|
Çoğumuz
kendi aramızda tartışırız, amatör balık avcılığında bizi başarıya
götüren faktörlerin en önemlisi hangisidir diye. Kimilerimiz bu soruya
hemen "malzeme" diye cevap verirler. Çağımızda her şeyin satın
alınabileceğine dair yerleşmiş kuvvetli inanç, onları bu yola sürükler.
Çeşit çeşit sahte yem biriktirirler, hırsla dükkanlara koşup,
hasbelkader birinden duydukları bir sahte yem çeşidini bitiresiye satın
alırlar. Ya da benim gibi piyasadaki tüm misina çeşitlerini satın alıp evde tek tek hepsini test etmek sureti ile en incesini ve en dayanıklısını bulmak için doktora çalışması düzeyinde deney yaparlar. Çapari tüyünün renklerini tartışırlar, bugün yeşil yiyor abi, akşam üstleri turuncu yiyor abi, Boğaz'ın karşı kıyısında siyah, bu yakasında beyaz iğne abi v.s v.s. uzar gider. "Kısmet" deyip işi tamamen Allah'a havale edenler çıkabilir, "Sabır" diyenler çıkabilir, saatlerce balık olmayan bir yerde Buda rahibi gibi oturup, saplantı halinde gözlerini kamışın ucuna dikerek, yanındaki arkadaşlarına başarının nerede yattığına dair olmadık teoriler geliştirir, zaten balık yokluğunda sıkıcı geçen avı tam bir eziyet haline dönüştürürler. Halbuki ne yaparsan yap orada eğer o anda balık yoksa, yakalamak da mümkün değildir. Ya da çok seyrekse işin şansa kalmıştır. Yukarıda saydığımız tüm faktörlerin balık avcılığında yerine ve şartlara göre öne çıkan değerde bir önemi vardır mutlaka ama ben olsam bu "en önemlisi" hangisidir sorusuna "doğru zamanda doğru yerde olmak" diye cevap verirdim. Tabii ki, malzeme konusunda temel hazırlıkları minimum düzeyde de olsa iyi tamamlamış olarak. Peki doğru yer ve doğru zamanı nasıl tespit edeceğiz? Bu soruya geniş teorik cevaplar vermeyi ustalarımıza bırakalım ve biz dün Şemsipaşa'da gerçekleştirmiş olduğumuz sevimli ve mütevazi çinakop avı ile ilgili anılarımızı aktaralım, çıkarımları siz yapın. Çinakop, bahar aylarında Boğaz ve çevresinde kimi zamanlarda sürprizli olarak av verir, kimi zamanlarda alışılmadık yerlerde, keşfedenler, eğlenceli avlar gerçekleştirirler. Çinakoptan önce lüfer Boğaz'dan akar, Ağustos ayında kebab yapmaktan irileşmiş İstavrit'leri önüne katarak Marmara'ya sürükler, palamut tek tük girer ve ardından çinakop, yani önden giden lüferlerin yavruları, onların peşi sıra Boğaz'a girerler. Boğaz'ın Karadeniz ağzını kapatan ve Sarıyer'i, Burunbahçe'yi ağları ile kesen gırgırcılardan paçayı kurtaranlar, abilerinin kovalamış olduğu istavritlerin yokluğunda, açlıktan kırılır bir şekilde, aç billaç, Üsküdar ve Kabataş önlerinde avcılarla birlikte yerlerini alırlar. Çinakop'la ilk tanışmam çok eğlenceli ve ilginç olmuştu. İlk yemli avım, ilk hırsızlı iğne bağlayışım, ilk yaprak yem kesişim, ilk yaprak yem takışım, gece boyunca olta ucuna ilk kilitlenmeler, anında tasmalamalar, her avdan sonra porsiyon oluştu mu acaba diye düşünmeler, av arttıkça akşam yemeğe kimleri çağırsam diye düşünüp, gün ışımaya başlayınca yorgunluktan bitap düşüp, eve zor varıp uyumalar, ilk gece avı dostlukları, hep Nisan ayında olmadık bir zamanda ve olmadık bir yerde, evime iki dakikalık bir mesafede Cadebostanda, ortaya çıkan çinkoplar sayesinde oldu. Bu yüzden Çinakop'un yeri gönlümde hep ayrı olacak. Bu avlarımız esnasında, ilk fark ettiğim, önceleri pek önemsemediğim "iğnelerin keskinliği" meselesi oldu. İlk beş altı balıkta her vuruşu tasmaladığımızda, hatta hiç tasmalamadan balıkları alırken, bir süre sonra her ne kadar seri bir şekilde tasmalasak da balıkları alamıyorduk. Bunun bir nedeni