Köklerini kazımak varken bu ürkeklik neden? Hayır!
Mekke'ye dönmeyeceğiz. Medine'ye gidecek ve tarihi görevimizi yerine getireceğiz.
Böyle bir hareketin bir mağlubiyete sebep
olabileceğini ileri süren Safvan ibni Ümeyye ise Mekke yolundan dönmenin yanlış
olacağını anlatıyordu. Bu sırada Mâ'bed yanlarına vardı. Mâb'ed'i farkeden Ebu
Süfyan seslendi:
-Yâ Mâ'bed bin Ebi Mâ'bed! Geldiğin
yollarda ne var-ne yok?
-Sizin için iyi haberler yok yâ Eba
Süfyan!
-Ne gibi?
-Müslümanlar, Uhud'a katılmış olanı
olmayanı yekvücut olmuş büyük bir ordu halinde üzerinize geliyorlar. Ben ömrümde
böyle kalabalık bir ordu görmedim.
-Nasıl olur? Müslümanlarda harp edecek
kuvvet kalmadı ki?
-Ben, onları Hamrâ'ül Esed'de gördüm;
yakında siz de şu ufuktan atlarının alınlarını görürsünüz.
-Eyvah yâ Mâ'bed sen ne diyorsun?
-Eğer bana inanmıyorsanız bekleyin ve
bizzat görün.
Safvan ibni Ümeyye lafa karıştı:
-İşte ne kadar haklı olduğum
anlaşılıyor. Haydi bir kazaya uğramadan Mekke'ye dönelim.
Ebu Süfyan dahil müşrik önderlerini
korku sardı. Bu sebeple bir ân evvel toparlanarak Mekke yolunu tuttular. Onlar, mü'min
olmayan birinin müslümanları korumak için bu şekilde hareket edebileceğini hiç bir
şekilde düşünememişlerdi...aslında her şey Allah'dan. 'Allahü teâlâ, isterse bu
dine kâfirler ve fasıklarla da yardım eder' değişmez kaidesi bir kere daha
yaşanıyordu.
Mâ'bed, kendi adamlarından birini gizlice
İslâm ordugâhına göndererek Kureyş'in sıvışıp gittiği haberini Resûlullah
Efendimize ulaştırdı. Ebu Süfyan komutasındaki müşrik ordusu Mekke'ye dönerken,
yolda Medine'ye gıda almak için giden Abdülkaysoğulları'nın ticaret kervanı ile
karşılaştılar.
Ebu Süfyan:
-Yolunuz açık olsun! Ne yana böyle?
Kervan reisi cevap verdi:
-Medine'ye gidiyoruz.
-Yâ? Güzel. Sizden bir ricam var.
-Elbette yâ Ebâ Süfyan! Söyle lûtfen!
-Size bazı şeyler tenbih edeceğim. Eğer
bu sözlerimi Muhammed'e nakletmek için bize vekil olursanız, bunun bedelini Ukaz
Panayırı'nda kuru üzüm olarak karşılarım.
-Tabiî elbette yâ Ebâ Süfyan!
-Muhammed'e deyin ki: Şimdi gidiyoruz. Ama
yakında toplanarak yeniden öyle bir geleceğiz ki, kendisinin de, kendisine inanmış
olanların da köklerini kazıyacağız.
-Dediklerini aynen söyleyeceğiz.
...
Abdülkayslar, Hamrâ'ül Esed'den
geçerken reisleri, ısmarlanmış haberi Peygamberimize nakletti:
-Sevgili Peygamberimiz:
-Hasbunallâh ve ni'mel vekil/Allah bize
yeter; O, ne güzel vekildir, dediler.
Ve devamla buyurdular ki:
-Varlığım kudret elinde olan Allah'a
yemin ederim ki; eğer, müşrikler, bizimle çarpışmak için tekrar gelirlerse taş
kesilecekler ve mazi olmuş dünkü gün gibi silinip gideceklerdir.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem Efendimiz ve cesur ve fedakâr ordusu aleyhimürrıdvan, Hamrâ'ül
Esed'de üç gün kaldıktan sonra Medine'ye avdet ettiler. Hamrâ'ül Esed seferi
üzerine, yol gösteren, takdir eden ve müjdeleyen bir çok âyeti kerimeler geldi.
