|
| ||||||
|
ELİF ŞAFAK EDEBİYATÇI, KİME KARŞI SORUMLU Galatasaray Üniversitesi'nde bir edebiyat etkinliğinde buluştuk öğrencilerle bu hafta. Ve unutulmaz, alabildiğine içten, katman katman bir sohbete dönüşüverdi etkinlik. | |||||||
|
Türkiye'deki üniversite yapılarında ve buralarda gerçekleşen akademik/sanatsal sohbetlerde, tüm yapısal ihtiyaçlarına ya da kurumsal noksanlara rağmen, bana hep umut veren bir maya var: Gençlerin yürekleri. Gençlerin beyinleri. Tek kelimeyle "gençler"! Saatler süren sohbet esnasında öğrencilerin sanat ve edebiyattan hareketle sordukları sorular, peş peşe değindikleri hususlar beni şaşırttı, düşündürttü, sevindirdi. En çok etkilendiğim nokta, bu kadar dikkatli ve iyi edebiyat okuru olduklarını görmekti belki de. Biz edebiyatçılar bir yanıyla hep kırık gönüllüyüz. Zannediyoruz ki yeterince okunmuyoruz. Okunmadan hakkımızda konuşuluyor. Oysa bizler hep arzu ediyoruz ki kitaplar konuşulsun, yazarlar değil. Kitap okunsun. Konuşulacaksa sadece ve sadece kitaplar olsun büyütecin altında. Doğrusu biz edebiyatçılar birbirimizi de yeterince okumuyor, desteklemiyoruz. O yüzden hep bir yanımız kırgın ve yalnız, yazıyoruz kırgınlık defterine sayfa sayfa. Bu duygularla yaşarken bazen nasıl da unutuveriyoruz esas meseleyi. Esas meseleyi, yani OKUR'u. Aslolan her zaman okur. Ve Türkiye'de inanılmaz bir edebiyat okuru kitlesi var. Sahici, som, önyargısız, hakikaten edebiyat seven, edebiyat soluyan nice okur. Galatasaray Üniversitesi'ndeki etkinlik işte o has edebiyat okurunun varlığını bana hatırlattı, ardından da onun önemini, samimiyetini ve aynı zamanda talepkârlığını yeniden görmemi sağladı. Kulaktan dolma bilgilerle ya da magazin basını malumatıyla konuşmadı o gün öğrencilerin hiçbiri. Tam tersine, okuyarak, okudukları kitapları eleştiri süzgecinden geçirerek, kendi değerlendirmelerini kendileri geliştirmiş bir halde ama farklı fikirleri de dinlemeye açık bir ruh haliyle konuştular. Bağımsız bireyler olarak. Aralarında fikir ayrılıkları da vardı, üslup farklılıkları da. Sosyal bilimlerin farklı farklı bölümlerinden geliyorlardı, ekseriya sosyoloji, hukuk, felsefe, karşılaştırmalı edebiyat... Ve keza başka başka dünya görüşlerinden geliyorlardı. Ama birbirlerini sonuna kadar saygıyla ve itinayla dinlediler. Bunu görmek beni derinden etkiledi. Şunu da belirtmeliyim ki salonda çok fazla öğretim üyesi yoktu. Yani "hocalarının yanında saygılı davranmak" değildi öğrencilerin yaptığı. Tam tersine, belki kendilerinin dahi farkında olmadığı bir beraber yaşama alanı geliştirmişlerdi. Bir "civic culture". Beraber yaşama kültürü! Sivil toplum kültürü. Ortak paydaları genç olmak, düşünüyor, okuyor, hissediyor ve sorguluyor olmak. Sorguluyor dediysem, itiraf etmeliyim ki terleten sorular da sordular. Hem de nasıl. Siyah Süt'teki derviş kadın tiplemesinin çok içten bir tasavvuf sesi olduğunu, ama aynı zamanda Batılı okura hitap eden bir tema olduğunu söyleyerek