|
Biraz
uzunca süren bir hastalıktan yeni kalkmıştım. İstanbul Boğazı'nın soğuk
ve diri havası burnumda tütüyordu. İnsan bir hastalığı yenip, sağlıklı
olarak tekrar yaşama döndüğünde psikolojisi de düzeliyor, içini bir
sevinç kaplıyor, yaşama ve adalete olan inancı pekişiyor. Halbuki her insanın hayatı bir yerde pamuk ipliğine bağlı. Hastalığımın sebeplerini araştırırken bir de ne göreyim, öyle virüsler var ki, adamı duman edip, üç günde tüm iç organlarını kullanılmaz hale getiriyor, üstelik bu virüsler oldukça yaygın ve bunlardan sadece bağışıklık sistemimizin güçlü olması şartı, ya da nedeni bilinmeyen kişisel özelliklerimiz sayesinde kurtuluyoruz, bazılarından da kurtuluş mümkün değil. Bu nedenle hayatta insan yapmak istediği hiç bir şeyi ertelememeli diyerek, arabada yeni aldığım bir takım olta ve kamışlar, Üsküdar-Şemsipaşa'nın yolunu tuttum. Geldiğimde oradaki avlanma metodunun, yine değişmiş olduğunu gördüm. Bilmeyenler için Şemsipaşa avlağını biraz anlatmaya çalışayım. Sağa, sola yalpalayarak Karadeniz'den aşağıya inen İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya kavuşmadan önceki Anadolu yakasındaki son durağı Üsküdar-Şemsipaşa’dır. Bu avlakta son olarak Boğaz’ın akıntılı dip sularına ulaşılabilir. Balıklar aşağıya göç ederlerken, akıntı ile "balığın suyu" tabir edilen akıntılı yerlerden, kah Boğaz’ın bir kıyısına yaklaşır ve çarpar, bu kıyıdan ve burundan kurtulup, kah diğer kıyısına giderek, bir o yakada, bir bu yakada, balığın akıntı yüzünden mecburen kıyılara yaklaştığı bu bölgelerden çok iyi av verirler. Üsküdar-Şemsipaşa'da, balığın kıyıya yanaştığı ve son olarak biraz eğlenip yemlendiği bu tür yerler için çok iyi bir örnek teşkil eder. Lüferin, palamutun, çinekopun, istavritin, hatta zargana ve kefalin Boğaz'ı terk etmeden önce, en son resmi geçit yaptığı bu yer, şehrin en kalabalık ve aynı zamanda Anadolu Yakası'nda oturanlar için ulaşımı kolay bir semt olan Üsküdar'da bulunduğundan, bizim yakada oturan iddialı balıkçılar için bir toplanma, gösteri ve çekim merkezi olmuştur. Özellikle "Radarın Önü" tabir edilen, önünde Boğaz'ın en akıntılı yerlerinden birini barındıran bu yer, tecrübeli avcıların gösteri yaptıkları bir avlanma arenasıdır, desek yeridir. Öyle ki, çoğu zaman balıkçılığa yeni başlayanlar, bu iddialı ve profesyonel avcıların arasına girmeye cesaret edemezler ve kenarda onları seyretmekle yetinir, boyları, posları, kıyafetleri ve tavırları ile orada işlerin pek ciddi olduğunu izlenimi veren bu kalabalık, en ağır kurşunları, en uzun ve ağır kamışlarla, en uzağa atarak "balığın suyu"nu bulmaya çalışırlarken, birbirleriyle konuşmaları, birbirlerine laf atmaları, yeni yetmeleri ve acemileri küçümsemeleri yüzünden, insan onların yanına girmeye çekinir, bir hata yaparım rezil olurum diye, bunlar sarıkanatları, lüferleri alırken, insan ya kös kös caminin önündeki nispeten sakin alanda istavrit avlamaya yönelir, ya da radarın önünde oturup onları seyrederek kaderine razı olur. Yaşım ve huyum nedeniyle sanırım, böyle bir ortam gördüğümde hiç çekinmem. Tam aksine daha da heveslenir, büyük bir bilmişlikle, şartları sonuna kadar zorlar, tam hırlaşmanın çıkacağı zaman sert ve uygar bir üslupla insanları uyarır, onları