|
İşler
biraz büyümeye başlamıştı. Kuzey Ege'deki meşhur balıkçı köyünde
yaşayan büyük bir ustamızın(1) yanında bulunmak, onunla ava çıkmak,
deneyimlerimi zenginleştirmek için, zeytinliklerin arasında bir köy evi
tutmuş, bir süreliğine oraya yerleşmiştim. Daha önce de belirttiğimiz gibi, "- Balık denizde avlanır!". Yani ön hazırlık ve araştırmalar ne kadar önemli ve detaylı olurlarsa olsunlar, sonuç denizde ve av yerinde alınır. Kimi zaman ön araştırma ve diğer avcılardan duyduğumuz hikayeler ve tecrübeler ile, av alanında karşılaştığımız şartlar, ya da bizi sonuca götürecek olan faktörler birbirlerine uymazlar. İşte tam o anda ortaya avcının en önemli silahı ortaya çıkar. Yaratıcılık. Yaratıcılık objektif düşünmeyi, bağımsız, özgür ve spontane, yani kendiliğinden hareket edebilmeyi gerektirir. Geçmiş yaşam zenginliği ve daha önceki bilgi ve deneyimler ile donanmış olan kişinin, yeni ortaya çıkan şartlara, zeka, akıl, esneklik ve adaptasyon kabiliyeti ile uyum göstermesi, ve tüm bunların neticesinde kendiliğinden ortaya çıkan "sezgi" ile yeni kararlar alabilmesi, kişiyi yaratıcı kılar. Yaratıcı bir insan yaratıcılığını her konuda gösterebilir. Sanat dallarında, spor alanında, avcılıkta, aşk hayatında aklımıza gelen her alanda yeni durum ve şartlara kolayca adapte olabilir, yeni girdiği alanlarda yıllarca tecrübe kazanmasına gerek kalmayabilir. Katı kurallara ve önceden belirlenmiş değiştirilemeyecek mutlak doğrulara körü körüne bağlı yaşayan insanlar yaratıcı olamazlar. Yeniye ve farklı olana adaptasyon kabiliyetleri körelir. Yeni buluş ve yöntemlere imza atamazlar. Bu köyde gerçekleştirdiğimiz bir levrek avı, yukarıda bahsettiklerime tipik bir örnek oluşturduğu için anlatmaya bu şekilde başladım. Şimdi hikayemize geçelim. Avusturalya yapımı su üstü kandırıcılarının adını(2) ilk kez bir ay önce bir akadaşımın(3) Gökova'da gerçekleştirdiği başarılı levrek avları sayesinde duymuş, bu güne kadar edindiğim sahtelerin içerisinde yer almadığını fark etmiştim. Durumu ustamıza sorduğumda, bu sahtenin efsanevi bir levrek avcısı olduğunu, başka bir arkadaşımızın(4) Amerika'dan bunların 9 cm. liklerinden kendisine getirmiş olduğunu öğrendim. Sahteleri elime aldığımda, kusura bakmayın ama, bana pek bir şekilsiz geldiler. Daha önce hiç su üstü sahte deneyimim yoktu. Ama yaşadıklarım bana sahtelerin renkleri, tipleri ve hava durumu ve ışık şartları ile tam bir uyum göstermesi gerektiğine dair bir inanç geliştirmişti içimde. Yani temel kuralım şu olmuştu. Sahte dipten, ya da üstten, suda bana doğru gelirken beni kandırabiliyorsa ancak o zaman levreği de kandırabilir diye bir kural koymuştum kendime. Kimi şartlarda, abartmıyorum, çektiğim sahteleri gerçek balık zannetmiş, saniyeler sürse de aldandığım olmuştu. Genellikle avlar bu şartlarda gerçekleşmişti. Bu şartlar doğal olarak suyun bulanık ya da dalgalı olduğu, ya da gün batar ya da doğarken ışığın kaybolmaya yüz tuttuğu ortamlardı. Besberrak durgun suda pırıl pırıl parlayan bir sahteye balık geleceğine pek inanamadım bu yüzden. Sabah gün doğmadan önce köydeki bir motelin(5) önündeki minik mendirekte yerimi