ana sayfa

KÖŞE YAZILARINDAN SEÇTİKLERİM

(Hanami)
SENAİ DEMİRCİ
Kısmette Japonca başlıklı yazı yazmak da varmış... Japonlar bunu hak etti. Çünkü, uzunca bir süredir hayâl ettiğim güzellik meğer çok uzaklarda bir yerlerde gerçekleşiyormuş...

(Sağolasın Nuri!) Japonya’da bahar mevsimi yaklaşınca, haber bültenlerinin sonunda hava durumuna benzer haberler yer alırmış: “Tomurcuk Haberleri”. Japonlar ülkenin neresinde, ne zaman, hangi çiçeğin tomurcuklanacağını ille de bilmek isterlermiş. Bizim gözlerimizi maç sonuçlarına kilitlememiz gibi, kimi Japonlar da, hangi tomurcuğun patlamasını nerede seyredebileceği üzerine kafa yorarmış. Dal uçlarıdaki yaratılış heyecanını bire bir ve canlı yaşamak isterlermiş. O yüzden işte, “Bugün falanca parkta kiraz tomurcukları çiçeklenmek üzere...” Yarın ikindiden az sonra, erik dallarında patlamalar bekliyoruz..” gibi sözler de söyleyebilirmiş TV sunucuları.

Hayal etmeye değer... Koca koca adamlar ve kadınlar borsa dalgalanmalarını, kur kıpırtılarını, politik patırdanmaları bir kenara koyuyor, yanlarına gül yüzlü çocuklarını da katıyor, termoslara çaylar, sepetlere peynir ekmek boca ediyor, “çiçek açılış”larına koşuyor. Adı da var bu tatlı seyrin: Ha-Na-Mi.. (Bu yazının başlığı yani.)

Hanami, Japonya’da bahar mevsiminin en popüler olaylarından biri. İnsanlar fevc fevc -çoluk çocuk, firma çalışanları yahut eş dost olarak- önlerinde piknik malzemeleriyle çimenler üzerine oturup bahçelerde parklarda yeni tomurcuklanan ağaç dallarını seyrediyorlar. Bu sırada yiyor, içiyor, sohbet ediyorlar. Bunlara danslar ve halkoyunları da eşlik ediyor.

Bunları yazarken, Japonya’yı yeniden keşfettiğimi fark ettim birden. Tabii ya, Japonlardan geri miyiz biz? Hıdırellez’imiz var. Nevruz’umuz var! İyi ama niye Nevruz haberleri içimizde ille de bir asayiş gerginliği çağrıştırıyor? Ülkemizde politik patırtılar öylesine baskın çıkmış ki, bahardaki yaratılışa tanık olma fırsatımız olacakken Nevruz bile, çiçekleri ezdiğimiz, kalpleri küstürdüğümüz, canlara kıydığımız, “sen-ben” kavgasına tutuştuğumuz bir tarafgirlik arenasına dönüşmüş.. Sahi, n’olmuş bize?

Dönelim Hanami’ye... Merak etmeyin orada da kavga var! Tokyo’nun en popüler mekanları Ueno Park’ta ve Aoyama Mezarlığı’nda yer kapmak için kıyasıya rekabet varmış. Bizdeki hastane, maç ve marketten ucuz elektronik eşya alma kuyruklarına benzer biçimde, bir gece öncesinden yorgan döşek gidilip oralarda yer kapılırmış. Çok merak ediyorsanız, takım elbiseli ve kravatlı bir çalışanı da, çiçeklere bulanmış bir ağacın altında uykusuz gözlerle görebilirsiniz. Kimi firmalar çalışanları adına yer kapmak için en çömez çalışanını “nöbet”e gönderiyorlarmış..

Bu yazının bana ayrılan karakter kotasından feragat ederek, derdimi fotoğrafların anlatmasını sağlayacağım. Önce haritaya bakın: Japonya toprakları üzerinde, hangi tomurcuğun tahminen nerede ve ne zaman açacağını gösteriyor. Sayılar tarihlere işaret ediyor: 3.25, Mart’ın 25’i demek oluyor. Tokyo bölgesinde meselâ, tomurcukların 28 Mart ve 31 Mart arasında açılacağı haber veriliyor. (Türkiye versiyonu ne güzel olurdu! Kaçkar’da kardelenler, Malatya’da kayısılar, Antalya’da portakallar, Terme’nin Kirazlık köyünde kirazlar....)

Diyeceğim o ki, kurumuş kemik gibi ağaçların yeni baştan, terü taze tenlerle, mütebbessim çiçeklerle diriltildiğini her bahar görmeye Japonlar kadar ihtiyacımız var. “Kemikleri kuruyup toz olmuş” sevdiklerimize ebediyen kavuşacağımız, “hiç korkmayacağımız ve hüznün de dokunmayacağı” ebedî diriliş müjdesini her tomurcukta okumaya vaktimiz yok mu?

"Kara Leke"SENAİ DEMİRCİ
O iki kara leke düşmeseydi gözlerimize, şimdi ne böyle suçlu hissedecektik kendimizi ne de bu yazıya konu olan o utanç verici körlük, o dayanılmaz karanlık apaçık görünür edecekti kendini. Objektifin ardındaki film bandına değmeseydi o iki kara leke, hiç olmamış gibi, hiç görülmemiş gibi geçiverecekti gözlerimiz olayın üzerinden. Uğramayacaktı bile oraya. Uğrayamayacaktı.

Bir şeyin “görülmediğini” söyleyebilmek için o şeyin görülmeye aday olması gerek. Azıcık da olsa ışık vurması gerek üzerine. Gözlerin dikkatini çekecek kadar lekelemesi gerek varlık sayfasını. Yokun yokluğunu göremez gözlerimiz. Var olmayana kaymaz gönlümüz. Bir şeyin “unutuldu” diye anılması için hatıra düşebilir bir varlık kırıntısı sunması gerek bize. Bir şeyin acınabilir olması için kum tanesi kadar da olsa bir hacmi olmalı. Hiç olmayanın hatırını sayamaz akıl. Hiç olmamışa acıyamaz kalbimiz. Yok olanın yokta kalışına ağlayan bir insan oldu mu hiç?

Görme eylemimiz hedefsiz gerçekleşmez. “Neyi gördün?” “Hiiiç!” mi? “Kör” derler adama. Deli bile derler. Hele bir demeye gör: “Hiçbir şeye acıyorum ben!” Acımak fiili nesne arar kendine. Ucundan görünmüyorsa bir şey, tamamına dair merakımız uyanmaz. Bir kenarından gözümüze ilişmiyorsa bir şey, gerisini görmeye gerek kalmaz. Alameti yoksa bir şeyin, görünürde değilse, sorumlu değiliz ondan. Hatırası olsun yoksa, bir defalığına bile olmuş değilse, gelip geçmiş değilse, gölgesi olsun değmemişse aklımızın ucuna, ona dair bir kaygı üretemeyiz. Yok olanın yokluğundan hayıflanmasını bilmez insan. Ancak var olan kıymık olup batar kalbimize. Görünür olunca kıyısından, belki canımızı yakabilir. Acıtır belki! Acındırır! Ama belki! Bir gerçeğin aniden çıkıveren ucu, bir varlığın gözümüze sarkan kenarı, fazlasını görmeyi borç yazar gözlerimize.

O iki kara lekeyi gözümüze fotoğrafçı Kevin Carter soktu: Somali’de Birleşmiş Milletler’in yardım kampının birkaç kilometre ötesinde, açlıktan toprağa yığılmak üzere bir çocuk ve arkasında onun ölümünü bekleyen bir akbaba. O iki kara leke, hepimizi, her zaman vicdan borçlusu kılacak acı gerçeği batırdı kalbimize. Suçlu o iki kara leke! Çünkü, bizi suçlu kıldılar. Oyunbozanlık ettiler. Olmasaydılar eğer, sayesinde Pulitzer ödülü aldığı bu fotoğrafı çektikten sonra niye ardına bakmadan çekip gittiğini sorgulamayacaktı Kevin Carter. Olmasaydılar eğer, o görüntünün en çok da kendi vurdumduymazlığını ve vicdansızlığını görüntülediğini acıyla anlamasına mahal olmayacaktı Kevin Carter’in. Olmasaydılar eğer, çocuğu oradan alıp kendini akbabanın önüne bırakırcasına aylar sonra intihar etmeye kalkmayacaktı Kevin Carter (Demek fotoğraf makinesinin namlusu da sahibine çevrilebiliyor ve öldürüyor!).

Ama oldular bir kere... Oldular ve göründüler. Ve hep görünecekler. Sadece fotoğrafçıyı değil, hepimizi rahatsız edecekler. Orada vicdan azabının ezip öldürdüğü o fotoğrafçı kadar bile var olmadığımızı görüntülüyor çünkü o fotoğraf. Bizi gammazlıyor. İçimizde merhameti en çok hak edeni, bir çocuğu, bir akbabaya sıradan bir yem edebilecek küresel adaletsizliğin, kitlesel merhametsizliğin başucuna koyuyor her birimizi. Tam da olay mahallinde görünmeyişimiz nedeniyle, fail-i mâlûmu sayıldığımız bir cinayete ortak ediyor bizi... Dahası da var: fotoğrafta annesi ya da babası görünmüyor aç (bırakılmış) çocuğun. Annesi babası da öldürülmüş belki. Yahut uzaklarda tutuluyor. Onların çocuğun yanıbaşında görünmeyişleri de bir dehşet görüntüsü! Anne şefkatinin azıcık kırıntısınca orada olsaydık, hepten eriyip gözyaşı olmaz mıydık o çocuğun başında? Erimiyoruz. Yanmıyoruz işte! Yokuz orada. Yokluğumuzu o iki kara leke sayesinde görebiliyoruz.

İçinde görünmediğimizi göremediğimiz, görünmediğimiz için de yanmadığımız ne kadar çok kara leke fotoğrafı olacaktı ama fotoğrafçılar yetişemedi. Hiç görünür olmadığı için hiç olmadığını sandığımız nice kara lekeler var yeryüzünde. Olsa bile, hep öyle oluyor diye bıkkınlıkla yok saydığımız, alışkanlığımızın yüzsüzlüğüne sardığımız daha nice taze kara lekeler düşeyazıyor yerin yüzüne. Yokuz oralarda, yokluğumuzu görecek gözden yoksunuz. Yokluğumuzu görsek de yokluğumuza yanacak gönülün yoksuluyuz. Ne kadar körüz! Ne kadar sağırız! Ne kadar merhametsiziz! Ne kadar acımasızız. Ne kadar vurdumduymazız.

Olmayan bizlerin en acınacak haline, yok oluşuna acıyıp da bizi var kılan ey Rahman; en çok yanımızda olunması gereken zamanda, anılmaya değer olmadığımız unutuş karanlığında şefkatiyle seçip yakınlığına çağıran Rahîm; olamadığımız yerlere değdir dualarımızı. Gözlerimize verdiğin o iki kara lekeyi, iki gözbebeğimizi merhamet(l)e aç! Görür kıl bizi kara lekeleri. Görünür kıl bizi kara lekeli fotoğraflar içinde. Geç kalmadan.

Bakış Acısı
SENAİ DEMİRCİ
Gözlerimizdeki "kara leke"lerle bağlanıyoruz varlığa. Gözlerimizin karası gözbebeklerimizle ağlıyoruz dünyaya. Acınası bir şeyin görüntüsü düşmüşse gözbebeğimize, büyüyor gözbebeğimiz. Kocaman oluyor. O görüntü çarpmasa gözümüze, kara lekemiz küçülüyor, önemsizleşiyor.