hizaya getirmeyi başarırım. Yeter ki hatalı olan ben olmayayım, insanlara ve avlağa zarar verip, diğerlerinin işlerini engellemeyeyim. Eğer gücümün yetersizliği nedeniyle oradaki avlanma ritmini bozuyor, ya da dikkatsizliğim ve yorgunluğum yüzünden diğer avcıların rahat avlanmalarını engelliyorsam, hemen kenara çekilirim ve seyretmekle yetinirim. Olta takibini iyi yaparım. Başkasının oltasının üzerine düşecek şekilde riskli atışlar yapmam, sıramı bekler, emniyet paylarını iyi veririm. Bu durum, zamanla, karşı tarafta da bana karşı bir saygı uyandırır, onlara dikkat ettiğimi hissettiklerinde, onların da içi rahat eder, bana güvenleri artar ve hatta yanlarına gelebilecek olan daha duyarsız ve kaba bir adama beni tercih ederler ve benimle dost olurlar, beni yanlarında tutarlar. Sonuçta amatör balıkçıların abartmıyorum istisnasız tümü iyi insanlardır. Deniz ile haşır neşir olmak, bir taksi şoföründen, bir seyyar satıcıdan, şehrin stres ve yükünü sonuna kadar sırtlamış olan diğer şehir insanlarından çok daha yumuşak, anlayışlı ve sevecen yapar onları. Ama acemilerle dalga geçmek, balık tutamayanları tiye almak, kendisi ile övünmek, rekabetçilik. Bakın, bunlarda da üstlerine yoktur nedense. Avda başarılı olmak, hepimiz için bir gurur kaynağı, bizi diğerlerinden farklı kılan ve daha başarılı olduğumuzu hissetmemizi sağlayan, hoş bir duygu yaratmaz mı içimizde? İşte bu yüzden bu tür davranışların en hasları ve balıkçıların da tabii ki en hasları hep Şemsipaşa'da bulunur. Tanınmış bir ustamızda(1) bir Şemsipaşa avcısıdır. Hatta eskiden oturduğu yer olan Salacak, Şemsipaşa avlağının hemen üzerindedir ve kendisi dürbünle Boğaz'ın ve Şemsipaşa’nın durumunu izleyip ona göre ava çıkmaya karar verirmiş. Bilmem anlatabildim mi? Sabah erkenden Şemsipaşa'ya geldiğimde, önceden de belirttiğim gibi, avlanma metodu değişmişti. Daha önce yemli de, gece, gündüz çok iyi av veren çinakop ve sarıkanat, istavritin Boğaz'a girmesi ve av vermesi ile büyük balıkların canlı yem ihtiyacını karşılamış, onlar da bizim bayat yemlerimize iltifat etmez olmuşlardı. Ancak şaşırtıcı şekilde Şemsipaşa'da rapala ile sarıkanat alınıyordu. Bunu nedenini anlamış değilim, çünkü sahte yemle balık avı gerçekten çok zor. En azından yemliden daha zor olması gerekmez mi? Daha doğrusu istikrarsız bir avlanma şekli. Yemli de insan balığın bolluğuna ve açlığına göre belli bir ritmi tuttururken, sahte yemle balık avı, eğer balık çok bol ve arsız değilse, hele canlı yem de varsa, zorlaşıyor istikrarsız bir hale geliyor. Yine de kocaman sarıkanatları almak, hele kıyıdan pek bir zevkli olmalıydı ve denemeye değerdi. Hemen bagajdan 4.20’liklere göre nispeten daha hafif ve ufak olan 3.90 kamış(2) ve nispeten ortanca makaram olan 65'lik bir makine(3) çıkarttım. Nede olsa zor ve devamlı olarak akıntıya ağır -minimum 150 gr.