Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

Artık Çok Daha Yakınız

Levreklerle başbaşa..


Ustalardan bir şey öğrenmek mi istiyorsunuz? Onlar size başarılı ve şaşalı av hikayelerini anlatırlarken can kulağı ile dinlemek yerine, yavaşça ve nazikçe onları susuturunuz ve başarısız oldukları av hikayelerini anlatmalarını rica ediniz. Balığı nasıl kaçırdıklarını, nerelerde hata yaptıklarını, şimdi olsa idi ne yaparlardı bunları sorunuz, bakın ne kadar çok şey öğreneceksiniz.

Bu düşüncelerimi ikinci balığımı birincisinden günlerce sonra, hem de o güzelim sahte yemimle birlikte maalesef yine kaçırdıktan bir yarım saat sonra yazıyorum. Çok şükür ki, kaçan iki balık arasında başarılı ve mevsimine göre bereketli sayılabilecek bir av gerçekleştirmiş olmasam, yani iki balığı da peş peşe kaçırmış olsaydım -sahtelerle birlikte- herhalde hastanelik olduğumdan sizlere bu satırları yazamıyor olacaktım. Avı da, avlanmayı da bırakmıştım muhtemelen. İkinci olay şöyle gelişti.

Avlandığım ücra balıkçı köyünde çekildiğim kıyıdan at-çek ile levrek kampının son günleri idi. Bir gün öncesi sıkı bir fırtına ve yağmur olmasaydı muhtemelen ava çıkmayacaktım, çünkü yeterince balık yakalamıştım, ama fırtına sonrası serin ve çalkantılı yaz havası, yine levrek vaad ediyordu. En azından levrek için çok uygun olduğu söylenen bu tür fırtına sonrası kalmaya yüz tutmuş havaların şöhretini test etmek istiyordum.

Avlak yerine özellikle geç gittim. Kısa süre deneyecek, sonra avı bırakacaktım. Varsa var, yoksa yoktu! Böyle bir havada denememek olmaz diye düşünüyordum. Girmiş olduğum kamp verimli ve son derece öğretici geçmiş, ilk kez onbeş gün boyunca, hemen her gece günbatımından sonraki o büyülü dört saati kapsayan at-çek seansları ile, biliyorum zannettiğim, balığın huyunu suyunu, hava, çırpıntı ve ışıkla olan ilişkisini daha ince detayları ile, iyice kavramaya başlamıştım.

Ancak darbe biliyorsunuz beni hiç beklemediğim yerden vurdu. Malzemeden, yani misinadan. Halbuki en iyi, hatta çok güvendiğim ustaların önerdiği misinaları seçtiğime, en doğru ve bugüne kadar defalarca test ettiğim malzemeleri kullandığıma dair içimde yanlış ve aşırı bir güven duygusu oluşmuştu ve balığı da bu yüzden kaçırmıştım.

Hesaba katmadığım şey rüzgar ve hava şartları idi. O güne kadar nispeten mutadil ve genellikle rüzgarı arkama alarak yaptığım atışlarda 0,26 misinam, problemsiz çalışmış, beni hiç üzmemiş, balıkları da problemsiz çekmiş, dahası herkese bu misinayı tavsiye etmiştim.

Ancak sert esen kuzey ege rüzgarları, bu kez tersten esiyorlardı. Durmadan rüzgara karşı atış ve sert dalgalarla boğuşma gibi şeylere pek alışık olmayan malzemelerimin trajik sonu, önce misinalarımın kısa sürede tabiri caizse "hoşaf" olması ile başlamış, daha sonra uğurlu addettiğim ve sahtelerime kendisine has özel ve sihirli bir aksiyon verdiğine inandığım 1.80 spin kamışımın 1.50 boyutuna inmesi ile sonuçlanmış, bir de ekstradan, ufak makaram garip sesler çıkartarak ve kalama ayarını hiç yapmamaya başlayarak ve bu ısrarlı avcının fırtınalı geceler boyu onu durmadan sarıp bırakmasından ve darbelemesinden bıkarak istifa edip kendisini emekliye ayırınca, gerçek şartlardaki ciddi avların en profesyonel ve en iyi malzemelerle yapılabileceğini anlamış oldum.

Yani öyle çin işi, japon işi malzemelerle bu işin olmadığını ve olmayacağını, bu tür malzemelerin mereklıları onları evlerinde duvara dayayıp seyretsinler veya eşine dostuna göstersinler diye üretildiklerini, sahaya çıkınca bu tür malzemelerin madara olduğunu görmüş oldum.