aldıktan az sonra, su üzerindeki şapırtı ve şupurtulardan vahşi bir balık sürüsünün, minik balıkları iştahlı bir şekilde kovalayıp avlandıklarını anladım. Büyük bir heyecanla ustamızdan el koymuş olduğum 9'luk sahteyi, tam oynakların bulunduğu yere yerleşirdim. İnanmayacaksınız ama şaap diye bir gürültü ile yemlenmekte olan saldırgan bir balık sürüsünün üzerine, hem de tam zamanında düşen bu sahte yüzünden, balıklar, sahteye saldıracaklarına büyük bir panik halinde sağa sola kaçıştılar. Bir de çekmeye başladığımda, o güzelim sabah sessizliğinde, denizin dibinde yüzen sahteden gelen şakırtılı şukurtulu gürültüyü duyunca "- Hadi ya!" dedim. "- Böyle sahte olur mu? Buna atlayacak kadar şapşal bir balığı av diye kabul etmem ben!" dedim. Üstelik kaçan balıklar küçük değildi. Hemen peyda olan gözetlemeci donanımlı voli avcı tekneleri sürünün peşine düşüp sürüyü benim sahteden daha da esaslı bir şekilde dağıtıp kaçırdılar. Sükutu hayale uğramıştım. Bayram arifesi idi. Bayramda sağ olsunlar bizi ziyarete köye gelen dostlarımıza tam bu sahteye olan inançsızlığımı belirtmeye başlamıştım ki, yolda gelirlerken yine bu sahte ile avladıkları bir ispendeği göstererek beni susturdular. Hadi bakalım dedim, vardır bir hikmeti. Çalışmalara devam edelim. Çok sık olmamakla birlikte, levreği denediğim tüm avlarda, bu sahteden başkasını kullanmadım. Su üstünden gelmesi, sahtenin sığ sudaki kaya ve otlara takılmasını engelliyor, çıkardığı şakır şukur ses inanmasam da av vaad ediyor, ustanı dinle, şimdi atlayacak filan diye kendimi kandırıp keyifsiz ve vazife haline gelmiş bir avı, ya da denemeyi diyelim, sürdürdüm. Tam bu sıralarda bir gün, hasta balıkçı olan köyün bakkalı(6) hemen yanı başımızda levreği yapıştırdı. Tabii ki koşarak yanına gittik ve avlandığı sahteyi elimize aldık. Şimdi size ne kadar anlatsam da tarif edemeyebilirim, ama sahtenin durumu içler acısı idi. İmkansızlıklardan senelerdir aynı ve tek, bilemediniz iki sahte ile avlanan bu arkadaşın sırrının sahtesinde olmadığı kesindi. 9,5 cm lik bir batan sahte(7), ancak ay ayı gitmiş, vay vayı kalmış, daha doğrusu üzerinde renk ve kaplamaya dair hiç bir şey kalmamış bir yarı mamul, üstüne çaresizce zift ya da mazot sürülmüşte sonra beceriksizce silinmiş gibi bir hali var, plastikten bir nesne. Biz de yanında şakır şukur sahtemizle utandık tabii biraz. Üstelik daha öne bu arkadaş bana "- Abi, çok levrek var, sahtem eski, alamıyorum, sizinkileri deneyelim!" dediğinde, alaylı bir şekilde, "- Peh, şimdi olaya bak, bizim sahteyi bir sallayacağım levrekler yapışacak!" dediğimi hatırlıyorum. Sahtelere olan inançsızlığım, aynı köyde yaşayan saygıdeğer bir büyüğümüzün(8) konukseverliği ile kurulan rakı sofrasında, yerel balıkçılardan birinden(9) aslında levreğin en iyi zakkum yaprağı ile ve gizli bir ek metotla yakaladığını duyunca, iyice pekişti. Bu yerel ustalar kim bilir bizim sahteleri görünce ne düşünüyorlardı. Uzatmayalım, sonunda o ilginç güne geldik. Bakkal arkadaşımızın bir gün önce aynı yerden, aynı sahte ile iki adet levrek aldığı haberleri gelmişti. Liman girişinde balıkçıların levreği kıstırdıkları, ancak