- bir kurşun atacak, kurşun olanca hızı ile Marmara’ya doğru sürüklenirken, onu dibe indirmeye çalışacağım ve daha sonra onu beklemeden çekecektim. Böyle at çek bir şekilde av devam edecek, kısmet olarak da sahteye bir sarıkanat atlarsa sevinecektik. Etrafla selamlaşıp, atışlara başladık, ancak kısa bir süre sonra işin "kısmet" ile pek ilgili olmadığı ortaya çıktı. Şöyle ki, müdavimlerden olduğunu öğrendiğim bir şahıs(4), istikrarlı bir şekilde her üç atıştan birisini dolu olarak çekiyor, havada pır pır çırpınan sarıkanatlar milletin göz hizasından geçtikçe ve bu arkadaş alaylı, alaylı "- Hadiii! Çinakopçulaaar! Sarıkanatçılaaar!" naraları atıyor, diğer avcılarda bir hareketlenme başlıyor, milletin sinirleri bozuluyor, daha da bir hırsla, "-Yahu acaba ben yeterice uzağa atamıyor muyum? Benim sahte yemde mi bir kelek var? Misina mı çok kalın?" gibi cevapsız kalan sorular kafalarda uçuşurken, ağır kurşunlar da havalarda uçuşuyor, sert akıntıda sürüklenen takımlar, eğer yeterince uzağa atılamamışlar ise, akıntı ile hemen sola kıyıya yaslıyor, ya bismillah diye çeşitli hızlarda çekiliyor, ne yaparsak yapalım, hep aynı şey, herkes boş çekiyor, boş çeksek iyi, dip yapısını bilmeyenler takımı komple dibe takıp orada bırakırken, bir tek bu arkadaş "Hadiii, Çinekopçulaaaar, Sarıkanatçılaaaar! Remayözcüleer! Son ütücü, overlokçulaaaar!" diye nara atarak, hem avlaktakilerle dalga geçiyor, hem de her üç atıştan birinde kocaman bir sarıkanatı havalarda uçurarak, gözümüzün önümüzden geçiriyor, herkesi hasta ediyordu. Hemen avı bırakmaya karar verdim. Orada öyle rezil olacak ve kendimle dalga geçtirecek halim yoktu. Kenara çekildim ve durumu izlemeye koyuldum. Biraz sakinleşince, yanındaki arkadaşına şöyle seslendiğini duydum; "- Abi balık varken avlamak herkesin yapacağı iş, asıl maharet böyle durumlarda avlanmak, ben de bu yüzden çok uğraştım ve işin sırrını öğrendim! Böylesi çok daha zevkli!". Arkadaşımızın bu yaklaşımı nedense hoşuma gitti. Biraz dinlendim. Öğrenecek yeni bir şey çıkmıştı önüme. Bu ortam, tecrübemi geliştirmek için bir fırsattı aslında. Her şeyi deneyerek işin sırrını öğrenmeye ve ava devam etmeye karar verdim. Kendisine yanaşıp yahu nedir bu işin sırrı? diye sorduysam da, "-Abi, sana bunu söylemem kendime hakaret olur, ben çok uğraştım bu iş için, sen de uğraş öğren!" cevabını aldım. Durum ciddi idi. İlk olarak işin kurşunu çok uzağa atmakla ilgili olduğunu düşündüm. Bütün gün hırsla kurşunu en uzağa nasıl atabilirim diye uğraştım, durdum. 3.90'lık kamış daha hafif ve rahat olmakla birlikte kısa olduğu için dezavantaj yaratıyor, kurşun bazen az, bazen çok gidiyor. Uzağa gitse de, gitmese de, en kötüsü, dip yapısını tam olarak bilmediğimden, acaba balık daha da mı dipte, diyerek takımı saldığımda,"- Trak!", kurşun dibe takılıyor, sen bu şekilde misinayı kopartıp, avuç dolusu para vererek yeni almış olduğun güzelim sahteyi ve komple takımı Boğaz'ın dip kayalıklarında bırakarak, rüzgarda sallanan boş misinaya bakarken, arka planda avcı arkadaşımızın çektiği sarıkanatlar oynaşıp duruyor, sert ve hafif kar çiseleyen Boğaz havası ile gerilen sinirler, acılı bir kebap tadı ile birleşip, içimizdeki mazoşizm duygularını kışkırtarak, insanı Küçük Emrah'ın o eski ezik haline getiriyor, insanın içinden yanık yanık şarkı söylemek geliyordu. Bu takım takma işine de bir argo uydurmuşlar, “- Hah, Araba kaptırdı işte!” diye, sanki denizin dibinde hayali bir arap var, takımları o kapıyor, dalgasını geçiyordu işte millet acemilerle. Ne kadar uğraştıysam da tek bir balık alamadan ve onun(10) üzerinde çeşitli evsaf ve kalitede sahteyi