Siz sevgili amatör balıkçı dostlarıma ilk önemli tavsiyem ciddi av ihtimali olan denemeler yaparken bu tür malzemelerle ava başlamak yerine, hiç avlanmamak daha iyi, hiç olmazsa balık yakalamadım diye üzülürsünüz, emin olun malzeme yüzünden balık kaçırmış olmanın üzüntüsünün yanında hiç kalır.

Balığı kaçırıdıktan ve çok güvendiğim misinama karlar yağdıktan sonra, deheşetle fark ettim ki bu misinaya öyle güvenmişim ki, yanıma neredeyse başka misina almamışım.

İyi olan taraf ise, bu güne kadar yedekte sakladığım, haydi gerçeği söylemek gerekirse kullanmaya pek kıyamadığım, ileri bir ülkeden özellikle getirttiğim, dünyanın en iyi markalarından olan makaram ve kamışımın artık devreye girmeleri ve klaslarını konuşturmuş olmaları idi. Özellikle makaram, daha ilk levreğinde öyle sihirli bir kalama vermişti ki, misinayı gerdirip ondan kurtulmak için var gücü ile depara kalkan balık, karşısında hiç bitmeyecekmişçesine lastik gibi uzayıp giden zorlu bir dirençle karşılaşmış ve bu sonuçsuz ancak bir nebze de olsa gerginlik vaad eden, ancak her gerildiğinde sert bir lastik gibi tekrar uzayıp sönümlenen zorlu yolda tüm nefesini tüketerek bitap düşmüş ve sonunda salına salına kıyıya kadar gelmişti.

Makara ve kamış tamamdı, ancak misina problemi devam ediyordu. Şehirdeki dostlara yaptığım sonuçsuz ricalar, her halde amma ukala adam misina beğenmiyor diye olsa gerek, sonuçsuz kalıyor, bulunduğum ücra köyde, hele at-çek için özel tasarlanmış profesyonel nitelikte misina bulmak mümkün görünmüyordu. Misina şunun için önemli idi; ince misinanın bilinen avcı özelliklerinin yanında biz at-çek'çiler için bir diğer hayati önemi de atış mesafesini çok arttırdığı için ortaya çıkıyordu. 0.26 misina ile mendireğin karşı kıyılarını yoklayabilirken 0.30'la yarı mesafeye dahi erişemiyorduk. Durumu kurşun ağırlıklı atışlarla kıyaslama hatasına düşmemek lazım. 15 gr. cıvarlarındaki bir sahteyi atabileceğimiz mesafeyi belirleyen en önemli etken, hafif ve ince misinaydı maalesef.

Aradaki başarılı atışları da, satıcı çok övdüğünden, aslında pek de beğenmeyip, bir denerim olmaz ise diyerek yanıma tesadüfen aldığım lastik gibi uzayan, iyi düğüm tutan, ancak fazla slikonlu olduğundan bir radde sonra olmadık yerlerinden kopan ve feci derecede gam yapıp, iki av sonra kullanılmaz hale gelen 0,28 lik bir misinanın 100 m.lik bir makarasını ellişer metre kesip iki seferde kullanarak gerçekleştirmiş. Ancak iki-üç gün sonra üzülerek misinasız kaldığımı farketmiştim.

Şartları zorlamış, yemli takımlar için almış olduğum 0,25 kaliteli bir misinanın biraz zayıf olmakla birlikte makarada hiç gam yapmadığını görmemle, bu misinayı da yeni düğüm teknikleri ve testleri ile takviye ederek, devam etmeye karar vermiştim.

Bu misinayı denediğim ilk gün balık avlayamadım, ancak misinanın esneklik ve gam yapmama özelliklerini beğendim ve ikinci gün de, yani bugün de, ava bu misina ile devam etmeye karar verdim. Çekinerek tabii. Zaten iki-üç günüm kalmıştı. Ancak kopartma konusunda içimde oluşan tedirginlik, hiç geçmemişti, belki de hiç geçmeyecekti. Aşırı dikkat ederek işi çözerim diye düşündüm. Ama bu "aşırı dikkat"in bana pahalıya patlayacağıdan henüz haberim yoktu.

İnsan ustalaşmadan önce, ya da bu işi öğrenmeye yeni başladığında günlerce, hangi sahte ile, nasıl aksiyon vererek, hangi havada, şurada mı, burada mı, ne zaman, nerede bunları konuşur, değil mi? Ama ustalık yolunda ilerleyen avcı, bu soruların cevaplarını buldukça, ne gariptir ki, önüne yeni ve daha ince detaylar, zorluklar ve olaylar çıkmaya başlıyor. Her işte ustalığa giden yol böyle ince detay ve bilgilerle yoğrulmuş oluyor demek ki.

