Evrenle Islak Bir Bütünleşme Anı..
Bilmiyorum,
daha önce de sizlere, büyük ustaların avlandığı, Kuzey Ege'nin tanınmış
balıkçı köylerinden birindeki bir bağ evine taşındığımdan bahsetmiş
miydim? İnsan levrek gibi ender bulunan ve zor avlanan belirli bir
balığı, ciddi ve istikrarlı bir şekilde avlamayı hedeflediğinde, bu iş
için hafta sonlarını biraz aşan bir mahiyette "zaman ve imkan" ayırması
gerekiyor.
Bu gerekliliğin en önemli nedenlerinden biri, balığın
her yerde ve günün her saatinde av vermemesi. O kadar ki, gün
içerisinde balığın av verdiği saatlerin toplamı, sabah ve akşamları
bir, hadi bilemediniz iki saati geçmiyor. Onun dışındaki zamanlar,
istisnai durumlara bağlı. Geçiş döneminde balık sürüsüne rastgelmek,
dalgalı havada balığın beslenme amacı ile dere ağızlarına hucum ettiği
ender günler hariç, bu bahsettiğimiz zamanların dışında levrek avlamak
neredeyse imkansız.
Bu nedenlede zaten yaşadığımız büyük
şehirlerden uzakta bulunan avlaklara, ulaşmak, yerleşmek, hazırlanmak,
hem de doğru yeri bulup, doğru zamanda avlanmak, çoğunlukla bir hafta
sonu tatiline sığdırılamıyor. Hele benim gibi, sabit bir avlakta, hep
aynı metotlarla avlanmayı sevmiyorsanız, yeni yerler görmek, yeni av
şartlarını denemek isteyen bir macera tutkunuysanız, işiniz daha da
zor.
Değişen şartlara göre adapte olmak için yaratıcılığınızı
zorlarken yaşadığınız heyecan, hele sonuca ulaştığınızda yaşadığınız
başarı hissi, apayrı bir haz ve amatör balıkçılığın da asıl hedefi
değil mi? Ancak bunun için temel şart, kişinin özgürce karar
verebileceği şartların sağlanmış olması.
Kişinin gittiği
bölgelerde yeni avlaklar denemek, pes etmeyip değişik hava şartlarında,
değişik avlanma metodlarını zorlamak, çeşiti yerlerde değişik avlanma
şekillerine zaman ayırıp sonuçlarını karşılaştırmak, değerlendirmek hep
zaman işi. Ve tabii ki imkan! Bilinen çağdaş ve evrensel kısırdöngü, "-
Zamanın varsa işsizsin, imkanın yok. İmkanın varsa çalışıyorsun,
zamanın yok!" burada da geçerli. Bir de bizim gibi ülkelerde, hem
çalışıp, hem imkanı olamayanlar var tabii, onlar ayrı, oraya girersek
çıkamayız. Sonuçta şehirlerde yaşayan bizler için, bu işi öğrenmek ve
layıki ile yapmak için, maalesef hafta sonlarından biraz daha fazla
zaman gerekmekte.
İşte bu nedenle bir fırsatını yaratıp, bahsettiğim köyün eski muhtarının zeytinlikler içerisindeki bağ evini kiraladım.
"Zaman
ve imkan" faktörü ile birlikte konu etmek istediğim çok önemli bir
husus daha var. Gelişen olaylar bana, çok sosyal ve yalnızlıktan nefret
eden bir insan olmama rağmen, üzülerek söylemeliyim ki, bu tür
denemelerin ve ciddi avların sadece "YALNIZ!", ya da istisnai olarak
çok uyumlu dostlar ile yapılacağını gösterdi.
"Yalnız av" derken
bu sadece av esnasında yalnız olmayı kapsamıyor. Karar verme, planlama,
şartları değerlendirme esnasında da, tecrübesiz dahi olsanız, tamamen
kendi içgüdülerinize, hislerinize ve mantığınıza göre karar vermeniz
gerektiğinden ve verdiğiniz kararları özgürce uygulamanızın getireceği
avantajlardan bahsediyorum. Bazen size iyi niyetle yardımcı olmaya
çalışan, hatta yöreyi çok iyi tanıyıp, avı çok iyi bilen insanlar dahi,
fazla bildikleri için engel teşkil edebilmekteler. Değişen şartlara
çabuk adaptasyon, yeni şeyler deneyerek yaratıcılığı maksimize etmek,
hep yalnız iken daha kolay yapılacak şeyler.
Şöyle bir gökyüzüne
bakıp, sadece içinizden öyle geçtiği için " -Gitmiyorum ya bugün ava!",
diyebilecek kadar, ya da aklınıza tesadüfen gelen ufacık bir detay
yüzünden hatırladığınız bir mendireğe gitmeye son anda karar
verebilecek kadar özgür olabilmekten bahsediyorum. Sanırım beni
anladınız.
Tam bu aşamada öne çıkan en önemli faktörü her halde
tahmin etmişsinizdir. Eşinizle balık avlama konusundaki uyumunuz.