Sanki utanıyor. Göremediği için mahcup oluyor. "Saymayın beni!" dercesine gözden kayboluyor. İnsanın acıması ancak bir nesne üzerinden gerçekleşiyor. Olmayana acımaz insan. Olmayanın olmayışına ağlamaya kalkmaz, kalkamaz. Hatta, var olduğu halde gözüne görünmediği için acı-ya-madıkları da vardır. Hatta, gözüne göründüğü halde, ilgilenemediği için acımaya vakit bulamadıkları da vardır. Hatta ve hatta, her gün her gün gözüne gözüne sokulduğu için ister istemez alışarak acımayı unuttukları da vardır. Gördüğüne bile acı-ya-mayan, görmediğine nasıl acır? Göz göre göre acımayı unutan, hiç var olamayana hiç var olmayışı yüzünden nasıl acıyabilir?

Bir şeyin tamlığının bozulması, bir eksikliğinin gözümüze çarpması, acımızı uyandırır. İçimizi yakar. Kalbimizi dürter. Olması gerekenin onda olmayışı onu acımaya aday kılar. Olması gereken konusunda bir deneyimimiz vardır çünkü. "Daha önce de kuş görmüştüm; kanatları kırık değildi. Bunun kanadı kırık; ah!"

Yok olanın yokluğuna acıyamamak, ancak kıyılarında gezindiğimiz, içine ayağımızı sokamadığımız bir çelişki denizidir. Acımayı bile beceremeyecek kadar acınacak olduğumuzu bu çelişki sayesinde fark ederiz. Biraz eksiği olana acırız da, eksiği art arda hepten yok olana acımayız. Oysa, en çok o vakit acınmayı hak ederdi o şey. Hepten eksik olan, bir tamamlanma vaadi sunmaz gözlerimize. Bir eksiği yoktur hiç olmayanın. Eksikliğini göremeyiz. Yoktur o kadar. Gözümüze takılmaz ki zaten. Gönlümüze niye takılsın?

Bu çelişkiyle yüzleşmeyi denemek hayalî bir kuşa mal olacak kadar bedava: Küçücük bir kuş gördük diyelim. Yavru kuş. Belli ki annesinden uzakta: acırız. Bir de fark ettik ki yavru kuşun bir kanadı kırık: daha çok acırız. Az sonra gördük ki, diğer kanadı da kırık: daha da çok acırız. Meğer bir ayağı da kırıkmış: daha da daha da acırız. O da ne! Öteki ayağı da kırıkmış: daha daha daha da acırız. Az sonra kör olduğunu da fark ettik: daha daha daha daha da acırız. Belki ağlamaya başlarız. Sonunda sağlam bir tek gövdesi olan kuşun ezilip gözden kaybolduğunu farz edelim. Öyle ki bizden önce asfalttan silinmiş olsun cesedi. Acır mıyız? Hiç sanmam! Olmayan kuşa niye acıyalım ki? Acımamızı en çok hak ettiği anda, kuşun birden acınası olmaktan çıkması, acımasız olmasa da, acıma-sız eyler bizi. İnsanın şefkati, merhameti, acıması ille de bir nesne arar kendine. Nesne yoksa, acıma başlamaz, merhamet gerçekleşmez.

Uzakta da olsa bir annesi bile olmayan, kırık bir kanadı bile olmayan, kırık da olsa bir bacağı dahi olmayan, kör de olsa bir gözü bile olmayan, hiç ama hiç ol-a-mayan bir kuşa acıyamıyoruz.

Oysa, Rahman'ın "acıma"sı, kuşun en acınası hali içindir: yokluğuna acır. Merhametiyle yoğu var eder O. Rahmetiyle olmayan kuşun dile gelmeyen varlık duasını kabul eder. Biz bir şeye var olduktan sonra, gözlerimize görünür olduktan sonra ancak acırken, O yokluğuna acıdıklarını var eder.

İşte bu yüzden, kendi yokluğumuzda, kendi üzerimizde, kendi yokluğumuza kendimizin bile acımadığı bir dönemde, kendimizin bile farkında olmadığı yokluğumuza acıyan o merhamet bakışını görmeye çağırır bizi Rahman: "Hatırlamaz mı insan ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildi." (Bak. İnsan Sûresi, 1) Her birimizi özgeçmişine (ama öz-geçmişine!) gönderiyor bizi bu âyet. İnsan Sûresi'nin bu ayeti hiç hatırımızın sayılmadığı sıfır noktasından başlayarak göz önüne getiriyor şimdi alışkın ve bıkkın olduğumuz (ve ihtimal ki göremediğimiz) varlığımızı. Kimsenin gözüne takılmış değildik doğum günümüzden en fazla bir yıl kadar önce. Kimse eksikliğimizi çekmiyordu dünyaya gelmemizin bir yıl kadar öncesinde. Kimse yolumuzu beklemiyordu. Bir işe lazım değildik: Lüzumsuzduk. Olsak da bir, olmasak da birdi! Yokluğumuz varlığımız kadar beklenir bir şeydi.

Sanıyorum şimdi aynaya bakarken biraz daha açabiliriz gözbebeklerimizi. "Hayret!" "Ben bana sürprizim!" "Çok değil on yedi yıl kadar önce kimsenin hesaplarında yer etmiyordum. Sevdiklerimin gündeminde değildim. Ama yaşıyorum şu an." "Bir zamanlar kimse eksikliğimi dert edinmediği halde, şu anda varım." Şaşırmalı insan kendi var edilişine. Yokken, kendisi bile yokluğunu fark etmezken varlık için seçilişine hayret etmeli! Göz bebekleri büyümeli!

En acınacak haline acıyanın sadece Rahman olduğunu fark etmeli. "Rahman'ın gözbebeği" bilmeli kendini. Bakılıp geçilecek, gözden çıkarılacak, hemen silinecek, çöpe gönderilecek "kara bir leke" kadar bile değilken, üzerindeki o "bakış acısıyla" gözde olduğunu görmeli. Göründüğümüz için bize bakmış değil O. O baktığı için görünür olmuşuz biz..

 

Keyfince Lügat

SENAİ DEMİRCİ
 

Yol arkadaşlığı için,
yazı sırdaşlığı için,
lügat yoldaşlığı için
Ali Hakkoymaz’a teşekkür ederek...

 

Yol: Hiçbir yerde olmadan her yerde olmak demektir. Yol; bir ayrılıştır... kavuşmalar adına. Yol; bir bıkmayıştır. Çünkü her an bir menzile yeniden konuştur, “her an” bir menzili yeniden konuşturur. Yol; bulanmadan aktığın demdir. Her işin bir yolu olduğu gibi her yolun da bir “yolu” vardır. Hemen bütün yolculuklar heyecanlandırır insanı. Niye mi? Nereye gittiğini bilsen de, nelerin olacağını bilmediğindendir. Hepsinden önemlisi, sonsuz bir arayışın (tecessüm etmiş) halidir yol. Bu yüzden bizi “yol yol” çeker yol. Yola çık, yol açık...

Hızda kaybettin çok şeyi. Bu hız/da kaybettiklerini hangi hızla anlatsan yine de çok azını anlatmaya yetişirsin. Ve hızını alamadığını görünce, pişmanlıkların bir bir kapını çalacak. Çalmasın diyorsan... Bu hız sana ait olamaz, sen de ona ait olamazsın. Ki çoğu zaman, yolda karşılaştın hızla, hızla geçiştin, yüzleşemediniz bile, tanışamadınız. Ne kötü! Hız; hiçbir yerde olmamanın adı. Hız; bulunduğun yeri yaşayamamanın utancı. Hız; razı olamayıştır. Hız bir kaçıştır-önce-kendinden. Hızla hiçbir yerde olamazsın; olamadığın yere hep geç kalırsın. Hızın hep geç kalmak olduğunu anladığında vakit geç/miş olmasın! Hızla önce kendini terk edersin; kendine yetişemeyenlerin başka yere yetiştiği görülmüş müdür? Yoksa Çinlinin Japon’a sorduğunun cevabını hâlâ vermedin mi? “Bir saatte gideceğin yolu 15 dakikada gidiyorsan, geri kalan 45 dakika ne yapıyorsun ki?” Hızla gidenler artırdıkları dakikaları da hızla harcarlar (mı yoksa?)

İğde: Yollarda bir mayıs fırtınası. Bir yeni duruş. Bunlar geçen bahar da mı buradaydı? Şaşkılığım iğdelere mi kendime mi? İkisine mi? Daha nelere (mi?) Bu ayda “bir kadının saçları vakte sürünürken” (mi) açar iğde çiçekleri! Asrımızda efsanelere yer yok; ama efsanedir bir mayısta yollarda iğde kokuları. Öteki çiçekler... Öteki kokular... Alınmayın. Siz de salın endazenizi, siz de salın kokularınızı... Hadi, hadi salınma; gittiğin yere hiç değilse bir “iğde kokusu” götür. Mayıs yollarından geldiğini bilsinler yüzüne gözüne bakanlar. Çılgınlığını gizleme! “Aa, sen de iğde kokuyorsun!” desinler. “Evet!” de sen de, çekinmeden, şaşırmadan: “Ben mayıs yollarından geliyorum.” de! Öylesine mutevazı ki bir de hem iğdeler, hem kokuları, hem salınışları, hem selâmlanışları... Sanki hep mahcuplar... Yokmuş gibi yapıyorlar; hep “usulca” sokuluyorlar. (Ey okuyucu, bunlar ifrat sanılmaya; bunca şeyleri gör(e)meyiş zamanlarında bir “iğde kokusuna tutunarak” yürümektir bizi her şeyin yanına alan!) Dediği gibi şairin: “Ah kimselerin vakti yok/Durup düşünmeye ince şeyleri.” Bunca işin gücün arasında bir de iğde mi koklayalım! İğdedir; kokacak elbet. Benim işim var, işe yetişmeliyim! Hani şair bir şiirine “Göğe Bakma Durağı” adını koymuş ya... Ne iyi olurdu “İğde Koklama Durakları” da olsaydı. İşte bu iğde ağacı! Oturmuş bu yol kenarına; gece gündüz durmadan koku/sunu/verir! Ey çocuk, sen de gel.. Hey anne, hey baba (olacak) sen de gel! Koku, hele de iğde kokusu, geçmiş zamanlara çağırır seni. Annem etrafımda dönen dolapları fark etmediğimde: “Burnun hiç de koku almıyor.” derdi. “Anne, nice mevsim kokuları burnuma kadar geliyor da, burnum koku almıyor. Açmıyorum çok zaman o kapıları demek, açamıyorum!” Bir iğde, bir mayıs kokusunu almadan yaşayanlar hangi sesi, hangi dokuyu, hangi kokuyu bırakıp gide ki! Koku dolasın mevsimlerde, kokuda olasın, koku dolasın seni, e mi?

Koklamak: Kendi çocukluğunu durakta beklemendir. Hiç beklenmedik bir anda (hazırsan) gelir, hazır san, gelir. Şu çocukluğumun, şu gençliğimin, şu geçtiğim bütün yolların kokusu diye/biliyor musun? Çocukluk, gençlik sana zaten iyice sürünür, kokusunu bırakır üstüne. Ama vakteriştiğinde, “Aman canım, aman çocukluğum, hatta gençliğim, at şu üzerinden eskilerden kalmış saflığı” mı diyorsun yoksa! “Şu anlarımdan yarınlarıma, görebildiğim, göremediğim nice yanlarıma bir koku üşüştürebilecek miyim?” Yoksa, kokusuzluğumu herkese derinden koklatıp “kervan göçüp dağlar başında” (mı) kalacağım? İçindeki kervanlar yola koyulmuşken alışverişini yap, ey can! Dikkat: “Ey gonca açıl, mevsim geçiyor!” Papatyanın kokusunu bilirsin, belki bir gelinciğin de vardır kokusu. Bir gelincik kadar, bir papatya kadar(cık) da yoksa bıraktığın koku, boş yere yol kenarını beklemişsin demektir. “Bir gül açımı kokun ve neşen/Sonsuz emellerde kayıp gibisin/Şu dağın ardına kocaman düşen/Vedaı nasihat olsun güneşin.” Hayat kitabının arasına, ilerde, zaman zaman açtıkça, kendi koyduğun bir kokun, bir sesin, bir rengin olsun (mu?) Başkaları da senin kitabını açtığında sayfalar arasında bir sayfa bulsun; hayıflanmayacağın, hayıflanamayacakları. Gemi batmadan, delikleri kapatasın! Bir çentik atasın, bir kapı, bir pencere açasın! Kokular bir yere girdiğine sevinsin. Hep sayfada kalsın! “Bu benim sayfam!” desin, koparıp alsın kendine lazım olacak manâları... Sayfa yerinde kalsın.