...
...diğer taraftan Ebu Süfyansa hâlâ
koyu bir gaflet içindeydi. Mekke'ye dönünce ilk iş olarak Hübel putuna gitti:
-Uhud'a gitmeden önce falımı buldurarak
öcümü almama imkân verdin. Kalbim soğudu, içim ferahladı. Teşekkürler ederim sana
ey Hübel, dedi ve gidip başını tıraş ettirdi.
......
Abdullah bin Übey, orası kendisine
tapuluymuş gibi Mescid'de hep aynı yere otururdu. Mevkiine ve sülalesinin hatırına
binaen münafıklığı anlaşılıncaya kadar bu hareketi hoş görülüyordu. İki Cihan
Güneşi, cum'a günleri minberde hutbe irad ettikten sonra aşağı inince Abdullah bin
Ubey her defasında ayağa kalkar ve cemaate hitaben:
-Ey insanlar! Allah'ın aranızda
bulundurup sizi O'nunla gâlip ve üstün kıldığı ve O'nunla şereflendirdiği Resulüne
yardımcı ve O'na hürmetkâr olunuz. Sözlerini dinleyerek kendisine itaat ediniz, der
ve yerine otururdu.
...tâ Uhud savaşına giderken kendisine
uyanlarla beraber yoldan geri döndüğü güne kadar ne oturduğu yer için, ne
söyledikleri için kimsenin bir itirazı olmadı. Ordu, Hamrâ'ül Esed'den döndükten
sonraki ilk cum'a hutbesinden sonra, başmünafık yine ayağa kalkarak yukarıdaki
benzeri sözlerle aslında hiç bir kalemin ve hiç bir kelamın övmeye gücünün
yetmeyeceği aziz ve üstün Peygamberi methetmeye kalkışınca, bazı mü'minler
eteklerinden aşağı çektiler:
-Otur yerine ey münafık! Sen en olmayacak
şeyi yaptın! Bugün iki yüzlülükle övmeye kalkıştığın Peygamberi düşman
karşısında zayıf bırakmak için adamlarınla cepheden kaçtın. Sen ne oturduğun bu
yere; ne de bu Mescid-i Nebi'ye layıksın! Defol!.
Ebu Eyyûb El Ensari Halid bin Zeyd radıyallahü
anh, sakalından çekiyor, Ubade bin Samit radıyallahü anh de O'nu dışarı itiyordu.
Sahabilerin elinden kurtulan münafık, kendini güçlükle kölelerin arasına
attı...bir taraftan da yüksek sesle söyleniyordu:
-Ne yaptım ben? O'nu övmekten başka ne
yaptım?
Münafık, mescidin kapısında Muavviz bin
Afra'yla karşılaştı?
Hazreti Muavviz radıyallahü anh,
Abdullah'ı bir telaş içinde aniden karşısında bulunca sordu:
-N'oldu? Ne var?
-Hiç. Ben O'nu övdüm. Eshabıysa hakaret
ederek beni itip kaktılar. Kötü bir şey mi dedim?
Hazreti Muavviz, öfkenin sebebini anlamıştı.
O da münafıkı paylamadan edemedi:
-Senin yaptığını kim yaptı ki? Bari
Resûlullah'a git de senin için Allah'dan af ve mağfiret dilesin!.
İşte bir zavallılık misali:
-Kimse benim için af dilemesin.
Muavviz bin Afra radıyallahü anh, donup
kaldı.
......
Bundan sonra Efendimiz, Zeyneb binti
Huzeyme/Huzeyme kızı Zeyneb ile evlendi. Hazreti Zeyneb radıyallahü anha, kocası
Abdullah bin Cahş radıyallahü anh'ın Uhud'da şehid olmasından sonra dul ve
korumasız kalmıştı. Üstün ve güzel özellikleri vardı. Çok ibadet eder daima
fakir fukarayı görüp gözetir; onların dertleri ile dertlenir; sıkıntılarına çare
olurdu. Bu yüzden insanlar, O'na "Ümmü'l Mesakin" mişkinlerin / yoksulların
annesi lakabını takmışlardı. İşte bu yoksullara annelik hasleti Hazreti Zeybeb'i
bir hanımın varabileceği en yüksek yere; Resulullah'a kadınlık ve dolayısıyla bütün
ümmete annelik makamına yükseltmişti.