dipte bırakarak geçen saatler sonucunda, gün batmaya yakın avcı arkadaş yanıma geldi ve "-Abi sen o kamışla ancak istavrit avlarsın!" diyerek o günkü ava son noktayı koydu. Şaka değildi durum. Arkadaşımız o gün 50 adet Sarıkanat almış, diğer on kişiden bir yada bilemedin iki kişi, birer ikişer balık yakalamış, diğerleri ise sıfır çekmişti. Eve döndüğümde pestilim çıkmıştı. Arkama yaslandım, önümde açık duran televizyona bakmama rağmen, programda ne vardı göremiyordum. Aklım Şemsipaşa rıhtımında kalmıştı. Ayağa kalktım, çoktandır salonda atıl duran, ağır olduğu için kullanmadığım 4.20lik, pek de esnek olmayan kaba ve hantal kamışa doğru yöneldim. Yine ağılığı yüzünden kullanmadığım başka bir makineyi(5) taktım, şöyle bir tarttım. Bütün gün kamış sallamış olduğumdan elime hafif geldiler. Sevindim. Hemen makaraya özel şoklu bir düzenek ayarladım. Esnek ve sağlam bir 0.29luk misinayı(6) makaraya sardım, ucuna beş kulaç aynı markadan 0,36lık bir bölüm ekledim. Havada uçan misinanın ağırlığı kurşunun uzağa gitmesini engelleyen başlıca nedenlerden birisini oluşturuyordu. Bu nedenle havada uçan ana misinayı riske girerek inceltmek gerekiyordu. Ancak atış esnasında kamışın halkalarına sürtünen oltanın uç kısma "şok" tabir edilen kalın bir bölüm ekleniyordu, çünkü 0,29luk misina ile 150 gr.lık bir kurşunu fırlatmak bir hayaldi. Herkesçe bilinen bu taktik, takılma anlarında ise tam bir dezavantaja dönüşüyor, olta dibe takıldığında, kalın misina ile ince misina birleştiği düğüm yerinden koparak, şok bölümü dahil tüm takıma elveda denmiş oluyordu. Bir gün evvel, kabaca on adet rapalayı ve kuşunu denize hediye etmiş olan benim dönmüş gözümün ise, takım rapala filan gördüğü yoktu. O meret balık neredeyse alacaktım onu! Akşam erkenden yattım. Saati bile kurmadım. Çünkü eskiden beri önemli bir işim, ya da görüşmem varsa saate gerek kalmadan sabah kendilinden uyanır ve hazırlanırdım. Gün doğmadan istediğim saatte avlağa geldiğimde aynı arkadaş ve bir iki hasta, rıhtımdaki yerini almıştı. Her zaman olduğu gibi o uzaktayken kovasına eğildim ve baktım. 3 adet iri Sarıkanat, kovanın içinde kuyrukları sağa sola oynatıyorlardı. Hiç şaşırmadım. 4.20lik kamışı elimde görünce merakla yanıma geldi ve sırıtarak "- Abi kamışı yeni mi aldın?" diye sordu. "- Hayır!" dedim. "- Zaten vardı da, dün getirmemiştim!" diye cevap verdim. Aradan bir süre daha, bu arkadaşımızın yakaladığı balıkları seyretmekle ve dibe takılan bir iki takımı kurtarmaya çalışmakla geçti. Saat 10:00'a doğru adını, Şemsipaşa’nın en iyi avcılarından biri olduğunu daha önce çeşitli vesilelerle duyduğum bir balıkçı(7) geldi. Etrafla selamlaştı, sempatik sevecen bir tip. O da henüz ikinci atışında iri bir sarıkanatı rıhtımda havalandırırken, o bilindik çinakopçu, remayözcü narasını atmakta gecikmedi. Tabii ki, diğer avcı ile çok iyi tanışıyorlardı ve ne oldu tahmin etmişsinizdir. İkisi kendi aralarında yarışmaya başladılar. Durum artık biz diğer balıkçılar için iyice çekilmez hale gelmişti. İki usta balıkçı birbiri peşi sıra balıkları çekiyor, ardından yine aynı meşhur bilindik nara. "- Hadiii, Çinekopçulaaar! Sarıkanatçılaaar!. Remayözcüleeer! v.s." Nara atan sayısı ikiye çıkmış, durum da çığırından çıkmıştı. Hemen