Yazı: Kelimenin, kalemin ve elin kendilerini (iyice) gördükleri yer. Sızıya da sevince de şöyle bir bakıp alacaksa alan. Üzerken de sevindirirken de çoğal(t)an. El ele tutuştuğumuz an. Bırak ellerimi, ellerine bırak kendini. Topla şu bir dağın ucundaki, çocuğun gözlerindeki, taşların tıktıkasındaki, suların zemzemesindeki... kelimeleri. Yazıya çıkana ‘Yolun açık olsun!’ derler

Düş ve kâbus
A. ALİ URAL
Rosa Parks, düş kuruyordu cam kenarında. Otobüs Alabama’nın varoşlarından merkezine doğru yeni yolcular alarak ilerliyor, Rosa Parks, her durakta düşüne ara verip, siyah teninin içinde yanan gözlerini kapıya dikiyordu. Düş kesintilerle birkaç durak daha sürdü ve Rosa Parks, beyaz bir gölgenin ağırlığıyla gözlerini açtı.

Başında dikilen beyaz adam kendisine yer vermesini bekliyordu. Daha doğrusu emrediyordu. Rosa Parks, adamı süzdü. Keşke yaşlı olsaydı. Keşke hasta ya da özürlü olsaydı. Rosa Parks yer vermede geciktikçe adam kelimelerini gırtlağına indirip gargara yapıyor, anlaşılması zor cümlelerinin arasında sık sık “Jim Crow” adı geçiyordu. Çünkü bu eyalette Jim Crow Yasaları geçiyordu. Rosa Parks, bir rüyadan aniden uyananların üzerlerinden hemen atamadıkları düş parçalarına kapandı, onları vermemek için koltuğunun demirlerine sımsıkı yapıştı ve sonunda koltuğundan kaldırıldı. Hayır kaldırılmadı. Gıcırtılar çıkaran paslı bir çivi gibi söküldü yerinden ve hapishaneye çakıldı. Zira Jim Crow Yasaları’na göre zenci yolcular beyaz yolculara otobüste yerlerini vermek zorundaydı.

Rosa Parks’ın bir otobüs koltuğunda bıraktığı düşlerini 26 yaşındaki siyah bir adam buldu: Martin Luther King. “Bir düşüm var!” diyerek Parks’ın yarıda kalan rüyasının tabirlerini yaptı yaşadıkça. Yaşadıkça hakikat anıtlarının hayal kaideleri üzerinde durduğunu gösterdi. 22 yaşında öğretileriyle tanıştığı Mahatma Gandhi’yi hatırladı King. Yaşasaydı ne yapardı Gandhi? Ne yapardı Amerika’da bir zenci olsaydı? Şüphesiz bir otobüs boykotu düzenlerdi. Mademki beyazların oturarak, zencilerin ayakta seyahat etmeleri isteniyordu, o halde zenciler ayağa kalkmalıydılar, fakat sokakta. Tam 382 gün sürdü direniş. Gandhi’nin küllerini gülümsetti ilk zafer. Otobüslerdeki ayrımcılık yeni bir yasayla kaldırıldı. Alabama’yı Geliştirme Derneği Başkanı Martin Luther King’in evine atılan dinamit, gökyüzünde patlayarak bir havai fişek gibi düşsel renklere ayrıldı.

Sırada rüyanın yeni tabirleri vardı. Siyahlar oy kullanamıyor, birçok alışveriş merkezinde beyazlarla birlikte çalışamıyordu. Atlanta’da yanına aldığı 33 gençle bir alışveriş merkezinin kafeteryasına oturdu Martin Luther King, ayrımcılığı protesto etmek için. Bağırıp çağırmadılar. Şiddete başvurmadılar. Sadece oturdular bir arada. 33 siyah adamın beyazların alışveriş ettiği bir kafeteryada yan yana oturması ne kadar korkunçtu! Güvenlik güçleri çok geçmeden çarşının içerisindeki bu siyah lekeyi sildi ve otuz üçlük tespihin imamesi King’i yargı önüne çıkardı. Mahkeme Martin Luther’i suçlu bulmak isterdi. Ne yazık ki onu mahkum edecek bir kanıt yoktu ellerinde. O halde bütün dosyalar taranmalı, King’in bilinmeyen suçları ortaya çıkarılmalıydı. Sonunda operasyon başarıyla tamamlandı ve Martin Luther King birkaç ay önce işlediği basit bir trafik ihlali gerekçe gösterilerek Reidsville Eyalet Hapishanesi’ne gönderildi.

Hapishane kapıları bir kez açılmaya görsün, bir kez mahkumu sevsin taş duvarlar, arkası gelirdi bu konukseverliğin. İşte zencilerin haklarının arandığı bir başka gösteri sonunda köpeklerle üzerlerine saldırılmış, basınçlı sularla yerlerde sürüklenmişler ve sonunda kendilerini Birmingham cezaevinde bulmuşlardı. King olanları yadırgamıyordu. İnsanlığın hasımları görevlerini yapıyordular. Acı olan dostların suskunluğuydu. Hem şiddete başvurmadan yapılacak eylemler meyvelerini bir gün verecekti, kendileri tadamasa da. Sorunlara gözünü yuman halk bir gün vicdanıyla karşı karşıya kalacaktı. Birmingham cezaevinden yazdığı o büyülü mektubunda şöyle diyordu King: “Acı deneyimlerimizden biliyoruz ki, ezenler özgürlüğü asla gönüllü olarak vermezler; ezilenlerin özgürlüğü istemesi gerekir.”

King, Gandhi gibi gücünü Tanrı’dan alıyordu. İnsanın Tanrı’yla olan ilişkisi üzerinde israrla duran Martin Luther, “Paul Tillich ve Henry Nelson Wieman’ın Düşüncelerinde Tanrı Kavramının Karşılaştırması” adlı bir doktora tezi vererek bu arayışını bir temel üzerine oturtmaya çalıştı. King’e göre insanın kurtuluşu ne Walter Rauschenbusch’un iddia ettiği gibi toplumsal ilerleme ne de Wieman’ın ileri sürdüğü gibi tek başına “us” aracılığıyla gerçekleşebilirdi. Kurtuluş için, Tanrı’nın yol göstericiliğine teslim olmaktan başka bir çıkar yol yoktu.

25 defa tutuklandı King, 10 milyon kilometre kat etti bu yolda. 2.500 konferans verdi. 5 kitap, sayısız makale yazdı. 4 kez suikasta uğradı. Nobel barış ödülü aldı. Kapak oldu Time’e. “Yılın adamı” dendi ona. Sonra aynı dergi “Sakıncalı” ilan etti onu. Çünkü bir türlü tatmin olmuyordu. Vazgeçmiyordu Rosa Parks’ın düşlerini tabir etmekten. Çünkü o vadesi gelmiş çeklerin artık bozdurulmasını istiyordu.

Derinlik, mahrem ve her şeyin ilk örneği
LEYLA İPEKÇİ
İşte yine akşam. Dışarıda yağmur. Penceremin önündeki ağacın yeşillenmekte olan dallarında kumru kuşları. Dışarı bakıyorum. Renkleri kendi siyahlığıyla örten geceye. Ötelere... Üzerimde bana verilmiş emanetlerin sorumluluğu var.

Güzelleştirmek istiyorum dünyayı. Bana verilmiş harflerle. Tıpkı bir mimari yapıt ortaya koyar gibi hayata bir metin bırakmak, daha doğrusu kelimelerle bir iç yaşantı kurmak istiyorum.

Zamanı, mekânı, vücudu ve aklı kendi irademle ödünç aldığımı, sorumluluğumun bilinciyle kainata bakmaya çalıştığımı ve rahmetin gazabı geçmesinin anlamı açıldıkça çirkinliği bile güzellikle anlatacağımı biliyorum. Ama nasıl ifade edeceğim? Ve neden ille ifade etme derdindeyim?

Bir şeyi ifade etmek, onu kendi dilinde yeniden yaratmaktır. Keşfetmek diyeyim daha doğrusu. İster somut ister soyut bir biçimde gelmiş olsun, ancak var olanı, varlık alanına çıkabileni ifade edebilme mahareti verilmiştir bize. Hayaller, rüya ve rüyetler, dualar, sezgiler, altıncı hisler, bilinmezlikler, muğlak alanlar, kısacası her şey dahildir bu keşfetme serüvenine.

Anlaşılma arzusu

Acaba neyi keşfetmemiz gerekiyor bu dünyada? Bu soruyu her sorduğumda insanın kendini keşfetme serüvenine çarparım. Ve anlaşılma arzusuyla dolarım. İnsanın yaptığı en büyük zulmün kendini gerektiği gibi anlatamamaktan veya karşısındakini olduğu gibi anlayamamaktan kaynaklandığını düşünürüm. Anlaşılmadığımızı gördükçe şiddete başvuruyoruz. Çünkü anlaşılamamak bizi de kendimizi keşfedemez hale getiriyor.

Bu yüzden olsa gerek, daha ziyade kötülük ve zulme hizmet ediyor anlaşılma arzumuz. Zaten nefret etmek, sabredememek, peşin hükümlerle hareket etmek, tahakküm altına almak, imha etmek: Sevmekten çok daha kolay, kısa ve zahmetsiz. Oysa Yaratan bilinme arzusuyla yaratmadı mı insanı? Ve buradaki ‘ol’ emri sevgi değil miydi?

Sanırım ilk hatırlamamız gereken ‘sevgi üzere’ var edildiğimiz olmalı. Bunu başarabilirsek O’nun insanı neden yarattığını “ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” kudsi hadisiyle epeyce ifade etmiş olduğunu anlamaya başlayabiliriz. Bizdeki anlaşılma ihtiyacı O’nun bilinme isteğinin nefslerimizdeki bin bir tezahüründen biri olabilir.

Geceye bakıyorum, ıslak, nemli geceye. Dışarıda iliğe işleyen bir ayaz var. Üşüyene dek kalıyorum gecede. Sanki bir fısıltı bekliyorum kulağımda... Ansızın açılıyor gece. Işıklı bir düşünceye kavuşuyorum. Ve diyorum ki: İnsandaki kendini ifade etme ihtiyacı işte tam da bu anlaşılma arzusuyla ilgili olmalı.

O halde anlaşılma arzumuzun Yaratan’dan kaynaklandığı ve O’nu bilmek üzere yine O’ndan emanet alındığı apaçık hale geliyor gecede. Karanlığın içinden güneşler doğuyor gözüme. Bu arzumuzu ‘sevgi üzere’ ortaya koyabildiğimiz ölçüde güzelliğe yaklaşabiliyoruz. Belki bu durumda başkasını anladıkça kendimizdeki anlaşılma ihtiyacını da gidermiş olmaktayız bir nebze.

Geceleyin sesler çekildiğinde, zihnimde bu sorularla, azim ve heves gelir bana önce. Ardından şevk. Bir arzu, bir yazma isteği nerede doğar ve eyleme geçirir bizi? İlhamın kaynağı nerededir?.. Derken ilk esin gelir. Sanki önceden bildiğim bir şeyi ifade etmeye başlarım. İçimde bir yerlere nakşedilmiş tüm yanıtları söze döktüğümü hissederim. İlham size böyle açık uçlu bir ‘iç’ten, ta içerilerden gelmektedir. Her zaman değil. Bazen: Eğer ‘doğru’ yoldaysanız. Yani kader ile iradeniz çakışmışsa. Olacak olanı seçmişseniz... Devamı gelecektir.