kaçırdıkları haberi de hareketli günlerin habercisi idi. Ustamız ile sözleştiğimiz gibi sabah saat 06:00 da buluştuk ve muhtemel av yerlerine doğru yola çıktık. Liman içerisinde bir iki atış denemem sahtenin bir gece önceki fırtına nedeniyle uzun bırakılmış sandal iplerine takılması ile noktalandı. Ustamıza ait olan bu sahteyi kurtarmak için, daha önce soğuk olmasına rağmen iki kez yaptığım gibi, sabahın köründe soyunup denize girmekten, tekne sahibinin gelmesi ve bize yardım etmesi ile kurtuldum. Sahteyi kurtardık. Av yerine geldiğimizde bakkal arkadaşımızın ve onun yanında da meşhur levrekçi 73 yaşındaki Turist lakaplı yaşlı bir amcanın(10) hararetle olta atıp çektiklerini gördük. Ustamız geç kalmış olduğumuzu ve daha önce gelmemiz gerektiğinden bahisle, tatlı sert bir fırça attı. Orada fazla oyalanmayıp bir iki atış denemesinden sonra, temiz gündoğumu havasını alıp, geriye, sıradan yerlere, sahile geri döndük. Keyfimiz kaçmıştı. Görüyordum ki, ustamızın engin tecrübesi, kimi zamanlarda, çoğunlukla da haklı olarak onu balığa çıkmaktan ve olta atmaktan alıkoyuyor, çok bilmesi, onu daha garantici yapıyor, beyhude denemelere ve sürprizlere kapıları kapıyordu. Ona göre av bitmişti. Doğru zamanda, doğru yerde, iki usta avcı yan yana tüm denemeleri yapmışlar netice alamamışlardı. Bizim ısrar etmemize gerek yoktu. Yine de duramadım, kahvenin önünde olmadık yerde, benim yine sahteyi çıkartıp, ısrarla oltaya taktığımı görünce. Sert bir tonla "- Ver bakalım artık şu sahteyi geri!" dedi. Sahteyi benden geri istedi ve oltasına takıp, hiç bir şey söylemeden liman içerisinde daha önce balıkçıların ağla levrek çevirmiş oldukları yerde at çek yapmak üzere benden uzaklaştı. Bir anda üzerimden büyük bir yük kalktı. Lanet olası sahteden kurtulmuştum. Arabamın bagajına titizlikle yerleştirilmiş olan her türlü envai çeşit balık avı malzemesini o an hatırladım. Tek seçenek bu sahte değildi ki yahu! Av benim için şimdi başlıyordu. Bagajı açtım. Havaya ve denize baktım. Tertemiz havadan derin bir nefes çektim, aklım başıma geldi. Hava rüzgarlı, su bulanık, lodosumsu bir hava, zaman zaman yağmur yağıyor. Dalgalar bulanık bir şekilde sahile vuruyorlar, kimi yerler erişteli, kimi yerler temiz. Normal sahte taksam anında bir yere takılacak. Derhal aklıma silikon yemler geldi!(11) Tamamen unutmuştuk onları. Beyaz olanı, dedim, ne kadar uygun şu anki duruma. Silikon kutusunu çıkardım, arabanın üzerine koydum, takımımı hazırlamaya başladım. Çabuk eskimemesi, esnekliği ve sağlamlığından pek memnun kaldığım, beni o güne kadar hiç üzmemiş olan 0,26 misinamdan(12) kullanarak şeffaf şamandıralı bir takım hazırlarken, ustam yine yanımda bitiverdi. "- Simli tak, 105'lik olmaz 85'lik olacak, beyaz takma, şurada avlan, burada avlanma, levrek şurada olur, burada olmaz!", sağ olsun makine gibi öneri ve tecrübelerini aktarmaya başladı. O an artık "Ustamın Sesi" ni değil "Sahibinin Sesi" ni dinlemenin zamanı geldi diye düşündüm. Av sonuçta benim avımdı, başarı da, başarısızlıkta, sonuçtaki tecrübe de benim olacaktı. Beyaz 105'lik silikonda ısrar ettim. Ustanın avlandığı yerde