| Yola devam.. Yaşamımızı belirleyen en önemli olayların, başarı anları olduğunu düşünmüşümdür hep. Bir kolej sınavının kazanmış olmamızın, üniversiteden başarı ile mezun olmuş olmamızın, işimizde kazandığımız başarıların hayatımızı belirleyen en önemli anlar olduğuna inanmış, olaylara hep bu yönden bakmaya çalışmışımdır. Taa ki basit bir levrek balığı, beni bu uykudan uyandırıp, hayatımızı belirleyen en önemli olayların aslında başarısızlık anları, hata yaptğımız anlar, kayba uğradığımız zamanlar olduğunu hatırlatana kadar. Başarı için nasıl zeka, sebat, çalışkanlık gerekiyorsa, başarısızlık anlarında öne çıkan en önemli meziyet ise, öncelikle karşılaşılan durumu iyi tolore etmek, dünyanın ve yaşamın sonunun gelmediğine inanmak ve kişinin kendine olan inancını ve özgüvenini yitirmemesi. Daha sonra yapılacak iş ise, tekrar ayağa kalkmak, tekrar denemek, tekrar denemek, tekrar denemek. Hayatın devamlı başarı ve mutluluklar silsilesi halinde geçmeyeceği aşikar. Bu nedenle varlığının bilincinde olan tek canlı; insan'ın bir gün mutlak tadacağı başarısızlık, kayıp ve hatta temelli yok olma duygusuna karşı, kendisini geliştirmesi, geriye kalıcı insanlığa faydalı eserler bırakması, bu yolla sonlu yaşamına bir anlam katması gerekiyor. Çok değer verdiği bir konuda başarısızlığa uğrayan bir insan ne yapar? Ya vazgeçer, ya devam eder. İşte bu kritik aşamaya geldiğimi, üç gün, üç gecemi aynı yerde aynı balığı bekleyerek geçirince anladım. Hatta gündüzleri de balığı kaçırdığım yere gelip şnorkelle dalarak, belki balığı bulurum diye araştırmalar yaptım. Anladım ki, tüm yaşamın güzel bir simülasyonu olan amatör balıkçılıkta da, kişinin genel ruh halini ve hayata yaklaşımını belirleyen temel faktör, başarı anlarında hissedip düşündükleri değil, başarısızlık ya da kayıp anlarına karşı olan tepkileri. Başıma ilk kez böyle bir şey geliyordu ve bu duruma alışık değildim. Anlaşılan alışmam da uzun sürecekti. Bir daha hiç balık yakalayamayacağım gibi, aslında tamamen mantık dışı bir ihtimal, gelip kalbimin tam ortasına yerleşmişti. Atışlarım tedriginleşmiş. Misinalarım dolaşmaya başlamış, daha önce hiç yaşamadığım tökezlenip düşmeler, misina düğümlerken yaşanan beceriksizlikler, genel bir dalgınlık ve bazen gelen ani bir isyan hali ve temelde derin bir hüzün, ciğerlerime oturmuştu. Bir ara aklıma, çocukluğumda yaşadığım travmatik bir olay geldi. Büyük teyzemin oğlu, tahsil için gittiği ileri bir ülkeden, çok değişik ve güzel bir misket getirmişti. Büyülenmiş bir şekilde miskete bakarken beni görünce, misketi bana hediye etmiş, ben misketi mahalleye getirdiğimde mahallede karışıklık çıkmıştı. Misketin mahalleler arası misket borsasındaki karşılığı, tespit edilemiyor, bir torba "İtalyan" verelim onu bize ver diyenler, uzak mahallererden misketi duyup görmeye gelenler oluyordu. Mahalledeki forsum misket sayesinde bayağı artmıştı. Sonunda üstünlük duygusunun verdiği sahte mutluluk, rehavet ve kendine aşırı güven, mahalledeki büyüklerin tuzağına düşmemi sağladı. Bir oyun esnasında, misket sırası bayağı uzamış elimdeki misketler oyuna devam etmeme yetmemişti. Pozisyonum çok güçlü idi. Metrelerce ötede olan rakibimin misketleri vurması imkansız gözüküyordu. Vuramadığı anda neredeyse mahalledeki tüm misketler benim olacaktı. Ama her açgözlü canlının başına gelen şey, tahmin ettiğiniz şekilde benim de başıma geldi ve ilahi adalet tecelli etti. Çocuğun öylesine taş atar gibi savurduğu misket, gelip misket sırasının en başındakine şak diye çarptı. Bizim "Amerikan" gitmişti. Tabii ki mahalledeki tüm forsum ve diğer tüm misketlerimle birlikte. Pencereden, saatlerce duvar dibinde oturmuş ağlayan beni gören annem, telaş ve büyük bir kızgınlıkla aşağıya inmiş, araştırmış ve ne olduğunu öğrenince, "-Ufacık çocuklar kumar mı oynuyorsunuz siz bakiym!" diye kızarak misketimi geri almış, ama bu mahalledeki çete tarafından pek hoş karşılanmamış, miskete de artık eski değerini