Yağmur damlası, kumru, uzak bir tını, ıslak dal, sessizlik, bir patırtı, beklenmedik anılar, saatin tik takları... Her şey esin vermeye başlar size. Sırf siz içinizden gelmekte olanları kelimeye dökebilesiniz diye eşyanın tüm esrarı açar size kendini, her varlık hizmet etmeye başlar kendi dilinde size.

Transa girmiş gibi olursunuz. Bambaşka bir boyuttur bu. Vecd hali sürer gider. Bazen çok uzun... Buradayken oradasınızdır. Ötelerde. Öteleri de buraya getirmişsinizdir. El yordamıyla. Ama binlerce irili ufaklı varlığın görünmez çabasıyla. Hayatın elementleri kendilerinin metaforuna dönüşürler sizin önünüzde. Salt sizin anlayacağınız bir sözlükte dile gelirler. Şiir olur her şey. Kainat.

Hakikatin örtüleri

Hakikate yaklaşmak isteyenler bu derinliğe sık sık yuvarlanabilirler. Gece gibi örtülü olmayı talep eder ulaşmak istediğiniz derinlikler. Mahremi korumak isterler. Kelimelerin ağzını kapatacaksınız. İkincil, üçüncül anlamlar, imgeler, teşbih ve tenzihler dizilecek karşınızda. Hakikatin tüm mecazları emrinize girecek. Ol diyeceksiniz.

Gelgelelim, ‘ol’ emriniz yalnızca varolanı vücuda getirmektedir. Çünkü yaratmak için en fazla kendi içinizden esinlenmeye, ilham almaya ihtiyaç duyarsınız. Oysa Yaratan, her şeyi ilk örneğinde var etmiştir. Bizden kaynaklanan bir esin kaynağı yoktur. Her canlı varlığın biricik olması boşuna değildir. Bizler hepimiz bir ilk örneğiz. Yaratılışın ilk halinin hammaddesiyiz. Âlemler de. Kainat da.

Sabah. Örtülerin kalkmasıyla hakikate biz örtü olacağız yine. Uykuya dalacağım. İfade biçimlerim sığlaşacak. Bir başka ilhama dek. Bekleyeceğim bilinmeyen derinliklerde.

 

Dünyanın en yalnız adamı
A. ALİ URAL
Hür adam, alışkanlıkların döktüğü kalıplarda sahiciyle sahteyi ayırt edemeden yaşayan kalabalıklara balık sürülerinden başka şeylerin de heyecan verici olabileceğini duyurmak istiyordu. Bütün hayatı boş açılıp dolu yanaşan teknelerdi bu balıkçı köyünün.

Küçük hesapların, kıskançlıkların, cimriliklerin ve yoksullukların oltalarında çırpındığı bu balıkçılar bir gün hür adamın sesiyle uyandılar: “İnsanı hür kılan da yaşatan da iradedir. Geliniz ruhlarımızı birbirine dayayarak temizleyelim. Kararsızlığı alaşağı edip, yalanı susturalım. Ve genç bir arslan olan iradeyi uyandıralım artık. Herkes için tek bir gaye vardır. Bir tunç levha olmak; bunun üzerine Tanrı ne isterse yazar.” Hür adam o kadar içten konuşuyordu ki Norveç fiyortlarının sisi, her kelimesiyle bir ton azalıyor, “Diriliş”, “cesaret” ve “temizlik” üç bereketli tekne gibi açılıyordu denize. Ve hür adam, peşinden geleceklerinden en küçük bir kuşku duymadan düşüyordu köylülerin önüne. Deniz seviyesinden dağların zirvelerine doğru bir yürüyüş başlıyor, değişen manzarayla beraber terk ettikleri o eski tanıdık karışıyordu balıkçıların arasına: “Alışkanlık.” Yol sarp kayalara karışıp güçleştikçe tırmanış homurdanmalar başlıyor, alışkanlık kulaktan kulağa fısıldıyordu : “Nereye!” Hür adam niyetlerdeki çürümeyi fark ediyor, “Ha gayret! Az kaldı yolumuz!” diye yüreklendiriyordu kalabalığı. Ama o da ne köyün ağası elinde görünmez bir ağla yetişiyor balıkçılara. Bir anda her şeyi içine alan o cümleyi fırlatıyor: “Koşun! Balık sürüleri geldi!” Ruhlarını ağlara, bedenlerini yokuşlara bırakıyor balıkçılar. Bin bir zorlukla tırmandıkları tepelerden deliler gibi koşmaya başlıyorlar sahile, geride ölü bir kahraman bırakıp.

Henrik Ibsen’in kahramanı Brand’den başkası değil hür adam. Bir tiyatro kahramanıymış ne çıkar, hayat tiyatrodan başka ne! Öyle olmasa varlıklı bir iş adamı olan babası neden iflas etsin? Köşkün yerini neden tavan arası alsın? Neden “ev” e yabancılaşsın Ibsen; kâh doğduğu eve, kâh büyüdüğü şehre, kâh yaşadığı ülkeye. Hem aşık olsun Norveç’e hem ondan ayrı kalsın otuz yıl. Yıllar sonra yaşlı bir adam olarak geri döndüğünde, “Doğduğum yer burada, şu fiyortların yakınında ama… Vatanımı nerede bulacağım!” desin. Sekiz yaşında babasının kitapları arasında kuklalarını konuşturan yalnız çocuk, oyunlar yazsın adından başka Norveçle ilgisi olmayan Norveç Tiyatrosu’na. Ülkesini Danimarka’nın, ruhunu tutkularının boyunduruğundan kurtarmaya çalışsın. Kâh sınavlarda başarısız olup okulu bıraksın, kâh yedi yıl oyun yazmasın ıslıklanan bir oyununun ardından. Bir karabatak gibi tam kendisinden ümit kesildiğinde ortaya çıksın ve iradeyi anıtlaştıran o büyülü sözü söylesin: “Dünyanın en yalnız adamı, en güçlü adamıdır.” Yalnız, yani hür adam, özgürlüğü kaos için değil, insana büyük işler yapabilme kudreti verdiği için sevsin. Az konuşup çok düşünen bu adam vakti geldiğinde büyük perhizini bozsun ülkesi için. “Mutluluk sahip olmakta değil, sahip olmak için verilen mücadelededir,” diyerek Norveç Tiyatrosu’nu millileştirmek için Norveçliler Birliği’ni kursun, başarının ardından birlik siyasi bir kimlik kazanınca tekrar dönsün yalnızlığına. Bir zamanlar kitapları kiloyla satılırken, birden bütün sahneler onun oyunlarıyla dalgalansın. Gerçekçi tiyatronun temellerini atarak, bireyde sahici olanla sahte olanın, gerçeklikle yanılsamanın arasına sanat çizgisini çeksin.

Ibsen, insanlığın en büyük düşmanı olarak egoizmi işaret etti eserlerinde. Alışkanlıkların pençesinde kendini “iyi insan” sananlara karşı kahramanlarını çıkardı. Per Gynt adlı oyununda seyirciyi yeraltında yaşayan ve ilkeleri “Yalnız kendini kayır!” olan yaratıklarla tanıştırdı. Bu tanışma aslında egoizmin ve ihtirasların elinde tuhaf yaratıklara dönüşen insanı kendisiyle tanıştırmaktan başka bir şey değildi. Bu insanları yeniden ruh gücüne, iradeye ve dinginliğe çağırmak gerekiyordu ama nasıl? Işığa hazır olmayan ruhların üzerine bir anda nuru boca etmenin onları kaybetmek anlamına geldiğini söylüyordu Yaban Ördeği adlı oyununda. Hem Brand da yükseltmek isterken kaybetmemiş miydi balıkçıları! O halde kahraman “Siz de benim gibi yükselin!” dememeliydi insanlara. Hakikat yolunda tek başına da olsa yükselirken kalabalıkların elinden maharetle tutmalı, onlara kendi kalplerinin vuruşlarını hissettirmeliydi. Kendini sevenlere düşman muamelesi yapabilirdi halk buyruğa bürünürse davet. Her birey ancak irade gücüyle hakikatle buluşabilirdi.

 

 

 

 

Masal
AHMET TURAN ALKAN
Ortasından tren yolunun geçtiği küçük bir kasaba. Gece saat onbuçuk suları. Biri kız, diğeri erkek iki çocuklu aile yatmaya hazırlanıyor; çocuklarına iyi geceler diledikten sonra odalarına çekiliyorlar.

Kar yağıyor, ama nasıl bir şey efendim; nasıl tarif etmeli? Keyiften insanın ayağını yerden kesecek kadar güzel.

Ailenin büyük çocuğu oğlan, yatağına büzülmüş, yorganı çenesine kadar çekmiş durumda ana-babasına uyumuş numarası yapıyor ama aslında uyanıktır. Eski model bir kalorifer peteğinin ısıttığı sıcacık odasının penceresinden dışarıdaki kar senfonisini seyrediyor.

Derken odanın içindeki her şey evvela küçük titreyişlerle sarsılmaya başlıyor; derinlerden boğuk bir ses, zangırtı artıyor; mutfağın raflarındaki porselen tabakların şangırtısını bile duyabiliyoruz. Oğlan yataktan fırlayıp korku ve heyecanla pencereye seğirtiyor.

Muhteşem bir manzara!

Sıradan zamanlarda, her iki yanına yüksek ağaçlar sıralanmış demiryolundan geçip giden tren, fıcırtılı fren sesleriyle yavaşlıyor ve esas oğlanın -çocuğun- evinin önünde duruyor. Tipi savrulurken yolcu vagonlarından dışarıya rüyâ gibi bir sarı ışıklar dökülmekte.

Çocuk telaşla terlikleri giyip dışarıya fırlıyor; trene doğru yaklaşıyor. Vagonun kapısı açılıyor, orta yaşlı bir kondüktör aşağıya iniyor ve çocuğa diyor ki,

-Geliyor musun, gidiyoruz!

*

Sinemaya meraklı okuyucular hemen hatırlamıştır; bu unutulmaz sahne, yine o unutulmaz “Kutup Ekspresi” filminin başlangıcından. İlki sinemada olmak üzere bu filmi, geçen gün dördüncü defa seyrederken, çocuklara masal anlatmayı hem sanat hem endüstri kıvamına yükselten Amerikalılara gıpta ettim.

Hayır, sözü tam da kertiğine getirip, “şu nevzuhur, sen bilemedin iki asırlık tarihi olan Amerikalılar ne kıytırık mevzulardan filim yapıyorlar da, biz binlerce yıllık şanlı tarihimizi dolduran binlerce kahramanlık ve ibret ve efsânelerden eli yüzü düzgün bir filim çıkaramıyoruz”a getirecek değilim. Artık hepimiz farketmiş olmalıyız ki sanat ve endüstride iyi yerlerde olmanın, “eski ve yerleşik bir millet” olmakla ilgisi yoktur, bir işi ciddiye almakla ilgisi vardır.

Kutup Ekspresi filmini örnek verdik, oradan devam edelim; bu filmin ana konusu, on yaşlarında bir çocuğun Noel Baba kavramına duyduğu şüphenin etrafında dönüyor. Çocuk Noel Baba’nın, yılbaşı gecesi milyonlarca çocuğun yaşadığı evlerin bacasından girip her birine (ana babasının mali vaziyetine göre) hediye dağıtabileceğine inanmıyor. Belli ki erken yaşta rasyonel düşünme alışkanlığına kapılmış. Sen misin inanmayan? Alıyor eline sazı masalcı Amerikan sineması. Neredeyse bütün zamanların en iyi çocuk filmi diyebileceğimiz bir eser ortaya koyuyor. Filmin yapılış tekniği de çok ilginç. Aktör Tom Hanks’ın başlıca karakterleri tek başına oynadığı filim, animasyon (canlandırma) sinemasının baş klasiklerinden biri oldu şimdiden. Şöyle oluyor: Bir aktörün evvela yüz ve baş nahiyesi olmak üzere bütün vücuduna, vücut, yüz ve mimik hareketlerini algılayabilen alıcılar (sensor) yerleştiriliyor. Aktör, stüdyoda her karakterin rolünü tek başına canlandırırken sensörler aracılığı ile bilgisayar ekranında üç boyutlu ve hareket edebilen modeller elde ediliyor; daha sonra bu modellere istediğiniz kostümleri giydirip bilgisayar ortamında yapılmış en fantastik mekanlarda dilediğiniz hareketleri yaptırabiliyorsunuz.