aklıma florakarbon görünmez misinalar geldi. Acaba bunlar florakarbon mu kullanıyorlardı? Ya da sahtelerinin bir özelliği mi vardı. Etrafta sahte yemlere sardalye yağı sürdükleri rivayetleri bile dolaşmaya başlamıştı. İnsanın aklına bin bir şey geliyor, fakat hepsini birden denemeye mecali kalmıyordu. Böyle durumlarda insan kendi beceriksizliğini kabullenmek istemediği için, suçu malzemelere, ya da dış faktörlere yükleyip işin kolayına kaçmak istiyor. Birdenbire durumun misinadan kaynaklanmış olabileceğinden emin olarak, yani malzemeden medet umarak, "- Ulan!" dedim. "- Florakarbonu bir takayım! Gösterdim ben size şimdi!" Derhal avı bıraktım, koşarak bilinen bir malzemeciye(8) gittim. Florakarbon misina bir tek orada vardı, oradan diğerinin(9) yolunu tuttum. Sahteleri(10) en ucuza onlar satıyordu. Daha ucuza uzak doğu "no name" çeşitli raplalar da bulunuyordu onlarda. Yeni aldığım malzemelerle geri döndüm. Tahmin edeceğiniz gibi, florakarbon misina durumu hiç değiştirmedi, değiştirmediği gibi başka sorunlar açtı başıma. Gam yaptı dolandı. Her iki atıştan, birinde rapala ana bedene dolanmış olarak geliyordu. Zaten zahmetle yaptığımız her iki atıştan birinin boşa gitmesi demekti bu ki, diğerlerinin başına hiç de böyle bir şey gelmiyordu. Sonunda anladım ki, malzeme galiba o kadar önemli değildi. Çünkü avcılardan biri çok ucuz sıradan bir sahte taklidi "no name" markasız bir rapala ile avlanıyordu. Bu gözle incelediğimizde adamların, hele birinin, hiç böyle şeylere itibar etmediğini, hatta kullandıkları sahte yemleri başkalarına aldırttığını, "- Mavisinden olsun işte!" diye sıradan kriterler koyduğunu görüyorduk. Diğeri, ise sahte yeme biraz daha fazla daha önem veriyor, arada bir değiştirip denemeler yapıyordu. Neyse ki, eskiden hiç bir tecrübeye dayanmadan, görüntüsüne aldanarak kafadan aldığım rapala stokum oraya buraya takılarak bitmiş, malzeme kutum temizlenmiş, ben de rahatlamıştım. Çünkü işin asıl sırrının sahte yemde olmadığı anlaşılıyordu. Peki neydi işin sırrı? İş şöyle başlıyordu. Bence her ince detaya dikkat etmek ve başarılı atış sayısını maksimuma çıkartmak işin başlangıç noktasını oluşturuyordu. Yani istikrar ve devamlılık temel şarttı. Dikkat ettim ki, bu iki başarılı avcı, on başarılı atış ve deneme yapıyorsa, diğerleri, yani bizler, çeşitli sudan nedenlerle işi gevşetiyor, yoruluyor, dinleniyor, sigara içiyor, sohbet ediyor, bekliyor sonuçta onların yarısı kadar bile atış yapamıyorduk. Yaptığımız atışların bir diğer yarısı da, takılma, dolanma, ters dönme ile noktalanıyor ve çalışma kapasitemiz daha baştan %30'lara düşüyordu. Gam yapma ve dolanma sorunun kullandığım klipsli fırdöndüden ve ucunu biraz fazlaca bıraktığım kasa düğümlerinden kaynaklandığını keşfettim. Zaten iki kulaç uzunlukta olan beden, rüzgarlı havada 100 metre kadar uçarken kurşunun bağlı olduğu kısa bölümdeki kasa düğümlerine dolanıyor, bu tür fazlalıklar dezavantaj oluşturuyordu. Teşkilatı minimalize edip, küçük ve çapaksız özel sağlam, ancak çok ufak bir klips, mümkün olan en ufak fırdöndülere kasa düğümsüz direkt uni knot la bağlanmış benden ve kurşun, dolanma ve takılma sayısını minimuma indirdi. Bu tür ufak detayları düzeltmekle başarılı atış sayısı