değil, ama şair bir arkadaşımın(13) oturup dalgın ve engin bakışlarla denizi ve dalgaları seyrettiği basit ve sıradan bir kumsalı seçtim. "- Buralar da da Levrek olur Cüneyt!", diye olaya uzaktan ve rahat bakan bir insan olarak rahatlattı beni şair. Üstelik de sohbetimiz çoğunlukla balıkçılık dışına taşar ve iyi anlaşır, sima olarak da birbirimizi Kadıköy'deki birahanelerden yıllarca önceden tanırdık. Hem sohbet edip, hem olta atarken karşıdan, bizden sonra tüm koyu sahilden avlanıp yürüyerek taramış olan, yılların levrek avcısı Turist Amca göründü. Turist Amca 73 yıllık yaşamında, dinçliğini hiç yitirmemiş tüy gibi hafif vücudu, ve gözlerindeki o, olta atmaktan en zevk aldığı gün bu günmüşçesine parlayan ışıltı ile adeta bir azizi andırıyordu. Ortak bir dost bulmanın heyecanı ve engelleyemediği bir sevecenlikle, oltama baktı. Heyecanlanarak, sanki eski bir sevgilisinden bahseder gibi, "Silikon!" dedi. Bunu öyle bir mana ve bakış yükleyerek söyledi ki, sanki bana "- Doğru işi yapıyorsun evlat!" demiş gibi oldu. Tek balık tutamamıştı. Kamışının ucunda istakoz yavrusuna benzer sert, fosforlu bir sahte(14) modeli, kuyruğu kesilmiş bir şekilde sallanıyordu. Belli ki o da bu sahteye bir şekilde bağlanmış ve eski sevgilisi "Silikon"'u çoktan unutmuştu. Yüzünden hafif bir pişmanlık dalgasının geçtiğini görünce, doğru iş yaptığıma inandım. Birbirimize rasgele dedikten sonra, ayrıldık. Ben atışlarıma devam ettim. Bu güzel sohbetin arasından on dakika geçer geçmez, huzura erdiğimi hissettiğim bir anda ilk levrek, daha doğrusu ispendek diyelim oltaya yapıştı. İkinci levreğim olacaktı bu. Artık tamamen özgürdüm. Elimdeki kamış ile tasmalamadım bile. Tüm kuralları yıkarak, makaranın kalamasını sonuna kadar açtım, çekebildiğim kadar misinayı çekip makineden boşalttıktan sonra, kamışın ucundan ana oltayı tutarak, kamışı arkamdaki kumsala fırlatıp attım. Tüm bu suni malzeme ve makinelerden kurtulmak istedim bir anda. Balıkla baş başa, o oltanın bir ucunda, ben oltanın diğer ucunda. Balığı ve bu avı sonuna kadar ellerimle hissederek yaşamak istedim. Gerçekten çok farklı idi. Oltadaki balık, misina ve ellerimin arasında başka hiç bir şey yoktu. Aradaki her türlü alet edevatın kalkması, avı defalarca daha zevkli kılıyordu. Yok kalmaymış, malamaymış, hepsi geride kalmış, artık balıkla baş başa kalmıştık. Çok daha zevkli idi. Bir süre balığı gezdirir gibi oyaladım. Şartlar da çok müsaitti. Balığı kolaylıkla çekip alabileceğim sınırsız boş bir kumsalda avlanıyordum. Kıyıya vuran dalgalar balığı sahile çekmeme de yardımcı oluyor, misinayı elle yönlendirmem, oltanın ben istediğim kadar gergin kalmasını sağlıyordu. Dalgaların üzerinde ve yakında yan yatarak sanki bir an önce ulaşmak istercesine, bana doğru koşan balık, zaten çok büyük bir balık değildi, kolaylıkla sahile kadar geldi. Son bir hamle ile balığı, dalganın da yardımıyla, kumsala aldım. Bu anın bitmesini hiç istemedim. Ama balık kıyaya geldi ve son bir hamle ile balığı kumsalın gerisine iyice çekerek balıkla yüzleştim. O an şimşek gibi aklımdan "- Cüneyt bu balığı salmalısın!" fikri geçti. Balık ufaktı, ama