Filmin sonunu anlatmaya gerek yok; allem-kallem esas oğlan, yani çocuk Noel Baba’ya inanıyor.

Az önce “çocuk filmi” demek zorunda kalınca biraz durakladım. Öyle ürünler var ki, artık çocuklar için mi, yoksa her yaşta kendini çocuksu hislere kaptırmaya, çocuklaşmaya âmâde insanlar için mi yapılmış olduğunu kolay kestiremiyorsunuz. Hamdolsun elinde joy stick ile gece yarılarına kadar gözü ekrana mıhlanarak playstation oynayan yaşlı başlı herifler zümresine dahil değilim ama doğrusu, “şöyle dört başı bayındır bir elektrikli tren oyuncak seti elime geçse katiyyen ilgilenmem” diyemiyorum. Nitekim üreticileri, bu gibi oyuncakları aslında dedeler, babalar için yaptıklarını gayet iyi biliyorlar; büyükler bu oyuncakları çocuklar için alıyor ama çoğunlukla çocuklar elini bile sürmek fırsatı bulamıyor; çünkü dedelerinden, babalarından fırsat kalmıyor ki!

Masal kitapları da benim için, aynen bir nevi elektrikli tren hükmündedir; ne zaman elime geçse ilgilenmeden, okuyup resimlerini incelemeden gönlüm rahat etmez. Bu çocukça hevesi mazur göstermek için söylemiyorum fakat bana öyle gelir ki, dünyada bu güne kadar insanoğlu eliyle yazılmış en ciddi ve sahici metinler bu masal kitaplarıdır; masal kitaplarını süsleyen elle çizilmiş resimler ise dünyanın en değerli sanat eserleri... Bu çizgilerin sihri nedir? Evvelâ çocukların bile anlayabileceği basit bir dünyayı tasvir ederler; ikinci olarak bu resimler, büyüklerin dünyasında iyice karmaşıklaşıp görünmez suretlere bürünen insan davranışlarını sadeleştirebilme sırrına ermiş çizgilerdir.

Büyüleyici bir sadelik, adeta baştan çıkarıcı bir basitlik. Masumiyet fikrinin ulaşabildiği en insânî zirveler...

*

Yıllarca “kültür emperyalizmi” deyip aşağıladığımız, dudak büktüğümüz hikâyelerin, filmlerin, kitapların, hatta ve hatta Noel baba gibi figürlerin evrensel bir tanınabilirlik ölçüsüne varmasını sadece emperyalizmle izah etme kolaycılığına kapılmayalım; onların ardındaki sanatkâr emeğine, hayal gücüne saygı duyabilelim ki, daha iyilerini yapabilmek için mânidar bir başlangıç noktamız olabilsin.

İyi anlatılmış, iyi canlandırılmış, iyi resimlenmiş bir masalın dünyanın her yerinde müşterisi vardır ve onlardan biri de benim.

Havuzdaki kitaplar
A. ALİ URAL
Çığlığı Şems attı ne tuhaf. Hançeri saplayan da o, çığlığı atan da. Kurbanı ayakta, o ise kurbanının ayakları dibine yığılmış. Bu anın yaşanması gerek. Böyle bir an olmalıydı ki Mevlânâ güneşin koluna girme gücünü bulabilsin kendinde.

Güneşin elinden tutup kaldırsın yerden. Kol kola medreseye doğru yürüsünler. 1244 yılını göstersin takvimler. Sonbahar on altı ay sürsün Konya’da. Şems var, kış gelmesin. Medresede ılık sesiyle sorsun Mevlânâ, “Sultanım, çok yerlere uğradın biliyorum, oralarda irşâda devam etmek varken neden zahmet ettin buralara kadar?” diye. Şems gülümsesin ve “Gittiğim yerlerde hep Tanrılara rastladım; kul olmaya bir türlü razı olmayan insanlara. İlk defa bir kula rastlıyorum. O sensin!”

O sensin, o halde Kirmânî’nin veremediği sınavı sen ver. Git şarap getir çarşıdan. Konya halkı Hüdâvendigâr’ın koltuğunun altındaki testiyi görsün. Hüsnü zan etsinler sudur diye. Fakat testi kolundan kayıp yere düşsün. Kırılsın ve kıpkırmızı olsun yollar. Halk koşup gelsin kızaran yüzünü görmek için pirinin. Gelsin ki gülsuyuna dönüşsün şaraplar. Bütün çarşı gülsuyu koksun. Mevlânâ, Şems’in istediği bir testi şarap için tekrar gitsin Rum şarapçıya. Şarapçı yerlere kapansın, “Sultanım senden sonra dükkânımdaki bütün şaraplar gülsuyu oldu” diyerek.

O sensin, o halde minberini terk et. Kürsünü boş bulsun sana öğüt almaya gelenler. Vakar da ne, sarhoşsun sen, el çırp! Şeyhlikten vazgeç, elifle tanış yeniden. Çarşılarda, yollarda görmesin seni kimse. Çıkma güneşinle sohbet ettiğin odadan ki üşümeyesin. Varsın dedikodu kazanları kaynatılsın her odasında beldenin. Haset ateşinin dumanları göğe yükselsin. İsleriyle sürme çek gözlerine sen, değdirip bulutlara mili. Sürme çek ki, sana “Muhammed yürekli” densin. Bırak talebelerin, “Hüdâvendigârımızı isteriz!” diye ayaklansınlar, sen sabit kal ki bir başka dünyaya yürüyesin.

O sensin, o halde bildiğin ne varsa unut. Kitapların mı? Hani o zarif havuzun başındaki. O akşamları odana, gündüzleri gül bahçene doğru dönen raflar. O okunmaya değer ne varsa yüzyıllardan süzülüp peteğinde toplanan. Onlar mı unutmaktan korktuğun, titrediğin üstüne. Gör bak nasıl yüzüyorlar suda! Nasıl batıyorlar mürekkeplerini yayarak. Bir, iki, üç, dört… Batır gemilerini Tarık bin Ziyad! Batır ki dönüşü olmasın Mevlâna’nın. Çok okudu, artık yansın. Hayranlıkla izlesin güneşten suya inen gemileri. Yalnız biri gömülürken suya, ah etsin. Kızgın demire dokunmuş gibi cızırdasın su. Daha çocukken göç yolunda Attar’ın hediye ettiği kitap! O sırlı Esrarnâme! O çocuk ruhuyla girdiği şehir. Bir tek o kalsaydı keşke bu görkemli filodan geriye. Böyle geçirsin ki içinden, güneş daldırıp elini havuza kitabını geri versin. Versin ama mırıldanarak: “Aşk ilmi öğrenilmez bunlardan!”

O sensin, o halde semaya kalk! Çark at ki dursun çarkları dünyanın. Dönüşü sana geçsin, yörüngeye gir. Mevsimler doğsun eğ ki başını. Açılsın çiçekler, sarksın meyveler, sonra örtsün üstlerini o bembeyaz kar. Ve güneş ihtişamla öpsün arzı yeniden. Erisin kalplerdeki kardanadamlar. O feyzle ayak vurulsun ki ezilsin nefis. Kollar yana açılıp benlikleri kuşatsın. Eksik insan kuşatılsın ki düşsün kaleler. Hem herkes bulabilir secde edilecek yer. Sen gökyüzüne alnını koyacaksın! Dilini çözecek şarap. Sen söyleyeceksin, insanlar yazacak: “Seher çağı gökyüzünde bir ay göründü, gökten indi de gözünü bize dikti, bakmaya başladı. Ay zamanında bir kuş vurmuş doğan gibi. Ay, beni kaptı, gökyüzüne uçuverdi… Kendime baktım göremedim. Çünkü o ayın lütfuyla bedenim can kesildi. Can âlemine gittim. Orada da göremedim o aydan başka bir şey.”

O sensin, o halde sabredeceksin bu ayrılığa. Kışı olmayan uzun bir sonbaharın sonunda, o mart sabahında baharsız kalacaksın. Geldiği gibi sessizce gidecek sevgilin. “Bayat ekmek gibi ufalayarak” seni. Halbuki nar gibiydin çıkarttığında fırından. Şimdi ateşi dedikodu kazanlarının altında, dumanı kıskanç bir beldenin üstünde bırakarak gidiyor. Şems’siz sabah gamlı bir duvar, yıkılıyor üstüne! Haydi çığlık atma sırası sende: “Evin aydınlığı sensin evi bırakıp gitme! Gel, gel ki, ayrılığınla ne akıl kaldı bende, ne din. Şu yoksul gönülden, karar da gitti, sabır da. Ey münâdi! Nerede bir topluluk görürsen bağır. “Ey Müslümanlar, kaçmış bir kul gördünüz mü! Ondan bir ses verenin, ondan bir haber iletenindir canım müjde olarak.” O sensin, o halde “Böyle değildim, beni o böyle yaptı!” diye yan odalarda mırıldanarak. O sensin, o halde bekle! Bak ne Şemsler doğacak.

Uyku taklidi yapanlar uyandırılamaz
A. ALİ URAL
Hayır kaldırımdan yürüyemezsiniz! Barbar bir Asyalısınız çünkü. Hindistan’dan Güney Afrika’ya getirilmeniz karşılığında beş yıllık bir köleliğe razı oldunuz. Başınızı topraktan kaldırmayın. Daha çok şeker, daha çok kömür, daha çok elmas çıkartmaya çalışın.

Teniniz zencilerden birkaç ton açık diye sakın önderlik yapmaya kalkmayın onlara. Bir araya gelip beyazlara meydan okuyacağınızı mı sanıyorsunuz! İliğiniz kuruduktan sonra Hindistan’a geri dönebilirsiniz. Kalmak mı istiyorsunuz burada? Neden olmasın! Ömür boyu sürebilir köleliğiniz. İşyeri mi açmak istiyorsunuz? Çiftçilik mi yapacaksınız? Toprak alıp satma gibi bir düşünceniz mi var? Unutun bunları. Fakat saat dokuzdan sonra sokağa çıkarken pasaportunuzu yanınıza almayı unutmayın, soracaklar. Hem ne çok evleniyor, ne kadar çoğalıyorsunuz. Artık yalnız Hıristiyan dinine yapılmış nikâhlar yasal olacak. Bir de oy verme isteğiniz var, ne tuhaf! Bunun için hem özgür hem varlıklı olmalısınız. Kraliçe Viktorya’nın gölgesi, hem cüret hem 250 pound istiyor sizden. Şu gezi özgürlüğü talebinizi de unutmayalım. Sizin güvenliğinizi düşünüyoruz. Çok gezen çok yanılır. Sakın yanlış yapmayın. Hey bayım Avukat olmanız mahkeme salonuna Hint sarığıyla girme hakkı vermiyor size. O komik giysiyi derhal çıkarın! Ya siz! Birinci mevki biletiniz var diye birinci mevkide seyahat yapacağınızı mı sanıyorsunuz! Gandhi mi adınız? Avukat mısınız! Birinci mevkiden hemen ayrılın!