istikrar kazandı ve bir temel oluşturdu. Şimdi sıra balığı almaya gelmişti. Sıra ile tüm negatif faktörleri elemine etmeye karar verdim. Şimdi de dip yapısını iyice tanımalı ve dibe takılmaları minimuma indirmeliydim. Gün ilerlemiş, neticenin yine düne benzer olacağından korkmaya başlamıştım ki, karşımda, bir dostumun(11) muzipçe gülümseyen yüzünü görüverdim. Sanırım bir süredir alaylı bakışlarla beni izliyordu. Dostumu görünce sevindim, derdimi anlatacak birini bulmuştum çünkü. İkinci gün yarılanmıştı ve ben ve birkaç hırslı balıkçı daha siftah bile yapmamıştık. Anlattıklarımdan ve gördüklerinden onunda gözü korktu ve karizmayı çizdirmek istemediğinden olsa gerek olta atmaya yeltenmedi. Bu arada sevinçle söylemeliyim ki internet grubumuzdan başka bir arkadaşımız da orada avlanıyordu, iki gün çok uğraşmasının karşılığında, her gün hiç olmazsa tek bir balık alabildi. Dostum ise yine mail grubumuzdan başka bir arkadaş(12) ile buluşmak üzere Şemsipaşa ya gelmişti. Benim de biraz molaya ihtiyacım olduğundan ava ara verdik. Yeni arkadaş ile tanıştık, çok samimi, iyi biri, balık avlamayı bırakıp bir süre bizimle sohbet etti. Onun da başına aynı şeyler gelmiş. “- Abi ben pes ettim. Adamların hareketlerini ezberledim artık. Aynı takımları, aynı yere atıyorum, aynı şekilde çekiyorum, ancak olmuyor, yine onlar yakalıyor, ben yakalayamıyorum!” diyerek durumu teyit etti ve ekledi "- Hiç uğraşamam, burada güzel güzel istavritimi avlarim!" dedi. Artık benim için de geç olmuştu, dostumun da eve dönmesi lazımmış, yeni tanıştığımız arkadaşı istavritleri ile baş başa bırakıp evlere dağıldık. Skor yine sıfır, ben ayrıldığımda "meşhur ikili"de skor yine ellinin üzerinde idi. Fakat ertesi günden ümitli idim. Düşündüğümde, durumu diğer avcılarında kabullenmiş olması, ancak yine de durmadan denemeleri bana ilginç geldi. Bu durum, yaptığım işe daha iyi konsantre olmamı sağladı ve ince detayları daha dikkatle değerlendirmeye ve araştırmaya kendimi verdim. Balık yakalamaktan çok işin sırrını öğrenmek bir hedef haline geldikçe, yeni denemeler yapmaya yeni sarım teknikleri denemeye, dip yapısının çeşitli yerlerine bilinçli olarak takımı indirip oralarda bir iki atraksiyon çekmek gibi daha rafine metotlar geliştirmeye başlamıştım. Ertesi gün yine erken bir vakitte avlakta yerimi aldığımda, ortalık nispeten daha sakinken, yeni metotları denerken, yavaş yavaş dip yapısını tanımaya başladığımı keşfettim. Takımlar dibe aşağı yukarı hep aynı yerlerde takılıyordu, ki dikkat ettiğimde bu başarılı ikilinin buralarda işi dahi olmuyordu. Hep aynı yerden, aynı uzaklıklara istikrarlı atışlar gerçekleştiriyor, balığı hep aynı yerden alıyorlardı. Durum yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Ama yine de o ana kadar dibe taktığım onlarca rapala yüzümden elim iyice ürkekleşmişti. Sert ve güçlü akıntıda, kurşun dibe inmeden az önce hemen çekmeye başlıyor, aceleci tavırlarla takımı kurtardığıma dua ederek, oltayı geri sarıyordum. Tabii ki, boş olarak. İçimden “- Elini korkak alıştırma Cüneyt! Balık dipte!” diye geçse de, aklıma dibe takmış olduğum onca takım geliyor ve oltayı alel acele geri çekiyordum. Sonunda oradakilerden biri halime acımış, ya da karalılığımı ve ısrarcılığımı takdir etmiş, olmalı ki, dile geldi ve "- Abi çok hızlı çekiyorsun, bu şekilde balık alamazsın!" deyiverdi. E dedim, çekmeyince de takılıyor!. "- Hayır!" dedi."