vermemişlerdi. Misket sonra unutuldu gitti, ama geriye hep o sevdiğim bir şeyi yitirdiğimde onu bana geri getirecek olan "kutsal anne yardımı" kaldı. Şimdi ise neredeyse anneme telefon edip, balığı şikayet edecek hale gelmiştim. O sırada telefonla arayan ve "- Nasıl gidiyor abi?" diye soran; çocuk yetiştirme, üniversitede kariyer ve yaşamdan beklentilerini karşılama çabaları arasında perişan halde savaş veren, çeşitli zorluklarla boğuşan minik kız kardeşime -38 yaşında-, problemimi anlattığımda karşı taraftan gelen hattın bir süre sessizleşmesi karşısında, hemen "- Görüyorsun kardeşim, insan nasıl kendisine her hangi bir şey seçip, sonra onu hayatının en önemli noktasına koyuyor ve daha sonra onu yitirdiğinde ne kadar üzülüyor. Kendi ediyor, kendi buluyor aslında. Şu balık avında ne hikmetler saklı." deyince gülümseyerek, şimdi aklından geçenleri söylemiş olduğumu belirtti. Anladım ki, açılan bu yarayı, ancak yine bu yarayı açan kapatabilecek. Yani, yine bir balık! Kurtuluşum bunda idi. Artık her gece mendirekteydim. Kahvede oturup beni, dalgın ve sakin adımlarla başım düşünceli bir şekilde önde, mendireğin başına doğru ilerlerken görenler, arkamdan "- Abi, adam sıyırdı her halde." diye düşünmüşlerdir. Taa ki ben, zinciri kırıp, levreği yapıştırana kadar. Üçücü günün sonunda gelen zangırtılı kamış hareketleri, balığın attığı nefis bir depara, son model ve artık türünün en iyisini kullandığım makaramın verdiği zorlayıcı ve balığı pes ettirici harika uzun bir kalama, yorgunluktan perişan olan balığı oyalanmadan dikkatle sığ taşlık alana çekmem ve ilk kez kepçe kullanarak, balığı kepçenin içine alamasam da, kepçe ağlarının balığın ağzındaki sahtenin boşta kalan iğnelerine dolaşması ile balığın tuğla gibi karaya çıkması, bu kez her şeyi tersine çeviriyordu. İşte o zaman yaşadıklarım ise, ilk levrekte yaşadıklarımdan daha güzel. Yaşamın devamlılığını sağlayan, hayatta karşılaştığımız zorluklara katlanmamızı sağlayan da bu his olsa gerek. Hiç bir zaman pes etmemenin, öyle ya da böyle umudunu yitirmeyerek yaşamaya devam etmenin sonucunda gelen başarı, yaşamın genel bir olumlanması, her şeye rağmen devam etmenin güzel bir ödülü aslında. Ve yeniden gelen özgüven duygusu. Bir güzel tarafı daha, insanın zorluklara ve kötü günlere karşı pozitif şekilde aşılanması ki; bunu bir kaç gün süren başarılarla dolu bir av döneminden sonra yaşayacağım yeni bir aksilikte fark edecektim. İnsan kötü olaylara da, hastalıklara olduğu gibi aşılanıyor. Hiç bir zorluk, ilk karşılaşıldığı gibi ağır olmuyor. İşin doğal gereklilikleri arasına girip sıradanlaşıyor, kişiyi yolundan alıkoymak yerine destek olup, onu hırslandırıyor. Gördüm ki, ustalığa giden yolda başarılar kadar, başarısızlıkların ve hataların da büyük önemi var. Kahvede oturanlar, elimdeki balığı, ben arabaya doğru ilerlerken görünce, "-Abi üç gün uğraştın ama sonunda tuttun ya balığı! diye en az benim kadar sevindiler. Aralarında her gece beni konuşmuşlardı besbelli. Kimi negatif; "-Yakalanmaz ya o balık! Hem de o şekilde sahte yemle!" demiş, elindeki rakı kadehini kaldırıp karşısındakine vurmuş, kimi sessiz ve tarafsız kalarak merak etmiş, muhtemelen azınlıkta kalan bir iki kişi ise durağan ve tekdüze geçen bu köy yaşantısına bir hareket gelmesi için, belki benim başarılı olamamı dilemişlerdi. Bu yenilikçi azınlık, sevinçle ve parlayarak bana bakan gözlerle hemen kendisini belli etti. Diğer kesim ise hemen kolay yoldan, sahtelerin, kamışın cinsini cibilliyeti öğrenmek istedi. Sanki sihir onlardaymış gibi. Ama genel olarak herkes için sevinçli bir gece idi o gece. Hem benim için, hem oturdukları rakı sofrasında onlar için. O yüzden diyorum ki; hayatta başarılar kadar, hatta onlardan daha fazla, başarısızlıkların ve kayıpların da önemi var. İş onlardan gerekli dersleri çıkartıp, onları yenmek ve üstesinden gelebilmekte. Her şey gönlünüzce olsun, sakın ha misketlerinizi kaybetmeyin. Cüneyt Alpay |