Medeniyet, ne de olsa birinci mevkide seyahat ediyordu. “Olsa iyi olurdu!” demişti Gandhi, “Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda. Halbuki daha dündü, üzerinde İngiliz ceketi, bir gemiyle yola çıkmıştı Bombay’dan. On sekiz yaşındaydı. Londra, silindir şapkalar, çizgili pantolonlar, ipek gömlekler, gümüş saplı bastonlar ve deri eldivenlerle karşılamıştı onu. Tepeden tırnağa yenilemişti kendini genç Hintli. Bir İngiliz asilzadesi gibi olmuştu. Çocukluk günlerinde arkadaşlarının söylediği “Gör güçlü İngiliz’in / Küçük Hintliyi nasıl yönettiğini / Çünkü o yediği etlerle / Beş arşın uzunluğunda” manisini hatırladı. Beş arşındı artık boyu. Bir elbise ısmarlamak için on, dans öğrenebilmek için üç pound verebilirdi artık. Piyanoyu denedi, olmadı. Kemanı denedi, çok geçmeden sattı. Hitabet dersleri aldı. İngilizce’nin yanına Fransızca’yı koyduysa da, kalbiyle dilini yan yana getiremedi bir türlü. Gizli gizli et yiyerek güçlü olmayı denemişti ilk gençlik yıllarında. Et yine çağırıyordu onu. Çok ısrar ettilerse de perhizini bozmadı. Hintli olduğunu hatırladığı zamanlar kıpır kıpır oluyordu içi. Tahsilini bir an önce tamamlamalıydı. Okulunu Hintli olduğunu hatırladığı bir günde bitirdi ve İngiliz ceketini gardıroba asıp, Hintli kölelerin hakkını savunmak için Güney Afrika’ya gitti.

Ah! “Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündü. Ama uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, ne kadar çaba sarf edilse de boştu!” Gandhi, köle olarak yaşayıp özgürlük taklidi yapanları nasıl yola getirebileceğini düşünüyordu Güney Afrika’ya giderken. İlk adım: Hintliler kucakladılar bu genç avukatı. “Önderimiz ol!” dediler. Gandhi sorumluluktan değil maaştan kaçtı. Ve ilk dilekçesini verdi Hintliler Natal Hukuk Meclisi’ne seçim hakları için. Peşinden İngiliz Sömürge Bakanlığı’na yüz bin imzalı bir uyarı gönderdiler. Bir teşkilat kurdu Gandhi, Natal Hind Kongresi’ni toplamak için. Hintlilerin sağlık ve eğitim meselelerine el attı sonra. Hindistan’a gidip konferanslar verdi, Güney Afrika’yı anlattı orada. Dönüşte karantinaya alındı Gandhi’nin bindiği gemi. İçinde ailesinin de bulunduğu 800 Hintli 23 gün Güney Afrika’ya sokulmadı. Hükümet geri dönmesini istedi geminin Hindistan’a. Uzun tartışmalardan sonra karaya çıktı yolcular. Yorgun adımlarla yürürken Gandhi’nin üzerine çullandılar. Linç bir polis müdürünün eşinin çabalarıyla önlendi. Fakat ertesi gün kaldığı ev kuşatıldı yeniden beyazlar tarafından. İstenmiyordu Gandhi.

Bütün Hintlilerin parmak izlerinin alınmasını öngören bir kara kanun hazırladı hükümet. Gandhi, bir miting düzenledi beyazların yüreğini oynatan. Yemin etti binlerce dudak kara yasaya karşı. Direneceklerdi, fakat silahsız olarak. İşte ilk kez o zaman hapse girdi Gandhi. İlk kez o zaman özgürlüğün simgesi olan pelerinini sırtına geçirdi. İngilizlerden korkmuyordu o. Yok oluşa götürecek tehlikeler başkaydı: “İlkesiz siyaset, vicdanı hiçe sayan eğlence, çalışmadan zenginlik, bilgili ama karaktersiz insanlar, ahlaktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisinden yoksun bilim, fedâkarlıktan mahrum bir din anlayışı.”

[Yorum - Sadık Yalsızuçanlar] Yahya Kemal Beyatlı - 'O Derin Bahçede Yaşayan Ruh'

 

 

'Kuğunun son şarkısı'ydı Yahya Kemal ve bize, şiiriyle, nesirlerinde ifade bulan düşünceleriyle, onlara vücut veren 'tahassüs'üyle, modern zamanlarda, 'gelenek'le nasıl bağ kurulabileceğini gösterdi.

2 Aralık 1884'te, İstanbul'u merkez bilen bir şehirde, Üsküp'te doğdu. 1 Kasım 1958'de, Üsküp'ü kardeş bilen bir merkezde, Merkezefendi'nin şehrinde öldü. Yahya Kemal yetmiş dört yıllık ömre bir anlamda halkası olduğu zincire, Divan geleneğine ve seslendiği yeni tahayyüle görkemli bir eser armağan etti: Kendi Gökkubemiz. Bu ilk anda, Heidegger'in, 'inşa etmek'teki belirlemesini çağrıştırır: Evet, biz yerde yaşıyoruz ama gökle çevriliyiz.

Şiir, yerle göğün temasını anlatır. Biz modern zamanlarda bu teması yitirmeye başlamıştık. Yahya Kemal, yeri çevreleyen göklerden birinde, aşk gezegeni Venüs'te oturan Hz. Yusuf makamından inen o büyük şiirle ilgiliydi. 'İhtiyar Şark'ın son firarilerindendi. Şiir, doğrudan, bir iktidar ve baskı ortamı olan 'dünya'dan, yani deni (aşağı) olandan, ruhun iklimine kaçıştır. Bu firar, fizik âlemden metafizik âleme doğrudur ve her kaçış ya bir şiire tanıklık verir veya şiir yoluyla da gerçekleşebilir. Yahya Kemal'inki, ikinci türdendir. Ondan sonra ve onunla birlikte, gelenekle aramızda beliren derin ve karanlık boşluğa işaret eden, örneğin Necip Fazıl gibi bir çılgın daha vardı, hatta sonradan bu bağın kılcal uçlarına değin sızabilen bir Sezai Karakoç, sadece 'Divan'ıyla söz düzeyinde bunu gerçekleştiren bir Turgut Uyar, bir Cahit Zarifoğlu geldi; ne ki, gelenekle ilişkilerimizin travmatik biçimde yaralandığı bir dönemde, Yahya Kemal, bu 'yeni hayat'a dair hiçbir şey söylemedi, hep o 'eski şarkı'yı terennüm etti. Bundan hareketle şöyle bir eleştiri yaparlar: Yahya Kemal, yeni yaşama ilişkin hiçbir söz söylememiştir, hep Osmanlı'yı terennüm etmiştir ve elçilik, mebusluk 'paye'leri almıştır. Oysa örneğin Nazım Hikmet, hep yeni hayatı anlatmış, iktidarın yeni aktörlerinin eskiye ilişkin eleştirilerini paylaşmıştır; ama hapsedilmiş ve sevdiği vatanından ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu belirleme, hayatın ve geleneğin ne denli köktenci bir yaralanma yaşasa da, özünde bir süreklilik olduğunu ıskalamaktadır. Esasen 'materyalist' olsa da Nazım Hikmet de, Osmanlı Türkçesiyle konuşmuş ve Hz. Mevlânâ'nın, 'suret hemi-zıllest' (görünenler gölgedirler) dizesine itiraz ettiği rubaisinde dediği gibi, bize 'kızgın etinden kalan muhteşem' Osmanlı dili şiirleri bırakmıştır. Yahya Kemal'in değeri tam da burada belirir ve hep 'yeni hayat'ın kaybetmeye başladığı zeminden söz etmesinin özel bir anlamı vardır. Bu, 'yeni hayat'ın şiirini yazmadığı anlamına gelmez, aksine, ona yitirdiği kaynağı sürekli hatırlatmakla en değerli desteği sağlamış olduğu görülür. Çünkü Eliot'ın dediği gibi, 'bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşinde'dir. Gelenek ve Şair'den öğreniyoruz ki, 'geçmişin hal içinde varlığını hissetmek kadar ebediyeti, sınırsızı, sınırlı olanda yani bugünde bulmak, bu beraberliği hissedebilmek bir yazarı gelenekçi yapar'. Bizde gelenek kavramının bulanık bir anlam dünyasına sahip oluşu da bundan kaynaklanır. Oysa şiir, 'zamanla ebediyetin kesiştiği an'larda belirir ve Yahya Kemal, bunu Osmanlı medeniyetinde arar. Eliot'ın dediğinden hareket edersek, 'şair ile kendisinden önceki ve özellikle bir evvelki kuşak arasında var olan fark üzerinde memnuniyetle dururuz; onun şiirinde onu diğerlerinden ayıran, şevkine varılabilecek bir şey bulup çıkarmaya gayret ederiz. Halbuki bu önyargıya kapılmaksızın şaire yaklaşsak, görürüz ki onun eserindeki en ayırıcı nitelikler, kendisinden öncekileri yani onun atalarını hâlâ dipdiri ayakta tutan, ölümsüzleştiren niteliklerdir'. Çünkü gelenek, tektir ve ilk insanla başlar, dünyanın harabına değin devam eder. Bizim gelenekle ilişkimiz önemlidir ve bu, bizde yüzyılın ilk yarısında şiddetli biçimde örselenmiş hatta kopmuştur. Yahya Kemal tam da bu kopuş sürecinde ilk gençliğini idrak etmiş ve bence önemli şiirlerinden olan Koca Mustafapaşa'da, bu yüzden,

'Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!'

demiştir.

Yahya Kemal, Üsküdar'ın Dost Işıkları'nda, Mohaç Türküsü'nde, Süleymaniye'de Bayram Sabahı'nda ve diğer şiirlerinde, 'melali anlamamaya başlayan bir nesle', 'her saniyede aydınlığı artan bir ruh'la Şark'ın bu büyük hikâyesini anlattı durdu. Sanki, Heidegger'le Guenon'un bildirdiği iki ayrı haberi şair kulağıyla duymuştu: Felsefe yolu ile düşünmenin imkânları kapanmış, Hölderlin, Rilke, Goethe'de tanık olduğumuz üzre, bunun belki şiirle mümkün olabileceğine inanmıştı. Bu nedenle, 'kendi gökkubbemiz altında' neler olup bittiğini anlayabilmemiz için, o gökkubbenin ne olduğunu tekrar hatırlamamız gerektiğini söylüyordu. Yahya Kemal'in düzyazılarında bu yönde son derece değerli düşünceler buluruz. Onun şiirleri kadar önemli olan bu yazılarını okumanın tam vaktidir. 'Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...' dizesi bana tuhaf bir biçimde Derrida'nın Marksın Hayaletleri'ni çağrıştırır. Fakat bu çağrışımda, 'hayal' kavramını şairle düşünürün farklı kullandığını görürüm. Hayal, Yahya Kemal'de, bizim irfani geleneğimize uygun olarak, bir 'berzah âlemi' şeklinde idrak edilmiştir. Rüya gibi sahih bir bilgilenme ortamıdır. Havanın boydan boya hayaletle dolu olması, Derrida'nın ironisinden farklı olarak, şairin gözlerini açar ve 'vecd ile alınan tekbiri dinleyen ön safta oturmuş nefer esvaplı biri'ni görmesine imkân verir. Zaten şair sonda bunu açıkça dile getirir:

'Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.'