kısmi "oryantalizm" yapmakla eleştirdi beni bir öğrenci. Bir başkası Pinhan'ın dilini överken neden son kitabımda aynı yoğunlukta bir Osmanlıca ya da tasavvuf dili kullanmadığımı sordu. Ardından ekledi çekinmeden: "Yoksa popüler bir kitap olsun diye dilini mi basitleştirdiniz? Öyleyse yapmayın lütfen. Biz sizin Osmanlıca kelimelerinizi seviyoruz." Bir başkası tek soruda beş ayrı kitabımı kıyaslayarak ilk eserlerdeki tematik derinliğin zamanla kaybolduğunu söyledi. Bazılarına katıldım. Tüm bunları hazmederek, düşünerek cevaplamakta kısmen zorlandım. Kısmen de bilmediğim bir kıvanç hissettim. Hem gururumu okşayan hem de ufaktan paniklememe sebep olan bir husus. Soru soran öğrencilerin çoğu neredeyse tüm kitaplarımı okumuş, seneler içinde edebi seyrüseferimi yakından takip etmişti. Bunlar yazıyı bilinçle takip eden, severek okuyan ama sevdikleri yazarın hep aynı kalitede eser vermesini talep eden okurlar. Dilde ya da içerikte en ufak bir düşmeyi ya da sarsıntıyı affetmeyen. Yazarından hep belli bir kalitede üretmesini bekleyen. Bunu görmek bir yanıyla bir yazar için mutluluk ve onur verici bir şey elbette. Ama bir yanıyla da müthiş bir sorumluluk duygusu geldi üzerime. Galatasaray Üniversitesi'ndeki o unutulmaz sohbet için öğrencilere müteşekkirim. | |||||||
|
01 Ocak 2008, Salı;Zaman
|
| Ne kadar sahiciyiz? | |||
SENAİ DEMİRCİ Yenilerde okudum ki, Batı toplumları “guilt-oriented”; yani ki “suçluluk-eksenli” yaşarmış. Doğu toplumları ise “shame-oriented”; yani ki “utanma-eksenli” yaşarmış.
Bu durumun açıklaması şöyle: Suçluluk-yönelimli yaşayanlar bir hata ettiler diyelim. Nasıl dönerler hatadan? Onlar için bu hatanın acısını vicdanlarında hissetmeleri pişmanlıkları için yeterlidir. Ancak utanma-eksenli olanların pişmanlığı başkalarının bu hatayı bilmesine bağlıdır. Bu ikinci gruptakiler vicdanlarıyla temasa geçmedikleri için, bazen, belki çoğu zaman, kusurlarını başkalarının bilmesi de pişmanlık duymalarına yetmez! Hata üstüne hata edip de tövbe edemeyenlerin, ne olursa olsun özür dileme ihtiyaçları hissetmeyenlerin hal tercümesi böyledir. Kişilerin vicdanlarıyla temasını kaybettiği toplumlarda din “Allah için” olmaktan çıkar. Kişiler yalnız kaldıklarında değil, kimsenin görmediği yerde olduklarında değil de, “Başkaları ne der?” endişesinin ağır bastığı yerde, “Duyarlarsa n’olur?” korkusunun hükmettiği köşelerde “doğru”lmaya niyetlenirler. Böylece Rabbine karşı hata etme mahcubiyeti, O’na verdiği sözde duramama mahviyeti değil de, “ayıplanma” ateşiyle terbiye olmaya başlar. Hoş bu da az bir şey değildir ama Hakk’a karşı sorumluluğunu yitirip, halka karşı ayıp yapmama obsesyonunun ağır bastığı toplumlarda töre terörü başlar! Ayıplanma korkusunun günah endişesinden ağır bastığı bu toplumlar, töreleri terörize ederek dinîleştirir, dinin yerine koyar. Sırf ayıptır diye helâli haram edenler ve artık ayıplanmıyor diye de haramı helal edenler böylece aradan sıyrılır. Şu