Bu ince detay ve problemleri görmek ve deneyim kazanmak için ise, yolda durmadan ilerlemek, avın içerisinde yer almak, değişik şartlarda, değişik yerlerde avlanmak, neticede en azından balığı oltaya takmış olmak gerekiyormuş. Ustalardan duyduğumuz;" -Balığı oltaya takmak işin yarısı, asıl önemli olan onu kıyıya almak!" lafını anlama zamanı gelmişti benim için sanırım.

Son gece biraz geç, ama tam zamanında gittiğim avlakta, dördüncü atıştan sonra, balık aniden asıldı. İşte o an içime bir pişmanlık duygusu çöktü. "- Eyvah!" dedim, "-İşte olan oldu! Al bakalım balığı şimdi! Bu tanımadığın, huyunu suyunu bilmediğin, hem de daha önce koparttığından daha ince misina ile!.." İnsan balık yakaladığına üzülür mü? Eee, hayatta öğrenecek daha neler var kim bilir?

O sırada elimdeki kamış zangır zangır oynuyordu. Balığın gücünden mi, yoksa benim ödlekliğimden mi orasını pek kestiremedim, ama ilk yaptığım şey kalamayı iyice açmak oldu. Kalamayı açınca balık tamamen boşladı, serbest kaldı, kafasına doğru rahatça bir sağa doğru gitti. Git dedim içimden dolaş istediğin gibi. Aniden kamışın önünden uzayan ve gergin olması gereken misinanın boşaldığını ve aşağıya doğru sarktığını gördüm. Daha önceki, yine ustamızla kaçırdığımız torik hikayesinden, balığın hızla bana doğru geldiğinde böyle olduğunu hatırladım. Balık hayal ettiğim yerlere doğru değil, hızla bana doğru fişeklemişti. Makarayı sardım, misinanın boşunu aldım ve balığın çırpınışlarını bir an için tekrar hissettim. Her şey yoluda gözüküyordu, ancak balık çok yaklaşmıştı.

Hemen bu aşamada şunu belirteyim. Kamış ile balık arasındaki misina mesafesi kısaldıkça, misinanın esneme payı azaldığından, misinaya ve düğümlere binen darbeler o nispette giderek artıyor ve kopma riski yükseliyor. Bu nedenle balık yaklaştıkça, risk artıyor denebilir. Hep duyarız ya; "- Abi tam kıyıya geldi pat misina koptu!" Hatta geniş kumsallarda avlanan Karadenizli balıkçılar, hiç makara kullanmayıp, balığı geriye doğru koşarak kıyıya alırlarmış.

Arkamda geniş bir kumsal yerine taştan devasa bir duvar olunca, "- Sakin ol! Germe misinayı! dedim kendime. O kadar korkmuştum ki bu misina meselesinden. Kalamayı gereksiz yere tekrar açtım, halbuki artık balığı yüzeye çekme vakti gelmişti. Tam tersine "- Bırak!" dedim ya, "-Bırak balığı kafasına göre dolaşsın. Bir de böyle deneyelim. Nasıl olsa ucu bende?!" 

İşte böyle bir hatayı yapmak ve gereken dersi almak için oltanın ucunda bir balık olması gerekiyor, bir de dibi taşlık bir mendireğin ucunda olmak. Adi balık, bana vermiş olduğu sözü tutmadı ve her zaman onları kıyıya aldığım, kepçenin hazır bulunduğu ufak taşlık bölüme doğru değil, tam tersi istikamette, daha derinlere ve kayaların altına doğru hızla ilerledi ve gözden kayboldu. Son kez, benim onu yukarı ve istediğim yere çekme gayretlerim, kalama sonuna kadar açık ve ülkede serbest rejim uygulandığından sonuçsuz kaldı.

Neticede, ben makarayı sardıkça kalama boşa dönüyor, kalamayı kapayınca misina gerginleşiyor gibi saçma bir durum oluştu, bu arada balığın hareketlerinden pek haber yok, ama misina taş gibi gergin, filan derken, aaa, tık yine o pis boşluk hissi! Kamış dik ve boş ileri doğru boşlukta sopa gibi sallanıyor. Ucunda varolmanın -daha doğrusu bu durumda yokolmanın- dayanılmaz hafifliği!