yenecek porsiyonluk büyüklükte idi. Akşam kulübemde tek başına bir levrek buğulama ayini fikri, balığı salma fikrine galip geldi. Balığı alıkoydum. Grubumuzdan diğer bir usta levrek avcısına(15) bu durumu nasıl izah edeceğimi düşündüm bir süre. Kilo altı levreklerin tümünü salıyorum ben, demişti Üsküdar'daki tanışmamızda. Bunun üzerine kendi kendime söz verdim. İlk kilo üstü trofe levreğimi tuttuktan sonra, tutacağım tüm kilo altı levrekleri salmaya söz verdim kendi kendime. Bakalım, bu sözümü tutabilecek miydim? Bir pet şişe buldum, kestim, balığı pet şişenin içerisine zorla sıkıştırdım, pet şişeyi de cebime koydum, kimseye bir şey söylemedim. Olayı sadece şair arkadaşım gördü, o da arkamdaki kumsaldaki banklara uzanmış denizi seyrediyordu. Sevincimizi paylaştık. Haydi avlanmaya devam dedik, çünkü sistem çalışmış, o şakırtılı sahteden kurtulmuş, bundan sonra hep ceplerimde benimle dolaşacak olan silikonla tanışmıştım. Silikon çok enteresan ve ilginç bir sahte biçimi. Özellikle dalgalı havalarda, bir süre dalgaların üzerinde asılı kalırken kuyruğunu hızlı bir şekilde pır pır oynatıyor olması, bana çok inandırıcı geliyor. Sanki canlı ve kaçan bir yemmiş izlenimini çok iyi veriyor silikon. Ne demiştik bize cazip geliyorsa, levreğe de cazip gelebilir. Zaten bir makinacık yaratsalar, bu makinacık çeşitli hilelerle balığı yüzde yüz nerede olursa olsun ortaya çıkartsa ve oltaya yapıştırsa, yani av kaçınılmaz olsa, bunun biz amatörler için bir zevki, keyfi, anlamı kalır mı sizce? Bence kalmaz. Ama oynaşan, rengini seçebileceğiniz, basit ve ucuz bir düzenekle, yaratıcılığımızı kullanarak, devamlılık ve sportmence uğraş sonucu balığı kandırabilmek bence keyif ve kendine güven verir insana. Zor şartlarda kendi kendime yetebilirim hissi verir mesela. İmkan olsa bu seçkin balığı, sade bir misina ve çevreden topladığım zakkum yaprağı, ya da enteresan canlı yemlerle, cüzdanımdan çıkarttığım kimi ufak iğne silikon v.s. gibi minimum alet ve edevatla avlayacak hale gelsem, bir amatör olarak benim açımdan çok daha tatminkar olurdu, diye düşünüyorum. Onbeş-yirmi dakika sonra dayanamadım, ustamızı aradım. Hiç abartmayarak, daha doğrusu balığın ufak olduğunu söyleyerek kendisini haberdar ettiğimde, daha söyleyeceklerim bitmeden, seslerden kahvede olduğunu anladığım ustamızın "- Hah ha, gördünüz mü? Cüneyt kapmış Levreği! Ben demiştim!" diye, kahvedeki yerel balıkçıları kıskandırdığını duydum ve gülümsedim. Amatör Balık Avcılığının bir de böyle hoş bir yanı vardı. Sağlıklı bir rekabet ve sportmence bir yarış. Tabii hırslanarak göz karartmadan abartmamak ve gerçekleri saptırmamak, şaka yollu birbirine takılmanın dışına taşmamak kaydı ile. Kumsalda tek başıma yürüyerek avlanmaya devam ettim. Birazdan yanıma geldi, tam o da olta atacaktı ki, her zamanki gibi telefonu çaldı, çok sevdiği biriyle yaptığı sesinin tonundan belli olan telefon konuşması uzadı, uzadı, ustanın konsantrasyonu gitti. O an balıkçılık esnasında sadece balığa konsantre olmanın, hatta yalnız avlanmanın ne kadar bu işin ruhuna uygun olduğunu fark ettim. Bire bir avla ve balıkla baş başa kalmak, bu işin