- Şu an bulunduğun yerde takılmaz takılan yerler şunlar, şunlar, şunlar ve şurası diyerek benimde tecrübelerimle sabitlenmiş yerleri tek tek gösterdi. Tablo aydınlanıyordu. "- Yeterince uzağa atarsan, sola yaslamayan, takımı hızla karşıya, Sarayburnu'na doğru sürükleyen bir ufak akıntı keşfedeceksin, balık orada, burada kurşun hafifçe yerden havalanır, sen takımın biraz daha inmesini ve oltanın olabileceği en uzak noktaya ulaşıp -tahmini makaradan 150 m. kadar uzakta-, orada balığın suyunu bulduğunda ki, bu garip akıntı, sahte yemi öyle bir hareket ettiriyor ki sanki balık yakalandı diye tasmalıyorsun, o akıntıyı bulduğunda makarayı düzensizce sarıp, durdurarak ve ya oltayı hafifçe çekerek aksiyon verdiğin taktirde, o an balık atladı atladı, yoksa çek geriye! Yoksa kurşun balığın suyundan yani onu ileriye doğru çeken akıntıdan kurtulup rıhtıma doğru hızla yaslayan asıl güçlü akıntıya kapılır ve yanlar ve takılır!" diyerek üç günlük çalışmanın özetini geçiverdi. Demek ki balık tüm bu atma çekme gayretlerinin içerisinde sadece bir iki saniyelik bir "altın an" da vurabiliyor. Tüm bu çabalar o altın ana ulaşmak için! Halbuki ben ilk gün ne kadar safmışım. Sanki balık her yerde olabiliyor ve tesadüfen en kaliteli sahte yemi seçip pat diye ona atlıyor zannedip olur olmadık yerlere oltamı atıp durmuşum. Balık dipte deyip balığın suyuna yetişmeden, ya da ıskalayarak, olmadık yerlerde kurşunu dibe indirip, takımları dipte bırakmışım. Demek ki balık uzakta ve dipte her gün o günün şartlarına göre değişen sadece belirli ufak bir yerde bulunuyor. Bütün iş, o yeri keşfedip oraya ulaşmaya çalışmak ve o kısa bir iki saniyelik "altın" anı yakalayabilmek. Gerçekten ustalık istiyordu bu iş. Zaten ikilinin bile, her attıklarında yakalayamamalarının nedeni de bu idi demek. Balığı o akıntılı ve derin suda, bir futbol sahası kadar büyük bir alanda dibi avucunun içi gibi bilerek arayıp, takımı elinle koymuş gibi orada dolanan bir kaç balığın önünden geçirip, sahte yeme gerekli aksiyonu o kısa an içerisinde vererek balığı kandırmak. Gerçekten ince ve zor bir işti bu. Ama becerinin ve başarının da ödülü büyük olacak, yeni bir şey öğrenmiş olmak ve zoru başarmak bana gurur verecekti. Bu deneyimler ışığında yaptıklarım ile, ilk gün yaptığım şuursuzca at-çekler arasın daki fark inanılmazdı. Artık o sert akıntıya rağmen kurşunu attıktan sonra nerede dibe ineceğini kestiriyor, dibe iniş yerinin takılma riski taşıyıp taşımadığına geçmiş güzel(!) ve pahalıya mal olmuş tecrübeler sayesinde karar verebiliyor, dipteki o “altın akıntı” yı bulduğumu hissedersem, kısa süre içerisinde sahte yeme, balığı alacak o aksiyonları yaptırmaya gayret ediyor, bir iki sarımlık bu kısa şans genellikle, ve özellikle balığın suyu bulunamamışsa negatif sonuç veriyor, daha sonra takım akıtıya kapılarak iyice yanlıyor ve kayalık rıhtıma yanaştıkça, akıntıya karşı zorlu bir takımı geriye çekiş süreci başlıyordu. Gerçekten zahmetli ve istikrar ve ısrarla tekrarlanması gereken bir işti bu. Bu "altın an" aydınlanmasına erdikten sonraki üçünçü