halde vicdanımızla düzelmek, iç dinamiklerimizle doğrulmak yerine, dıştan gelen ölçüsüz ve insafsız, amansız ve zamansız baskılarla büzüşmeye başlarız. Bir de şöyle düşünsek: Bizi yoktan var eden, hiç kimseler adımızı anmazken adımızı anıp insan eyleyen, herkes unuttuğunda da bizi unutmayacak olan kerem sahibi Rabbimize ayıp ediyor olmayalım? Dilerseniz bir mana büyüğünün çağlar ötesinden gelen ince sözüyle de vicdanımızı test edelim: “Kendi günahını halktan saklamak için dua ettiğin kadar, kendini günahtan saklı tutmak için de dua etmelisin.” Bu söz, Ataullah İskenderi’den yorumlu alıntımdır. Şöyle diyor İskenderî: “Setr iki kısımdır./Birisi ma’siyetten, diğeri ma’siyette setr. Avam ister Hudâ’dan tâ ola isyanları mestur/Ki nâsa karşı haysiyetlerinden olmasınlar dûr./İbâd-ı hâss ise setr-i maâsiden diler ancak/Tecellî-yi nazardan onları dûr etmesin kim Hak.” (Kastamonulu Ballıklızade Ahmed Mahir merhumun manzum tercümesine şükran borçluyum. Fakirullah Eğitim ve Hizmet Vakfı’ndan dostların gayretiyle yayınlanmış Hikem’ül Atâiyye/El-Muhkem fî Şerhi’l Hikem kitabını yeri gelmişken şiddetle tavsiye ediyorum.) Yanisi şöyle: “Halkın gözünden düşmeyeyim diye günahını halktan saklamak için dua ettiğin kadar Hak’kın gözünden düşmeyeyim diye kendini günahtan saklamak için dua et.” Rabbimizle aramızda, “yasak” eksenli yürüyen bir tehdit ilişkisi yoktur. “Haram” kelimesinin tam karşılığı “yasak” değildir. Yasak, kuru ve gerekçesiz, zorlamalı ve sevgisiz bir engelleme demektir. Bazen sevdiğimiz şeyler yasaklanır bize. Bazen zaten sevmediklerimiz serbesttir. Fıtratımızın sevdiğini helal edip, fıtratımıza aykırı duranı yasak eden Rabb-i Hakîm bizi tehdit ediyor değil, terbiye ediyor. Öyleyse O’nun men ettiğine O’nun serbest bıraktığı kadar hoşnut olacak bir razılık umulur bizden. O’nun uzak durmamızı istediğine gönlümüzü razı edecek bir hal beklenir bizden. Bu beklenti ve umut da “haram” kelimesinin kökündeki “hürmet”i keşfetmekle gerçekleşir. Rabb-i Hakîmimize verdiğimiz söze hürmeten O’nun “uzak dur!” dediğine gönüllüce uzak dururuz. Bize sonsuz iyilikte bulunan, nihayetsiz lutfeden Rabb-i Kerîmimize sadık kalma saygısıyla hizaya gireriz. Hakk’a ayıp etmemeye çalıştığımızda, zaten halka da ayıp etmemiş oluruz. Böylece, hep vicdanımızla sıcak temas içinde olup, kendimizi daha sahih ve daha sahici bir insan eylemiş oluruz. İnsan kimsenin görmediği yerde, kimsenin bilmediği anda, kimsenin duymadığı yerde “doğru”yu gösteriyorsa, “doğru” duruyorsa, sahiden doğrudur, sahici bir kişilik sahibidir. Vicdanıyla sıcak teması kaybeden, kendini Rabbinin nazarından kaçıran “iyi bir görünüşte” de olsa, naylon bir oluş halindedir. Olduğumuz hali göründüğümüz hale eşitlemenin yolu, Rabbimizin ayıplamayan, kusurları yüze vurmayan kutlu nazarına göre yaşamaktan geçiyor. Böyle olunca, “suçluluk-eksenli” yaşamayı bile aşıyor, “onurluluk-eksenli” yaşamaya başlıyoruz.
|




