en önemli sırlarından birini oluşturuyordu belkide. Ustam gerilerde bir başka kahveye oturdu, kaldı, bense devam ettim, güzel bir eski ufak dere kenarına geldim, derenin yağmurlarla getirdiği organik maddelerin levrekler için güzel bir toplanma nedeni olabileceğini düşünürken, eften püften plastikten yapılmış şeffaf şamandıra, her zamanki gibi bir taşa çarptı ve kırıldı. Hiç kızmadım. Zaten olacağı buydu. Daha dokunur dokunmaz çat diye gidiyordu bu şeffaf şamandıralar. Bir de şamandıranın balığı ürküteceğine dair bir inanç gelişti içimde tüm bu deneyimlerden sonra. Bu yüzden kendimi yine bir beladan kurtulmuş gibi hissettim. Normalde bir avcı avın bitiğini düşünür ve oltasını toplar giderdi. Üstelik rüzgar artmış, yağmurda "yer yer sağanak" hale dönüşmüştü. Şamandıradan kalmış olan parçaları söktüm attım, ucunda sadece silikon bulunan bedeni klips klipse oltaya bağladım. Düzeneği anlamsız bir şekilde sol taraftan koy içerisine gelen rüzgara yan gelecek şekilde savurdum. Silikon şaşırtıcı bir şekilde rüzgarda sağa ve ileriye doğru pupa yelken uçtu. Daha da iyisi makarayı hiç sarmamama rağmen, rüzgarın havadaki misinayı yelken gibi şişirerek sağa doğru sürüklediğini, bu sayede zaten hafif olan silikonun dalgaların kah üzerinde, kah altında hafifçe yine kuyruğu hafifçe pır pır yaparak kendiliğinden ve artık tam istediğim yerde ve doğallıkta, arada hiç bir şey olmadan salındığını, gördüm. Daha önce defalarca şamandıralı bir şekilde denediğim yerden, şamandırasız daha ikinci atışımda tam, "- Fıstık gibi oldu bu durum!" derken balık oltaya olanca ağırlığıyla yüklendi. Teorik açıdan artık tamamen kural dışı ve emprovize bir hale gelmiş olan avı, bir öncekinde olduğu gibi kalamayı sonuna kadar açıp, kamışı komple geriye savurup, oltayı ellerime alarak sürdürdüm. Dışarıdan bakıldığında hareketlerim, herhalde “Dört Silahşörler” filmini aratmayacak nitelikte idi. Oltayı ele geçirdiğimde hissettiklerim ise muhteşemdi. Hadi ufağı neyse, ama bu büyüklüğünü attığı kafa darbelerinden ve misinayı gerdiğimde gösterdiği kıvrak dirençten anladığım balık, henüz bulanık suda görmemiş olmama rağmen anlıyordum ki, en azından diğerinin iki misli idi. Oltanın gerginliği, ava daha da bir heyecan katıyor, balığın kontrolümden çıkma isteğini ellerimde hissediyor, onunla haberleşiyordum sanki. Gel buraya bakayım, git buraya bakayım diye balığın kıyıya paralel hareketlerini takip ederek, arada bir de, azgın bir köpeği yola getirircesine sertçe balığı tasmalayıp iğnenin balığın ağzına daha iyi oturmasını sağlayarak, bir süre balıkla itişip kakıştık. Bu esnada kendime güvenim tamdı artık. Misinama güvenim tamdı. Oltanın ne kadar gerildiğini elimle hissediyor, misinanın gerginliğini hiç bir zaman kopmayacağına emin olduğum bir gerginlikte tutmaya özen gösteriyordum. Fazla uzamadan bu macera da burada bitsin artık dedim. Balığı, ilk gelen güçlüce dalganın üzerinde yanlamış gördüğüm anda, dalga ile birlikte balığı çekebildiğimce çektim. Boş bir misinayı çekercesine kolay yaklaştırdım balığı, ancak ilk dalga balığı kumsala kadar atmama yetmedi. İşte ilk kez o an bir gerginlik