atışta olta tam akıntının ortasında, ancak bu sefer kıyıya doğru değil ileri Topkapı Sarayı'na doğru debelenirken, hafifçe çekmelerim esnasında, "Haars" diye bir asılma oldu ve bu asılmanın dibe takılma asılmasından çok farklı olduğunu hissetmemle birlikte, bu sefer balığı almış olduğumu anladım. O kütük gibi dibe takılma gerginliği değildi bu sefer oltamdaki. Hafifçe yalpalayan ve kafa atan bir canlı vardı bu sefer karşı uçta! Üç gündür beklediğim an bu andı. Ne kadar farklı bir çekişti artık sonrası. Arada bir makarayı durdurup kamışla balığı kaldırıyor ve kafa darbelerini kamışın ucunda hissediyor, gelenin beklenen kerata olduğuna dair inancım daha da pekişiyordu. Rıhtıma yaklaşınca balık yüzledi, bende keyiften dört köşe, balığı havalarda uçurarak rıhtıma aldım. Bir an için başarılı avcıların en tanınmış olanı ile göz göze geldik. Bakışlarını benden çevirip, neşeyle söylemekte olduğu şarkının sesini biraz kısar gibi oldu. Şemsipaşa'ya yeni bir balıkçı gelmişti, belki yeni bi arkadaş, belki yeni bir dost, belki can sıkıcı sevimsiz bir tip, kim bilir, ancak belli ki hiç bir şey Şemsipaşa da artık eskisi gibi olmayacaktı. En azından benim için! Daha sonra istatistiksel olarak ikilinin atışlarını incelediğimde hepimizden sayıca daha fazla ve istikrarlı bir şekilde çok ileride ve dipteki o "altın kısa anı" yaşadıklarını, balığı orada aldıklarını ve eğer almadılarsa takımı hiç oyalanmayıp geri çekiklerini hissettim. Ama artık geç olmuş, bende gün doğumundan gün batımına kadar hiç durmadan orada avlanmıştım. Hava karardı herkes gitti ve en son ben kaldım, ava son verdim. Ertesi gün Kurban Bayramı idi. Eksilen malzemeleri tamamlamak için girdiğim malzemeci, "- Hayrola Cüneyt Abi? Üşümüşsün!" deyince ilk kez yorgunluğumu ve açlığımı hissettim. Onlarla bayramlaştım. Aklıma Üsküdar'daki meşhur bir lokantada(13) bir şeyler yemek geldi, çünkü eve vardığımda yemek pişirecek halim kalmayacaktı besbelli. Bu uluslararası düzeyde tanınmış lokantaya girdiğimde garsonlar üstüme başıma bakıp, beni evsiz-barksız bir "homeless" zannedip önce telaşlandılar. Ben soyundukça ortalığa saçılan yırtık anorağım, koltukaltları rahat atış yapabileyim diye özellikle yırtılmış eski shetland kazağım, üç gündür değiştirilmemiş pis balık kokan bir gömlek, yırtık ayakkabılar, ve dağınık bir saç baş ve yine üç(!) günlük bir sakal ile, adamlara içimden gülümseyerek hak vermedim değil. Ama gözlerimdeki mutluluk sanırım bir evsiz barksızda bulunmayan nitelikte olsa gerek ki, bana alıştılar. Tam aksine bende bir gariplik olduğunu fark edip, sevimli bir gülümsemeyle kabullendiler beni. Aynı gülümseme ve tok bir karınla uğurladı beni kapıdan babacan şef garson. Ertesi gün uyandığımda, benim için avlanmanın yine bir süreliğine daha bittiğini üzülerek gördüm. O kaba 4.20 lik kamışla, 150 gr.lık kurşunu kendimi kaybetmişçesine hırsla uzağa fırlatacağım derken, sağ elim davul gibi şişmiş ve avucumu kapatamaz hale gelmiştim. Orta kalite malzeme bu işin götürülebileceği sınıra gelmiştim demek ki! İyileşme sürecinde kaliteli malzemeleri aramak ve bulmak lazımdı. Tam işi öğrenmiştim ki.. Neyse! Ne demişler, yenilen pehlivan güreşe doymazmış! İlk fırsatta yine Şemsipaşa'dayım... Cüneyt Alpay |