Mubarek annemiz, Resûlullah ile
evlenmesinden sadece sekiz ay sonra hayata veda ettiler; radıyallahü anha.
......
Putları ilâh sayarak yüce Allah'a
şerik/ortak koşmak gibi bir bahtsızlık içinde olan Kureyş kâfirleri, Uhud'u hâlâ
kendileri için bir zafer sanarak o sarhoşlukla birbirlerini öven; mü'minleri yeren
şiirler yazıp meydanlarda okuyorlardı... Mü'min şairleri, bunlara hemen gerekli
karşılığı veriyorlardı.
......
KATAN SEFERİ...Tayyi Kabilesi'nden Züheyroğlu
Velid, Tuleyb bin Umeyr'in hanımı olan yeğenini ziyaret için Medine'ye gelmiş Tuleyb
radıyallahü anh'ın evinde misafirdi. Velid, sohbet esnasında Necd taraflarından ilgi
çekici haberler veriyordu.
Velid'in haberleri Esedoğulları kabilesi
merkezliydi.
Esedoğullarından Tuleyha bin Huveylid ile
kardeşi Seleme bin Huveylid, kendi kabileleri ile kendilerine bağlı daha küçük
kabileleri Uhud'dan henüz ve yorgun dönmüş müslümanlar üzerine kışkırtarak
Medine'yi basmak gibi tehlikeli bir faaliyet içindeydiler.
...
Tuleyha ve Seleme, kavim ve kabilelerinden
insanlara sesleniyorlardı:
-Aldığımız haberlere göre
müslümanlar, Uhud çarpışmalarından bitkin, yorgun ve çoğu yaralı dönmüşler. Bu
bir fırsattır. Bugüne kadar atalar dininden ayrılan bu insanları kimse hakkıyle
cezalandırıp yok veya ıslah edemedi.
Dinleyenlerden biri atıldı:
-Bu şeref belki bize ait olur.
Bir başkası onu destekledi.
-Hem dediklerine göre Kureyş, müslümanları
perişan etmiş. Darma-dağınık imişler...derlenip toparlanma ümidleri yokmuş.
Aşka gelen bir başkası ortaya bir teklif
attı:
-Hem Yesrib'de koyun, deve, at ne varsa sürülerini
de yağmalar buraya getiririz!
Yine Esedoğullarından birisi Kays bin
Haris, onların görüşlerine karşı çıktı:
-Şu dedikleriniz hiç de kabul edilecek
görüşler değil.
Sesler yükseldi:
-Niçin, niçin?
-Bir kere Yesrib bize çok uzak. Yağma
yapmamız çok zor olur. Ayrıca bizim, Kureyş gibi asker toplamamız da mümkün değildir.
Kureyş, uzun bir hazırlık döneminden sonra ve arap kabilelerinden yardım ve destek
alarak üçbin kişilik atlı-develi bir orduyla müslümanların üzerine yürüdü. Siz
üç yüz kişiden fazla bir kalabalığı bile bir araya getiremezsiniz. Şahsen ben,
zafer ve talih rüzgârının üzerinize eseceğine ihtimal vermiyorum.
Bu soğukkanlı değerlendirmeye karşı çıkanlar
oldu:
-Ama şimdi müslümanlar, hayli hırpalanmış
vaziyetteler...
Bu ısrar karşısında sözlerinin faydası
olmayacağını anlayan Kays, ancak şu cümleyi mırıldanabildi:
-Heveslerin tatmini için yapılan
savaşların sonu hüsran olur.
......
Tuleyb, Velid'den öğrendiği bu çok
mühim haberi zaman kaybetmeden hemen Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem Efendimiz'e ulaştırdı.
Ne çetin imtihandır ki mücadelenin biri
bitmeden; veya biter bitmez hemen bir başkası başlıyordu.
......