oluştu. İlk dalga geri çekilirken balığı da güçlü bir şekilde geri çekmeye başladı. Balığı dalgayla birlikte geriye bırakıp bırakmama konusunda kararsız kaldım. Böyle anlarda insanın aklına bin bir detay üşüşüyor. Bir diğer ustadan okuduğum, boşlarsan levrek misinayı solungaçlarının arkasına alıp keser, lafı aklıma geldi. Misinayı bırakmadım. Biliyordum ki, eğer misina dayanırsa, bir dahaki dalgada levreğin işi tamamdı. Kendiliğinden ayaklarımın dibindeydi. Geçen o kısacık süre hiç bitmeyecekmiş gibi geldi bana. Misina gerildi, gerildi, ellerim artık evde defalarca yaptığım misina ve düğüm kopartma testlerindeki hafızalarını yenilediler, kendi kendilerine düşündüler ve en doğru kararları verdiler. Kah çok az kaydırarak, ama genelde gergin tutarak bu kritik süreci misinayı kopartmadan atlattım. İkinci dalga başladığında artık iş bitmişti. Yanlamış bir şekilde iyice ortaya çıkan balık, benim kontrolümde dalga ile ayaklarımın dibine kadar savrulurken, sevinç gösterisine, balığı artık misina ile iyice havalara zıplatarak sertçe kumsalın dalgaların ulaşamadığı bölümüne fırlatma gibi riskli hareketler de katarak ava son verdim. Bu hareket, fırsat ele geçmişken bir misina, iğne ve balık ağzının sağlamlık derecesi testi de oldu aynı zamanda. Her şey sağlamdı. Ellerimin hafızası yeni tecrübelerle zenginleşmiş ve kendine güveni artmıştı. Turist Amca tekrar bir aziz gibi görüntüye girdi. Sıcak ve sevecen bakışlarını gözlerime dikmiş pırıl pırıl sevinç taşıyan gözlerle sırt çantasından bir delikanlı çevikliği ile çıkarttığı elmasını bana hediye etti. Balığı kendi tutmuşçasına sevindi. Beni kutladı, sakinleştirdi. "Herkesin rızkı daha yaradılış anında baştan belirlenmiştir." gibi hatırımda kalan bir ayet, ya da hadisten tatlı ve sevecen bir şekilde bahsederek, tekrar görüşmek umudu ile sanki yere temas etmeden yürürmüşçesine tüy gibi hafif avlanmaya ve yoluna devam etti. O an, bu balığı kaçırmış olsam, ya da bundan sonra bu büyüklüklerde bir balık kaçırsam, hiç üzülmeyeceğimi hissettim nedense. Bir şekilde olayla tanışmış ve kendimi kendime ispatlamış olmam, bende farklı bir güven duygusu oluşturdu sanırım. Hani gençliğinizde ilk çıkma teklif ettiğiniz kız bunu kabul eder ve size aşık olur da, yaşadığınız mutlu ilişki, nasıl sizde bir güven duygusu oluşturur, işte öyle. Halbuki daha ilk ilişki denemesinde reddedilmek, istenmemek ne kadar travmatiktir, bu esnada edinilen temel güvensizlik duygusu, ilerisi için ne kadar belirleyicidir. Bu nedenle bundan sonraki levrek avlarım hırstan ve korkudan uzak, daha doyumlu ve sportif açıdan daha tatminkar geçeceğini hissetmek bana mutluluk veriyor. Ama daha henüz ilk kez oltama takıldığında benden kaçmış ve beni reddetmiş olan o torikten nefret ediyorum. O yüzden ustamızı dinlemeyerek, yine aynı köye yerleşmiş hevsli bir amatör arkadaş(16) ile tekneyi apar topar kaçırıp, Midilli açıklarında, anlamsız sularda saatlerce sırtı çekerek, benzinin köküne darı suyu ekip, ustamızı da çileden çıkartmak gibi garip davranışlar sergiledik. Torik avında hala problemlerim var! Ama, ben levreği, levrek beni seviyor. Cüneyt Alpay |