olmalıydı. Bu durumun iğnelerin körleşmesinden kaynaklandığını keşfetmem uzun sürmedi. Hayretle iğneleri her değiştirdiğimizde balıkların çoğu zaman tasmalamaya bile gerek kalmadan yakalandıklarını gördüm. Bundan sonra hep iğnelerin en kalitelisini almaya karar verip, eve döndüğümde daha önce balıkta kullanmış olduğum ve bir gün lazım olur belki diye safça sakladığım, ne kadar iğne, çapari v.s. varsa çöpe attım. Daha sonra farkettiğimiz şey "yemin tazeliği" oldu. Çinakop'lar pazardan aldığımız istavritlerin yüzüne bile bakmazlarken, hemen kıyıdan sıyırtma ile tek tük aldığımız canlı istavritlerden hazırladığımız yemlere anında saldırıyorlardı. Bu yüzden "yem meselesi" ön plana çıktı ve balığın kendisinden önce, bir de yemini yakalamamız gerektiğini anladık. Bu durum benim biraz ruhumu daraltıysa da, yine de aynı yerden kolaylıkla yakaladığımız istavritler o günlerde imdadımıza yetiştiler. Balığın, istikrarsız bir şekilde, bazı günler olup, bazı günler hiç olmadığı oldu. Buradan da "akıntı ve rüzgar" ya da "balığın suyu" meselesini kavradık. Durgun ve pis havalarda, lodosta, kabaca işlerin ters olduğu günlerde balığın olmadığını gördük. Dolunayı izledik, herkes kendince bir takım sonuçlar çıkarttı. Neyse uzatmayalım, Nisanda Caddebostan'a uğrayan Çinakop'larla, onlar Karadeniz'e çıkıp orada yaz boyunca beslenip büyüyerek Lüfer olup, sonbaharda Boğaz'dan indiklerinde, Şemsipaşa önlerinde karşılaşmak üzere randevulaşarak ayrıldık. Lüfer sezonundan ümitliydim, ancak dikkatimin levrek avına ve kuzey ege sahillerine yoğunlaşması ile gelişen olaylar yüzünden Şemsipaşa'daki randevuya ancak iki gece gidebildim. Durum hiç de beklediğim gibi ve iç açıcı değildi. Soğuk ve rutubetli Boğaz rüzgarına karşı, gece yarısında etrafta dolaşan serseri ve tinercilerin arasında, akıntılı suya ağır kurşunları ve mantarlı takıma taktığımız şak şak yemleri savurup saatlerce tek bir vuruş dahi alamadan bekleyen bizler, kapşonlarımızın ve yağmurluklarımızın içerisinde, önemli bir görev için yanlış bir gezegene, yanlış bir zamanda ışınlanmış "Uzay Yolu" kahramanlarına benziyorduk adeta. Çünkü her şeyden önce balık yoktu ve tek tük geçip oltalardaki yemlere saldırsa bile aç değildi. "- Zargana mı yesem, izmarit mi, istavrit mi?" diye düşünen, avcı, karnı tok lüfer abiler oltalara pek rağbet etmiyorlardı. Durumu olduğu gibi kabul etmek istemeyen kimi usta kıyı oltacıları, direterek işi abartıp, yok asansör sistemi, yok "- Sabah saat tam 4'te canlı zargana sallandırıcan abi!" filan gibi yaklaşımlarla işi zorluyor, hiç balık olmasa kurtulacağız, ama hemen önümüzde saatlerce mazot yakıp avlanan tekneler ve tek tük yakalanan babalar gibi lüferler de insanın iştahını cezbediyor ve gece boyunca bu eziyete katlanmamızı sağlıyordu. Böyle durumlarda ortam, inatçı avcılar için tam bir teori geliştirme arenasına dönüşüyor. İşte efendim, mantarın büyüklüğü ve yapıldığı malzeme, tokyo lastiğine gelmiyor abi, koni şeklinde mantar kesmeler, iğne boyu ve bağlanış şekli, yemin takılış şekli, yok şak şak yem, yok şuk şuk yem, ortalık teori mezarlığına dönüyor, bu arada pat diye anlamsız bir takıma, ya da acemi bir avıcıya vuran bir kofana işi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor, takımı ve yemi ile övünen bir avcının iğneleri, sağlam ancak kesilmiş bir istavrit başı takılı şekilde lüfer tarafından geri iade ediliyor, buna benzer bir sürü istikrarsız olay. Sonuçta özellikle bu vazife haline dönüşmüş olan Lüfer gecelerine ruhen de adapte olamayan ben, her