" -Misina hiç gergin değildi, nasıl oldu bu iş anlamadım?" bile diyemedim kendime. Nasıl bir suçluluk duygusu kapladı içimi anlatamam. Sahteye mi yanayım? Balığın durumuna mı yanayım? Karnımdaki ağrıya mı yanayım? Neye yanacağımı şaşırdım. Allah'tan birkaç gün önce yaşadığım bu hissi hemen tanıdım ve bu kez bu pişmanlık duygusunu kontrol edebildim. Öyle üç gün, üç gece sürmedi. Bir sigara içimi. Sonra dank etti, tabii. Hemen kopmuş olan misinanın ucunu elime aldım, beş santimlik bir bölüm ezik ve kırık içindeydi. Balık serbest kalınca, ilk yaptığı iş, doğruca ilk bulduğu kayanın içine girmek ve misinayı taşlara sıkıştırıp, kestirip atmak olmuştu.

Ne fazla gergin, ne fazla serbest! Ve mümkün olan en kısa sürede balığı dışarıya almak. Kaçan iki balık ve kazanılan altın değerinde iki ders! Ve tabii ki sağlam bir misina! Keşke ustalarımız, başarılı avları yerine, bizlere, eminim onların da zamanında, belki de hala yaptıkları bu tür hataları anlatsalar, bizleri uyarsalar. Ders alır mıydık, dinler miydik, bu hataları yine yapar mıydık, yapmaz mıydık bilmiyorum.

Ama biliyorum ki bundan sonra, bu yol biraz da yalnızlık yolu. Kimsenin ustalık yolunda ilerleyen birine, bir süreden sonra faydası dokunmaz. Her avcı kendi avlanma stilini ve tecrübe dağarcığını en ince detaylarına kadar kendisi oluşturur.

Amatör balıkçı kimi zamanlarda şaşırarak görüyor ki, bu amatör spordaki rekabet duygusu bazen diğer spor dalarından daha güçlü ve yoğun oluyor ve insan kendisini beklenmedik bir şekilde, taa derinlerden gelen bu daha fazlasını, büyüğünü ve zorunu avlama içgüdüsüne kaptırıveriyor.

Gerçeği söylemek gerekirse son günlerde bende kendimi böyle bir rekabet ve hırs girdabında buluvermiştim. Ancak kaçırdığım balıklar ve yaşadıklarım, oltamızın ucundakinin sonuçta canlı bir varlık, hem de varlıkların en güzeli, balık olduğunu, onu her şartta korumamız gerektiğini bana derinden hissettirdi.

Belki inanmayacaksınız ama, son balık oltaya vurduğunda içim cız etti, belki de balığı karaya hiç çekmek istemedim. Sanırım, o yüzden misinayı sarmayı bıraktım ve balık kayaların arasına kaçtı. Buzdolabında bana yetecek kadar balık vardı, daha önceki avlarımla da kendimi ispatlamıştım, gerçekten rekabet ve hırs yüzünden bir canlının hayatına, doğal gereksinimler olmadan son vermek, bana acı geldi. Şimdi bu amatör sporda, yakala bırak derecesine yaklaşanları, daha iyi anlıyorum.

O aşamaya gelmeden önce, daha önce avlanmadığım zaman, yer ve avlaklarda, hiç kullanmadığım yeni sahte yemler kullanarak, hatta imal ederek avlanma yolunu seçeceğim. Şu anda biliyorum ki, bu balık, uygun şartlarda ve belirli yerlerde, eğer avlakta balık varsa, mutlaka yakalanabiliyor. Ama artık, aynı sahte ile, aynı yerden, aynı saatte, ezberlenmiş avlar gerçekleştirmeyip, işin spor kısmını ön plana çıkartacağım. Değişik yerlerde, değişik zaman aralıklarında, değişik hava koşullarında, farklı sahte yemler kullanarak avlanacağım. Denemeler yapacağım. Hiç kullanılmamış sahte yemler deneyeceğim. Balığa da şans veren düzenekler kullanacağım. Siz de aynı şeyleri bir gün hissederseniz, aynı şeyi yapalım, hiç bir zaman işin keyfini ve tadını kaçırmayalım.

Sonuçta, bu balık ve benim aramdaki bu garip ve gizemli ilişki artık çok özel ve intim. Kimse aramıza giremez. Tertemiz ve mis gibi iyot kokusuna bulanmış, karanlık ve ışıksız mendireklerde, kimsesiz kumasallarda, sert havalarda, fırtınalı günlerde, sakin ve kimsenin ulaşamadığı sarp kayalıklarda, burunlarda, liman ağızlarında, dalga ve rüzgar sesleri arasında, yıldızların ve sonsuz gökyüzünün altında, rüzgar, deniz ve levrekler.. Artık birbirimize çok yakın, başbaşa ve yalnızız.

Cüneyt Alpay