Bu 'birlik'i, retorik düzeyinde kalan ve aslında birliğe inanmayanların dillerine pelesenk ettiği, 'her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz milli birlik ve beraberlik'le karıştırmamak gerekir. Bu, birlik (vahdet-tevhid) ilkesi çevresinde gerçekleşen bir şeydir. Bu anlamda Eliot, sanki şu belirlemeyi Yahya Kemal için yapmıştır: 'Sanatta yaşayan duygu şahsi değildir, objektiftir. Şair bu objektifliği, bütün varlığını yaratmakta olduğu esere vermeden gerçekleştiremez. Ve şair, yalnız "hal"de değil, "geçmiş"in "hal"le kesiştiği anda yaşamadıkça; yalnız gelmiş geçmiş olanın değil, fakat "hal"de yaşananın da şuurunda olmadıkça, ne yapması gerektiğini bilemez.' Bu şuur, Yahya Kemal söz konusu olduğunda, İstanbul'u mekân edinir ve dünyanın Kâbe'den sonraki bir başka ilahi merkezi olan Üsküdar'a, Fatih'e, Süleymaniye'ye taşınır. 'Bir ulu rüyayı görenler şehri' olarak Üsküdar, fethin, yani benliğin kapılarının hakikat'e açılışının da tanığıdır. Bu tanıklığı, modern zamanlarda sürmektedir ama, her göze görünmemektedir. 'O derin bahçede yaşayan bir ruh' olarak Yahya Kemal'in bunu gördüğüne tek başına Süleymaniye'de Bayram Sabahı tanıklık edebilir:

'Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;

Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allâh'ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses'

SADIK YALSIZUÇANLAR


Ahmet Turan Alkan

Kar yağıyor

Perdeleri sonuna kadar açtım; elimden gelse pencereleri de açacağım ama o kadar cesaretim yok.

Kar yağıyor yahu, kar yağıyor!

Nihayet doğru dürüst, sindire sindire, savura savura teşrif etti hazret. Göresimiz gelmişti, meraklanmıştık, burnumuzda tütüyordu.

Birkaç dakika serpiştirip geçtiği oldu daha evvel, hatta dağı taşı beyaza da boyadı ama gönülsüz; ardından ayaz yetişmese eriyip gidecekti şüphesiz.

Bırakalım şimdi bunları; tadını çıkaralım, masalımıza gidelim, pencereleri açalım, kar havasını ciğerlerimize çekelim, tazelenelim, bir şeylere yeniden başlayalım, yeniden başlayacak bir şeyler bulalım.

Yağmur da rahmet, dolu da, bulut da ama kar başka.

Kar mucize; alışıldık bir şey olması yüzünden ondaki mucizeyi fark edemiyoruz. Nasıl bir şey o? Niçin başka bir renk değil de beyaz? Sahi, denizler niçin yeşil, gök niçin mavi, portakal niçin turuncu?

Size de öyle oluyor mu; her kar başladığında zannederim ki Yaradanımız, bizi tebrie (beraat) ettirmektedir, “Günahkârsınız, eksiğiniz-gediğiniz hesaba gelmez, üstelik nankörsünüz de ama iyilerin ve sabîlerin hatırı için size yeniden rahmet gönderdim” demektedir sanki.

Kar yağınca, durup dururken, başka bir sebep olmaksızın bu kadar sevince kapılmamız, iyimserleşmemiz, melekler gibi olmamız, belki de yanlışları düzeltmek için bize yeni bir şans verildiğini hissetmekliğimizdendir.

Sadece bir his; delilsiz, mesnedsiz, illiyetsiz bir his.

Kar yağınca her şey daha güzel olur; güzeli hatırlarız, güzellikleri hatırlarız. Hatırlamamak ne kelime; kar gösterir bize güzelliğini.

Sanki gözümüz yorulmuştur da, der ki bize:

- Görüyorsunuz değil mi, her şeyin üstünde kendine mahsus bir doku, her dokunun kendine mahsus bir rengi, boyutu var. Şimdi beyaz bir örtü çekiyorum, dokuları, renkleri, boyutları, derinlikleri teke indiriyorum. Az önce vardı ama şimdi yok. Beyazın saltanatına ilticâ edin, düşünün, sevinin ve hamd edin!

Bunu en iyi çocuklar bilir ve anlar; o yüzden çocuklar kar yağdığında hepimizden çok sevinirler. Farkında değillerdir henüz ama onların karla, kartopuyla oynamalarında bir ibadet neş’esi saklı gibidir.

*Evet, hâlâ yağıyor; dilerim ki sizler de bu satırları okurken öyle usul usul dökülüp geçecektir pencerenizden.

O zaman kar için yazılmış en güzel şiiri okumanın ve nasıl olup da bu mısraları kaleme alabilmiş olduğuna hâlâ akıl sır erdiremediğim rahmetli Ahmet Muhib Dranas’a Fâtiha yollamanın vakti gelmiş demektir.

*

Kar

Kardır yağan üstümüze geceden,

Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,

Ormanın uğultusuyla birlikte

Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte

Kar yağıyor üstümüze, inceden.

Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,

Unutulmuş güzel şarkılar için

Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,

Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan

Sesin nerde kaldı; kar içindesin!

Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!

Uyandırmayın beni, uyanamam.

Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,

Allah aşkına, gök, deniz aşkına

Yağsın kar üstümüze buram buram…

Buğulandıkça yüzü her aynanın

Beyaz dokusunda bu saf rüyanın

Göğe uzanır - tek, tenha - bir kamış

Sırf unutmak için, unutmak ey kış!

Büyük yalnızlığını dünyanın.

*

Şairler böyledir; insana, “tam da dilimin ucundaydı, aslında ben söyleyebilirdim ama kelimeleri yan yana getirmekte zorlanıyorum” hissi veren şeyleri, bardaktan su içercesine rahat ama alabildiğine derin çağrışımlarla dolu bir kolaylıkla derleyip size sunarlar. Hâl böyleyken şairler, şiirleri ile farklı fazlarda gezinen adamlardır ve bu hâllerini düşünen, “o şiir nire, bu adam kim” diye şaşırırlar genellikle. Çünkü şair, şiirin kendisi değildir; şiirini bilinmeyen bir yerden tutup yeryüzüne, hepimizin bildiği gündelik boyutlara indiren ve seslendiren biridir.

Ve bu çok garip bir şeydir; anlatılması ve anlaşılması zor bir şey. O yüzden şairsiz bir dünyanın lezzeti, içinde şiiri barındıran bir dünyanın külfetine tercih edilmez; her neyse bir ve beraberdir. Gül ile diken gibi.

*

Kar yağarken başka neler yapılır?

Perdeleri, pencereleri açtık; kar havasını ciğerlerimize çektik; çıkıp karı tozlandıran yollarda rastgele yürüyüşler yaptık. Dönüşte bir çay demleyip rahmetli Ahmet Muhib Bey’in eşsiz şiirini ezberden terennüm ettik.

Başka?

Bir şey eksik kaldı; belki en başta yapmak lâzım gelen şey…

İki rekât şükür namazı! Dilerseniz dört, sekiz, kırk, yüz…

*

“Kar yağıyor üstümüze inceden…”

04 Şub 2007, Zaman, Pazar Keyfi


ALEV ALATLI

Ner'de bir medeniyet or'da bir 'Yeni Yıl'!

Ve illâ da "siyasî"! Hatta, sahici ya da öykünülen kültürel aidiyetin önde gelen göstergelerinden birisi! İnsanoğlunun geçen zamana duyduğu huşu dolu saygı, zamanı birimlerle ifade etme çabasıyla sonuçlanmış.

Takvim denilen tertibin, tarım, av, göç gibi dünyevî işleri düzenlemekteki yararı bir yana, insanoğluna, her ne kadar tümüyle sanal ise de, bir tür idrak ve kontrol duygusu verdiği; kâinat ile kendisi arasında adeta bir tür bağlantı kurduğu kuşkusuz. Bu bağlamda "kutsal" bir tınıları da var; kehanet, fal gibi uğraşlar da takvimsiz olmuyor. Ancak, bilimsel temelleri ne denli gelişmiş olursa olsun, takvimler, bilimsel paradigmalar değil, toplumsal mutabakatlar olarak değerlendirilmek durumundalar.

Zamana ilişkin en bariz birim, "gün." Bu hususta mutabakat evrensel olunca, sıra "ay"ın ve "yıl"ın tanımlanmasına geliyor. "Ay", adı üstünde, Ay'ın Dünya etrafında bir seferlik dönüşü; "yıl" da, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki bir seferlik dönüşü. Burada da evrensel mutabakat tamam, şu şerhle ki, Ay'ın ve Güneş'in dönüş süreçleri, mutlak ve değişmez olmadıkları gibi, birbirlerine kesin olarak oranlanabilir de değiller. Yani? Yani, göksel cisimlerin hareketleri tam sayılarla ifade edilemiyor; oradan buradan sarkan birkaç dakika hep var. Yani, ister Milâdî, ister Rumî olsun, hiçbir takvim astronomik hareketleri tamı tamına yansıtmıyor; aralarındaki farklılıklar, küsuratı "yedirme" tercihlerinden kaynaklanıyor. Örneğin, bizim halen kullandığımız Milâdî takvim, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki bir seferlik turunu esas alan bir formüle dayanmaktadır, küsuratı, 28 günlük Şubat'ta her dört yılda bir yirmi dört saat ekleyip 29 güne çıkarmak suretiyle halleder. Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüşünü bir yana bırakıp, Ay'ın Dünya'nın etrafındaki dönüşünü esas alan takvimler ki, İslam takvimi bunlardan birisidir, zamanı, aylarla sayar. Bir de her ikisinin karışımı olan Çin ve İbrani takvimleri formüller vardır ki, bunlar da hesaplarını Ay'ın tavafına göre yapar, Dünya'nın Güneş'in çevresindeki dönüşüyle senkron tutturabilmek için birkaç yılda bir, takvime bir ay eklerler. Bu uzunca girişten sonra, diyeceğim, pazartesi akşam 10,9,8... diye sayarak "gireceğimiz" yeni yılın "bilimsel" bir karşılığı olmayıp, keyfî bir iradeyi yansıttığıdır! Ve her keyfî irade gibi, ille de siyasî telmihleri vardır.

Keyfî irade deyince, en sevdiğim anekdotlardan birisi Çar Deli Petro (1672-1725) zamanında geçiyor. 988'de Hıristiyanlığı kabul etmeden önce, Ruslar, tabiat ile haşır neşir tüm diğer kavimler gibi, yeni bir yıl deyince, karların eriyip, doğanın yeniden canlandığı baharı düşünüyorlar ki, bu genellikle martın sonlarına denk gelen bir süreç oluyor. İlk yaz ya da "üç aylar" dedikleri süreç 22 Mart'ta gecenin gündüze eşitlendiği gün başlıyor; "yeni yıl" kutlamaları da o gün oluyor. Hıristiyanlık'la birlikte, "Çağdaş Bizans"ın usullerini kabullenmek farz oluyor. Bizans'ın kullandığı takvim de "Julian" takvimi dedikleri takvim ki, İsa'dan 45 yıl kadar önce Roma İmparatoru Sezar'ın kabullendiği, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki hareketini esas alan 365 günlük takvimdir. Julian takvimi uyarınca, yeni yıl, 1 Mart'a çekiliyor ve sabitleniyor. Halkın da buna pek bir itirazı olmuyor. Derken, Ortodoks kilisesinin ünlü İznik konseyleri toplantıları araya giriyor; birtakım yeni dinî yasalar ortaya çıkıyor; bunların arasında yeni yılın bundan böyle 1 Eylül'de kutlanması fermanı da var. Rus köylüleri, bu yeni yasayı yadırgamakla birlikte, kiliseye saygılarından kabulleniyorlar. (1348) Üvez ağaçlarını kırmızı elmalarla süsleyip, yeni yıl kutlamaları yapıyorlar. Bundan üç asır kadar sonra Deli Petro'nun aylarca süren bir Avrupa seyahati var; bu uzun gezinin sonunda ülkesine geri dönen çar, (1699) yeni yılın bundan böyle 1 Ocak'ta kutlanacağını söylüyor; üvez ağacını atıyor yerine çam ağacı süslüyor. Meğer, gezdiği Protestan Avrupası ülkeleri böyle yaparlarmış. Ne ki, bu defa kıyamet kopuyor. Pek ender rastlanır bir cesaretle dini bütün Ortodokslar çarı protesto ediyorlar. Gerekçeleri de şöyle: "Bu işte bir hile var; çünkü aklı başında hiçbir Tanrı, yeni yılı ocak gibi karanlık, soğuk bir ayda başlatmaz!" Ne ki, emir demiri kesiyor, Rusya '17 devrimine kadar Sezar'ın takvimi kullanmaya devam ediyor. Bu arada, Katolik Avrupalılar 1582'den itibaren Gregoryen takvimi kullanırlarmış ki, bu da Hz. İsa'nın doğumunu 11 gün önceye sabitliyor. Zamanla, Protestanlar da Katoliklere katılıyorlar, Rusya, İsa Peygamber'in doğum gününü tek başına kutluyor. 1929'da Bolşevikler bunu da yasaklıyorlar; 1949'a kadar Rus evlerinde çam ağacı, neredeyse ihanet-i vataniye simgesi sayılıyor; nedeni de çam ağacının Alman geleneği sayılması. 1987'de yapılan bir araştırmaya göre halen yeryüzünde kullanılan yaklaşık 40 farklı takvim -ve dolayısıyla "yılbaşı" var. Bu takvimlerin temelleri üç aşağı beş yukarı aynı olduğundan, yansıttıkları kültürel tercihler itibarıyla anlamlılar. En yaygınlarından birisi, Doğu ve Güneydoğu Asya'da, Kore'den, hatırı sayılır Çin nüfusu olan Malezya'ya kadar kullanılan Çin takvimi. Bu geleneksel ay takvimine göre, yeni yıl, baharda. Örneğin, Tayland'da, nisanda pek renkli bir biçimde kutlanıyor. Japonya da 1873 Batılılaştırmacı Meici reformlarına kadar bu takvimi kullanmış. Şimdi artık, bizim gibi onlar da Gregoryen takvimini kullanıyor, yeni yılın ilk günü 1 Ocak. Ancak, bizden farklı olarak, Japonlar, tarihi değiştirmekle yetinmişler. Kutlamalar, 1873'ten önceki gibi. Örneğin, yeni yılın ilk şafağı önemli. "Hatsuhinode" derler, güneşin ilk ışıklarını görmek için en iyi kimonolar giyilir, Şinto tapınaklarına gidilir. Yeni yılda yapılan ilk işin hatta görülen ilk rüyanın kaydı düşülür ki, bu da iyileştirici bir muska gibi görev yapar.