defasında gece boyunca beklememe rağmen tek bir vuruş dahi almadan geri döndüm. Daha sonra düşündüğümde, hele anlatacağım bu son Şemsipaşa'da gerçekleştirmiş olduğum basit Çinakop avını göz önüne aldığımda, bu keyifsizliğin nedenini anladım. Hemen söyleyeyim, doğru zamanda doğru yerde değildim çünkü. O gün ise durum öyle değildi. Lodos 4-5 gündür devam ediyordu. Tam çinakop akışının ortasında denk gelen bu olumsuz hava koşulu balığı nasıl etkiler acaba, bu havada balıklar hiç bir şey yiyemeyip ne biçim acıkmışlardır diye düşündüm. Buna bir ustamızdan aldığım, fırtınalı havalarda gırgır teknelerinin balığa çıkamadıları için sürüleri bozup dağıtamadıkları, bunu fırsat bilen sürülerin de fırsattan istifade Boğazı geçip aşağılara, avlandığımız yerlere aç bir şekilde indikleri ve av verdiklerine dair bilgiler de eklenmişti. Lodos'un hafiflemiş olduğu son günlerden birinde Boğaz'ın üst bölümlerine, Kanlıca, Çubuklu ve Burunbahçe'ye gitmiş ve akıntının halen orkoz, yani ters, Karadenize doğru aktığını görmüş, en önemli avlaklarda hiç bir balıkçının olmamasına rağmen şartları zorlamış, çapari, sıyırtma, rapala, kaşık, her şeyi, en iyi av veren yerlede denemiş ve bir tane yolunu şaşırmış iri istavrit dışında hiç bir şey tutamamıştım. Hatta bu tek iri istavriti yem yapıp bir de yemli denemeği düşündüysem de, akıntı yüzünden ve yemli takımları yanıma almamış olduğumdan vazgeçmiş, geri dönüş yolunda tek tük Çinakop almış olan yemli avcılardan, balıkları ancak sabahın 6'sında yakaladıklarını öğrenmiştim. O da üç-beş tane. Umutsuzca eve dönüp, tek iri İstavrit'e bakıp, içimden yahu vardır bu balığın bir hikmeti, diyerek balığı buzdoabının donmayan yerine koymuş ve unutmuştum. Çinakop'un da lüfer gibi cıvıtmış olduğuna ve kıyıdan av vermeyeceğine karar vererek rotayı artık levrek sezonunu karşılamak üzere Kuzey Egeye çevirmeye ve gerekirse lüferlerle orada hesaplaşmaya karar vermiştim. Ancak yağmurlar uzadı, hava güzelleşti, hislerim bana hep daha buralarda güzel ve eğlenceli avlar olabileceğini söylüyordu. Tezgahlardaki çinakop bolluğu ve ucuzluğu da gözümden kaçmıyordu. Balık vardı ve Boğazda idi. İş zamana yani Lodos'un dinmesine kalmıştı. Cuma günü Caddebostan'da dalan bir dalgıç arkadaşımla, levrek görmüş olduğu yerleri kıyıdan tespit etmek üzere sahilde yürürken, hava duruldu, deniz berraklaştı, sakin bir yağmur boşaldı gökyüzünden. Aklım çinakopta kalmıştı. Dalgıçlar farklı bir dünyadalar. Levrek balığını dipte ve su üstünde çağırmak için yaptıkları hareketleri anlattı, yerleri filan gezdik, sohbet uzadı. O gece yemliye çıkmayı düşünmeme rağmen, oldukça geç bir saate yorgun argın yatıp uyudum. Uyandığımda saatin sabah beşi geçmiş olduğunu düşündüm. İstanbul'da avlanmak cok ilginç. Eğer saat sabah beşi geçirirseniz o koskocaman şehrin ve avlakların boş ve sakin olduğu hali kaçırıyorsunuz. Saat altıdan sonra şehir, sanki bir canavar gibi, ağır homurtularla uyanıyor, cadde ve sokaklar hırlayan araba ve kamyonlarla doluyor, küçük sokaklardan ana caddelere doğru giderek azgınlaşıp, büyüyen araç trafiği sizi kuşatıyor, kendinizi bir trafik sıkışıklığında, hiç olmamanız gereken bir yerde, cenderen kurtulmak için sağa sola sapan bir arabanın içerisinde, kapana kısılmış ve yakalanmış masum bir sincap gibi çırpınırken buluveriyorsunuz. Ferah bir deniz kenarında, sakin bir ava gitme hayalleriniz, yerini, içerisine düştüğünüz tuzaktan, paçayı nasıl kurtarabilirim çabalarına bırakıyor. İşin büyüsü bozuluyor. Bu nedenle geç kalmış olduğuma hayıflanıp, her sabah uyandığımda yaptığım gibi yarı uykulu salona geçip bilgisayarımı açtım, postalara bakarken gözüm saati gösteren alt satırdaki rakkamlara takıldı. 