Resulullah Efendimiz, Muhacirîn ve
Ensar'dan yüzelli kişilik bir birlik toplayarak üç bölük teşkil ettiler ve
başlarına kendisine sancak da verdikleri Ebu Seleme bin Abdul'Esed'i tayin ettiler ve
buyurdular ki:
-Yâ Ebu Seleme! Seni bu mücahidlerin başına
kumandan tayin ettim. Esedoğulları henüz hazırlık halindeyken sen onlara baskın ver
ve sürülerini yağmala. Çünkü onlar, müslümanların canlarına ve mallarına zarar
vermek azmindeler. Ancak Allah'ın emir ve yasaklarına uy ve emrin altındakilere
şefkatle muamele et.
Efendimizi can kulağı ile dinleyen Ebu
Seleme, tam bir teslimiyetle cevap verdi:
-Başüstüne yâ Resûlallah..
İslâm bölüğünün kılavuzluğunu,
haberi getiren Velid bin Zübeyr, yapıyordu.
......
Mücahidler, başlarında komutanları Ebu
Seleme bin Abdül'Esed önlerinde kılavuz Velid bin Zübeyr olduğu halde
Esedoğulları'nın yaşadığı Necd'e doğru yol aldılar. Issız ve sapa yolları takip
ediyorlardı...bu sırada müşrikler, Katan denilen yerde toplanmışlardı. Burası
Esedoğulları'na ait bir su başıydı. Müslümanlar Katan'a yaklaşırken sürülerini
yayan Esedoğulları çobanlarını gördüler. Çobanlardan üçü yakalandı; sürülere
el kondu. Bir kısım çobanlarsa kaçarak Katan'a vardılar. Bir İslâm birliğinin
yaklaşmakta olduğu ve hayvanlarını yağma ve bazı çobanları esir ettiği haberi düşmanı
hayli sarstı: "Muhammedîler Uhud'da mağlub olmuş ve kendilerine gelemez
haldeler...bir daha toparlanamazlar" diyorlardı. Halbuki onlar, şimdi Katan'a kadar
gelmiş; rahat durmayan ve Medine'ye karşı hasmâne niyetler içinde olanların
kafasına balyoz gibi inmek üzereydiler.
Esedoğulları, büyük-küçük savaşabilecek
kim varsa olanca güçleri ile silahlanarak Katan önündeki su başına dizilip islâm
kuvvetlerini beklemeye koyuldular. Medine'yi basmak isteyenler şimdi ancak kendi
şehirlerini müdafaa için hazırlanıyorlardı. O da müdafaa edebilirlerse.
Ebu Seleme radıyallahü anh kuvvetleri,
Katan'a vardığında şafak vaktiydi...kumandan askerlerini hücum nizamına soktuktan
sonra onlara kısa bir konuşma yaptı:
-Ey mücahidler! Allah'ın yüce emirlerine
aykırı bir davranışın olmasın. Düşmanı elinizden kaçırmamak için dikkatli
olunuz. Bize kendisi ve Habibi yolunda çarpışma şerefi veren Allah'a hamdü senalar
olsun. Haklarınızı bana ve birbirinize helâl ediniz! Haydi ey Allah'ın seçkin kulları
hücum!!!
Mü'minler, alacakaranlıkta alevden oklar
gibi düşmana doğru atıldılar. Sa'd bin Ebi Vakkas radıyallahü anh, bir düşman kâfirini
ânında haklarken; bir bedevi de Urve bin Mes'ud'u şehid etti, radıyallahü anh...ancak
düşman, dehşetli mücahid taarruzu karşısında duramayacağını anlayınca yüz-geri
edip kaçtı ve çil yavrusu gibi her biri bir tarafa dağıldı. Savaş sadece bir
şehidle bitmişti.
......
Esedoğulları kaçınca aynı su başına
müslümanlar karargâh kurdular. Ebu Seleme'nin emriyle bir bölük karargâhta kaldı.
İki bölükse çevreyi tarayarak düşmanın kalan koyun ve develerini de yağmaladılar.
...İslâm birliği, aynı gün Medine'ye
dönmek için yola çıktı. Bir gece yol alındıktan sonra bir mola ânında komutan,
ganimet taksimi yaptı. En evvel Başkumandan hakkı olarak Resûlullah Efendimiz'in
hissesi ayrıldı: Bir köle ve diğer malların beşte biri... Her mücahide yedi deve ve
bir mikdar küçük baş hayvan düştü..
Sefer on gün sürmüştü.
...... |