Kendisine özgü takvimi olan bir diğer ülke Hindistan. 1957 Takvim Devrimi ile "Ulusal Hindistan Takvimi" değişmiş, yerini "lunisolar" denilen, Güneş ve Ay takvimlerinin bileşkesi almış. Burada, yıla geleneksel Hint ayları ile başlanıyor. Ayların isimleri değişmezken, Gregoryen takviminin dört yılda bir, yıla bir gün ekleme yöntemi kullanılıyor. Dinî bayramların hesabını, Hindistan Meteoroloji Bakanlığı yapıyor ve ilan ediyor. Buna karşın, Hindistan'da "millÎ" bir takvimin varlığından söz edilemiyor. Merkezî yönetim, Gregoryen takvimini kullarken, yerel yönetimler ve cemaatler, bölgesel, dinî ya da etnik geleneklerine uygun kendi takvimlerini kullanıyorlar. Bu bağlamda, Hindistan'da "yeni yıl"a herkes bir başka günde giriyor. Halen İsrail'in resmî takvimi olan İbrani takvimi de bir başka âlem; özde "lunisolar," ancak gözlem değil, hesap üzerine kurulu; aşai rabbani olarak bilinen toplu dua günlerini temel alıyor. Zaman, on dokuz yıllık devridaimler olarak düşünülüyor; bu süreçte ayın kaç kez hilal olarak görüneceği hesaplanıyor (ki, bu, 235 defa olurmuş) ve aylar buna göre 29 ya da 30 gün olarak tanzim ediliyor. Yıllar "Yaradılış"tan itibaren sayılıyor; bu tarih Julien takviminde 7 Ekim 3760'a tekabül ediyor. Her yılın, "Yeni Yıl"ı, farklı bir tarihe ve güne düşüyor.

Diyeceğim şu ki, pazartesi akşamı, ister allanıp pullanıp gezmelere çıkalım, ister başımıza yorganımızı çekip uyuyalım, "Yeni Yıl"a giren, benimsediğimiz kültürümüz; dünya değil, kâinat hiç değil. Buna karşın, dua, hep aynı dua; Allah hepimize güzel günler nasip etsin.

28 Aralık 2007, Cuma;Zaman

 BEŞİR AYVAZOĞLU

Mahmut Ragıp Bey'e göre 'alaturkacılar' nasıl cezalandırılmalı?

Türkiye'de sosyolojik anlamda çoksesliliğe şiddetle muhalif olanların başında çoksesli Batı müziği mensuplarının gelmesi sizce de tuhaf değil mi?

Halkın yüzde yetmişi kendisinden farklı düşündüğü için Türkiye'nin "ortaçağ karanlığı"na sürüklendiğini, bu yüzden ülkesini terk etmek istediğini söyleyen piyanistin zihniyet dünyası dikkatle tahlil edilirse, arkasında bu yüzde yetmişi gözden çıkarabilecek bir totaliterliğin yattığı görülecektir. Bu fikrimi fazla abartılı bulanlar olabilir. Ama bizde "musiki inkılâbı"nın öncü isimlerinden Mahmut Ragıp Kösemihaloğlu'nun "Musiki İnkılâbı Şenlikleri" (Varlık, nr. 35, 15 Birincikânun 1934) başlıklı yazısını okursanız bana hak vereceksiniz.

Yıl 1934. Musiki inkılâbı yapılmış, Türk musikisi radyodan, konservatuardan, okullardan kovulmuş! Halk, piyasada bulabildiği taş plakları -ki bir ara onların da toplatılması düşünülmüştü- veya Kahire Radyosu'nu dinleyerek musiki ihtiyacını karşılamaya çalışmaktadır. İşsiz kalan hanende ve sazendelerin bir kısmı, medar-ı maişet motorunu yürütebilmek için gazino ve meyhanelere düşmüşlerdir. Bu arada Türk musikisiyle Batı musikisinin imkânlarını birleştirerek "modern alaturka", "alaturka salon orkestrası" gibi isimlerle çıkış yolu arayanlar da vardır. Bu amaçla kurulan ve piyano gibi bazı Batı sazlarıyla armoni, solo, orkestra gibi Batı müziğine has terimleri de kullanan bir topluluk Ankara'da bir gazinoda bir konser verir. Mahmut Ragıp Bey, bu konser hakkındaki yazısında, topluluğu aşağılayıcı bir üslûpla tasvir ettikten sonra diyor ki:

"Bu adamlar bilmiyorlardı ki tarihî Türk sanatı çoktan devrini kapayıp divan edebiyatı gibi ortadan çekilmiş, alaturka adı altında son nefeslerini yaşayan yukarıda söylediğim kepazelikler ise polis kuvvetiyle ve kanunlarla yasak edilmesi lâzım gelen maneviyat mikropları olup kalmıştı."

Mahmut Ragıp Bey, bu kadar hakaretle yetinmiyor ve eski musikiyi yaşatmaya çalışanlara nasıl cezalar verilmesi gerektiğini Avrupa tarihinden bir örnekle anlatıyor:

"Eski zamanlarda Avrupa'da da bu gibi mikroplu musikilere karşı devlet kuvvetlerinin harp açtığı, kanunlar çıkardığı görülmüştür. Meselâ İsveç'te öyle bir devir gelmiş ki büyük şehirlerde ahlâksızlık ve ruhsuzluk terennüm eden şarkıcılar idama mahkûm edilir olmuşlar; hem de öyle alaylı bir şekilde tatbik olunan bir idam cezası ki, anlatmadan edemeyeceğim: Geniş bir meydanın ortasına sun'î ve dik bir tepe yapılıyor. Tepenin etrafına idamı seyredip eğlenecekler yığılıyor. Mahkûm tepeye çıkarılıyor. Bir de dana getiriyorlar. Dananın kuyruğu iyice yağlanmıştır. Bir iki kişi danayı sopalarla dövüp tepeden aşağı kaçırmağa çalışacaklardır; bu esnada, mahkûm da onun yağlı kuyruğundan geri doğru asılacak, kaçırtmamağa çalışacaktır. Şayet yağlı kuyruk elden kayıp da hayvanlar kaçarsa idam tatbik olunacak; yüzde bir ihtimal ile zapt etmeye muvaffak olduğu takdirde ise ölümden kurtulacaktır. Fakat hayvanlar yüzde doksan dokuz dayaktan yakayı kurtardıkları için, seyircilerin kahkahaları ortasında mahkûmların kelleleri uçuruluyordu!"

Üslûbundan "alaturka"cıları böyle bir cezaya çarptırılmış görmekten çok mutlu olacağı anlaşılan Mahmut Ragıp Bey'in "kepazelik" ve "mikroplu musiki" dediği, Itrî'lerin, Dede Efendi'lerin, Hacı Ârif ve Tanburi Cemil Bey'lerin musikisi... Alay ettiği topluluk da muhtemelen Samih Rifat'ın kardeşi Ali Rifat Çağatay'ın tarzını benimsemiş "şef d'orkestr"li bir topluluk... Ve lâyık gördüğü ceza, aşağılayarak idam etmek...

Klasik musikiyi "tu kaka" edenler, fikir ve eylemlerine, bizim asıl musikimizin halk musikisi olduğunu iddia ederek bir meşruiyet kazandırmaya çalışırlardı. Halk musikisi farklı bir kaynaktan geliyormuş gibi... Mahmut Ragıp Bey'in bu görüşle yazdığı Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz (1928) adlı kitabı kısa bir süre önce yeni harflere çevrilerek yayımlandı.*

Aslında Ziya Gökalp'ın Türkçülüğün Esasları'nda ortaya attığı bu sakat düşünce hâlâ devam ediyor. Nitekim ünlü piyanistimiz de, yukarıda kısaca özetlediğim görüşlerini açıkladıktan sonra, "Besteci ve piyanist yönümle Avrupa müzik kültürünü temsil etmeme rağmen, kökenim olan Anadolu halk kültüründen hiç kopmadım. Bunu herkes bilir. Bütün eserlerim halk kültürüyle yoğrulmuştur" demek ihtiyacını hissediyor.

Halk kültürüyle yoğrulmuşmuş! Birkaç türküyü armonize etmiş veya birkaç nağmeyi kullanmış olmalı! Piyanistin sözünü ettiği halkın yüzde yetmişinden bağımsız bir halk kültürü olsa gerek! Eğer yüzde yetmiş de piyanistin anladığı mânâda halkın bir parçasıysa, kültürüyle yoğrulup kendisini reddetmek de ne demek oluyor? Âşık Veysel'e bir gün Ruhi Su'dan bir halk türküsü dinletmiş ve fikrini sormuşlar. Veysel'in biraz düşündükten sonra verdiği cevap harikadır: "Dağlarda gösterişsiz, fakat çok hoş rayihalı çiçekler olur. Şehirliler bunları görür, bahçelerinde yetiştirmeye heveslenirler. Yetiştirirler de. Hatta onlarınki daha güzel, daha gösterişli olur. Gelin görün ki, rayiha artık o rayiha değildir".

Sevimli piyanist, yanlış hatırlamıyorsam, Veysel'in köyü Sivrialan'da bir konser vermişti. O zaman kendisine bu anekdotu anlattılar mı, çok merak ediyorum! Halkın yüzde yetmişi olmasaydı, memleketi ne güzel idare ederlerdi, değil mi?

* Mahmut Ragıp Gazimihal, Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz (haz. Mehmet Salih Ergan-Ahmet Şahin Ak), Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007. Mahmut Ragıp Bey, sözünü ettiğimiz yazısında "Kösemihaloğlu" soyadını kullanmıştır. Daha sonra yazdıklarında "Gazimihal"i kullanır, fakat İdil Biret'e 1951'de imzaladığı fotoğrafını "M. R. Kösemihal" diye imzalamıştır.

27 Aralık 2007, Perşembe;Zaman