04:18. Birdenbire kendimi de çakı gibi zinde ve dinlenmiş hissettim. Hemen kapının önünde hazır bekleyen malzemleri kapıp kendimi dışarı attım. Balık önemli değildi. Bu sabah ezanından önceki zaman diliminde, herkesten önce yola çıkmak, şehri çaresizce uyurken kıstırıp yakalamak, boş yollarda kolayca, bir kol dışarıda, araba kullanarak, şehrin bana dayattığı karmaşanın ve engellerin dışına çıkmak. Üsküdar gibi tarihe gömülmüş bir semtte, yeni açılan bir sabah çorbacısında, sıcak bir çorba içmek. Kırk yıldır yaşadığım bu şehirdeki sıradan bir güne, bu şehirdeki ilk günümmüş gibi coşkuyla başlamak, sanki buralara yeni gelmiş, heyacanlı, ilgili bir turist gibi günün ne getireceğini, hesapsız, plansız ve sürprizlere açık bir şekilde beklemek, belki yeni insanlarla tanışmak, belki erken açılan bir balıkçı dükkanından bir iki malzeme bakmak, işe giden insanların arasından, onlardan habersizce süzülerek, farklı bir amaca, farklı bir yöne giderken, zamandan ve hayattan bir güne kendi damgamızı çalmak. Şemsipaşa'daki ufak camiin önüne geldiğimde yakından tanıdığım bir manzara ile karşılaştım. Ama yukarıda anlattığım ruh hali yüzünden rahattım. Sakince boş bir yer seçip, torbadan çıkartığım tek iri istavriti kuyruk kısmından kesmeye başladım. Benim istavrit 3 gündür donmamış bir şekilde buzdolabında durduğundan, açıkcası bu avdan pek bir umudum yoktu. Ama etrafta da hiç taze istavrit göze çarpmıyordu. Saatin beşinde gece boyunca avlanmakta olan, yanlarındaki dolu kovalardan ve etraftaki boş bira şişelerinden geceyi epeyi bir keyifli bir şekilde geçirdikleri anlaşılan tecrübeli avcıların, konuşurlarken dilleri peltekleşiyor, arada bir bir iki espri patlıyor, artık adamlar bıkmış, yeni ve onların işlerinin bittiği bir zamanda gelen benim gibi bir adamdan hiç telaşlanmıyorlar, hoşgeldin abi filan bile diyorlardı. Hatta benim, ilk bir-iki atışta akıntıyı ters hesaplayıp takımı adamların oltalarının üzerine indirip, trolleyerek cekmeme ve yanımdaki üç oltayı birden almama rağmen, adamların yorgunluktan ve keyiften bana kızacak halleri dahi kalmamıştı. Yerin iyi olmadığını düşünüp, biraz kenara çekildim, avlak merkezindeki yoğunlaşmış, ama balık tutmaktan yorulmuş kalabalığın biraz uzağında yerimi aldım. Balığın kuyruk kısmından oluşan ilk taktığım yem bayatlıktan dağıldı, İstavrit'in sırtına doğru olan bölümüne geldim, onu da ortadan uzunlamasına kestim ve ince sülük yem yaptım. Burası nispeten daha sağlamdı. Sırası gelmişken hemen belirteyim, iğneler oradaki genel kullanımın aksine, Caddebostan tecrübesine istinaden, 3 ve peşinden hırsız 4 numara siyah çapraz iğne (yeni!) idi ve kopan misinalar, kaçan torikler yüzünden son günlerde oluşan sert ve sağlam misina allarjisi nedeniyle, tam aksine yumuşak 0.26 misinadan oluşmaktaydı, hatta serti daha kolay ısırarak keser, yumuşak belki esner diye düşünüyordum. Ben bunları düşünürken, pat, kamışın ucu kısa ve çinakopun o kendine has "ben geldim" darbesiyle eğildi. Hemen çektim. Havalarda pır pır eden çinakop, etraftakilere, bakın ben geldim, bu arkadaş da bizden, biliyor bu işi diyordu sanki. Yeni mütevazi yerimden yaptığım ilk atıştan yaklaşık 1 dakika sonra ilk balığımı almıştım. Balık son anda yere düştü, alıp kovaya koydum. Oltayı elime aldığımda iğnelerden birinin kesilip balığın ağzında kaldığını gördüm. Sabah çapariye gelmiş olduğumdan yanımda ne iğne, ne de başka bir takım vardı. İğneyi balığın neredeyse midesinden çıkarttık. Takım ince geliyordu, iğneler arası tek kat ve aynı kalınlıkta misina idi. Normalde bu kısmın iki, hatta dört kat yapıldığı oluyordu, ama ben nasıl iki kat bağlanır, o karanlıkta hipermetrop başlayan gözlerimle bunu öğrenemezdim. Sanırım bu durum, işleri lehime dönüştürdü. Çünkü gecenin bu son dakikalarında, hem de bu bayat yemle, beş dakika aralıklarla peş peşe üç balık almamı, bu takımın inceliğine yordum ben. Hepsinide takımı kestirmeden almayı başardım. Yemleri ise hiç anlatmayayım, çünkü ikinci ve üçüncü balığı aynı yemle, hem de artık yaprak yem değil de "torba yem" demek daha doğru olur, buruş buruş top haline gelmiş bir yemle aldım. Böylece balığın aç ve yemsiz olmasının ne kadar önemli olduğunu anlamış oldum. Sabah gün doğarken ortaya çıkan herkesin pes ettiği bir zaman diliminde gerçekleştirdiğim bu minik performans, etraftakilerce de takdir edildi, oradakiler ile tanışmış olduk. Gün ışıyıp, biz sakin sakin avlanırken, birdenbire, abartmıyorum bir iki dakika içerisinde, etrafımız hiç tanımadığımız en az elli kişilik bir kalabalık tarafından sarıldı. "- Eyvah, çapariciler geldi!" diye seslendi biri. Sol tarafa baktığımda, sanki bir otobüs dolusu insan, otobüs boşalmış ta -belki öyle olmuştur- vapura yetişmek üzere koşar gibi üzerimize doğru koşuyorlar, aynen öyle, ellerinde kovalar ve kamışlar etrafımızı sardılar. Kimi çaparisini açıyor, kimi kamışını, kimi, "- Hadi bakalım beyler yamlileri toplayalım, sabah oldu!" diye bağırıyor. Bu bağırış, çağırış arasında üzerlerimizden çapariler uçuşmaya başladı. Ya, bilseydim çapariyi daha önce hazır ederdim, ben arkada çapariyi açana kadar, sahilde kapmış olduğum yerimden oldum. Allah'tan kovalarım orada ve içerisinde 3 iri Çinakop, biraz daha kıdemli olduğumu gösteriyor, yoksa atılmıştık bir kenara. Çapari avı toplam 5-10 dakika sürdü, bir iki kişi üçlü çekti, ben dahil iki, üç kişi de tekli çekti. Sonra yoğun çalışmalar devam etse de, akıntı gün doğumu ile birlikte anormal arttı, kurşunlar yetmemeye başladı, herkes havasını aldı. Yemliye geri dönelim teklifim, kalabalıkça hoş karşılanmadı. Millet geriye çekilip beklemeye ve sohbet etmeye başladı. Tek tük atmaya devam edenler oldu, ama benim için toplam neredeyse bir saat süren bu kısa, ama sempatik av, dört iri çinakop ve yeni tanıdıklarla sonuçlanmış, güzel bir de akşam yemeği çıkartmıştım. Sabah da boş yere evden çıkmamış ve o iri istavriti boş yere saklamamış oldum. Ben oradan ayrıldıktan sonra, kovalarında iri sarıkanatları ile, kimi şanslı balıkçılar, doğru zamanda doğru yerde olmanın fiyakasını gün boyu atmışlardır eminim. Yakınlarda, Salacak'ta çok güzel manzaralı bir evde oturan, üniversite yıllarından, eski bir hanım arkadaşımı aradım, kendimi kahvaltıya davet ettirdim. Biz, eski güzel günlerden bahsederken, oğlu bilgisayar oyunundan kalktı ve yanımıza gelip, heyecanla eski dağcılık maceralarımızı dinledi. Sıradan bir sabahın ve belki de tüm hayatın, aynen o eski günlerde olduğu gibi, doğru yerde ve doğru zamanda bulunduğumuz takdirde, bize ne güzel sürprizler ve mutluluklar sunabileceğine bir kez daha inandık. Balıkçılığı ve uzun olta yapmasını öğrenmeye karar veren bu genç delikanlı ile pencereden Boğaz'da avlanan balıkçı teknelerini izlerken, önümüzdeki seneye lüferi yine Salacak'ta, fakat bu kez benim yakında edinmeyi düşündüğüm bir tekne ile, beraber karşılamayı kararlaştırdık. Cüneyt Alpay |