Kişinin eşi ile "sonsuz bir uyum" içerisinde olması, ya da benim gibi
bekar olması şartları dışında levrek avlama şansınız yok. Çünkü bu
balık tam yemek saatlerinde ve sonrasında av vermekte. Düşünün bir,
eşinizle "- Tatile gidiyoruz hayatım!" diyerek yola çıkmışsınız -balığa
gidiyoruz hayatım diyebilenlere ne mutlu-, tam romantik bir akşam
yemeği planlanmış, siz mendirekte at-çek yapıyorsunuz. Bir anda takip
aldınız. Devam etmek zorundasınız, çünkü takipler artmış! Bıraksalar
bütün gece oradasınız. Olmadı işte! "-Yemeğe kadar atayım, kısmetse
gelir!" diye hiç kendinizi kandırmayın. Yemeğe kadar değil, balığı
alana kadar atmak zorundasınız.
İlk balığımı, yanımdaki
avcıların oltalarını levrekler takip ettiği halde, eşleri onları
çağırınca gittiklerinden ve ortalık sakinleşikten sonra aldığım için,
bu konuyu bu kadar uzattım. Benim için güzel bir ders olmuştu. Size
aktarayım istedim.
Demek ki, tamamen özgür ve yansız karar
verebilmek, yeri geldiğinde, kah yok bugün balık deyip erken dönmek,
kah ertesi gün tekrar denemek, insanın iki elini bir pabuca sokmayacak
kadar geniş bir zamanda, rahat ve kendi başına karar vererek, bu işe
dengeli bir vakit ayırmak bu işin temelini, olmazsa olmaz şartlarını
oluşturuyordu. Sonuçta insan hem keyif alabilmeli, hem de balık
yakalayabilmeliydi.
Eve yerleştiğimde aklımda hiç balık avlamak
yoktu. Gece boyunca yanımdaki zeytin ağacına yerleşmiş bir bülbülün
anlattıklarını dinledim. Anlattıkları hiç bitmedi. Ama o anlattıkça,
neden burada olduğumu, balıkların aşağı yukarı nerelerde olabileceğini,
ne zamanaları avlanmam gerektiğini, hepsini ondan öğrendim.
Hiç
şaşırmayın. Bazı geceler susuyordu mesela. O gecelerde rüzgar artmış
oluyor, havada bir esinti, bir tedirginlik oluyor, insanın içini bir
hüzün kaplıyor, hiç bir şey yapası gelmiyordu. Kimi günler ise, neşe
ile bütün akşamüstü ortalığı bir şenliğe çeviriyor, hava o gün daha
sakin ve ferah oluyor, hafifçe esen rüzgar, mis gibi deniz kokuyor,
bülbül ise bana, haydi vakit geldi oyalanma diyordu adeta. O
akşamüstlerinde ise keyifle avlakların yolunu tutuyordum.
Böylesi
günlerde, tabiata genel bir canlılık geliyor, aynı canlılık denizin
dibine de devam ediyordu. Ayrılıklar, tamamen yanılgılardan mı
oluşuyordu acaba?. Ayrı ve birbirinden uzak olduğunu sandığımız her şey
aslında bir bütünün parçası mıydı? Denizin içi, denizin dışı, yer, gök,
insan vücudu, tenimiz ve onu çevreleyen hava, esen rüzgar, bahçede
dolaşan kedi, tavana yerleşmiş kırlangıç ve beslediği yavrular, hiç
biri birbirinden ayrılmış değil, aksine bir ve bütün müydüler? İnsan
böyelesine bir bütünleşme ve aşkla evreni kucakladığında, coşkulu bir
vahdet-i vücut içerisinde aydınlanıyordu. Farkındalık ve sezgi, işte
böyle anlarda ortaya çıkıyor ve belki de insana en doğru kararları
verdiriyordu.
Böylesi günlerden birinde, Sokakağzına doğru yola
düştüm. Hava biraz esintili, deniz çırpıntılı idi. Ufak dalgalar,
Sokakağzı kumasalını ufak ufak dövüyor, hiç olmaz ise, şeffaf şamandıra
ve silikon ile ufak bir akşamüstü ispendeği vaad ediyordu. Güzel bir
kumsal yürüyüşünü, uygun bir rüzgarda, şamandıralı silikonu sol
yanımdan denize savurarak, kumsalın bittiği yere kadar devam ettirdim.
Ben
avlanırken balığı hiç düşünmem, etrafımla bütünleşir, o anda
ciğerlerime dolan deniz kokusunu içime çeker, botlarımın çakıl
taşlarında çıkarttığı sesleri dinler, bulutların gökyüzündeki
değişiminden anlamlar çıkartır, önümde sergilenen bu enfes tabloyu
seyreder, rüzgarların bana neler anlatmaya uğraştığını anlamaya
çalışırım.
İşte böyle anlarda, kimi zaman, elimdeki olta,
şiddetle sarsılmaya başlar. İlk aklıma gelen, "- Hay allah takıldı
yine!" düşüncesini atlatıp, balığın hareketlerini iyice ayrıd edince,
kendimi oltama takılan balığın çırpınışlarına bırakır, onunla sanki
haberleşir ve evrenin tüm sırlarına sahip olan bir canlı ile çok kısa
süreliğine bir temas kurmuşum gibi bir trans haline geçerim.
Kalama
açık, kah o çeker, kah ben çekerim. Nedense hep bana doğru gelir, sanki
benimle kucaklaşmak ister gibi. Onunla yüzleşme anım, onu ilk kez
görmem, elime almam, içimde hep, yitirilmiş ve bekli de artık hiç
ulaşılamayacak olan, eski bir sevgiliye tekrar kavuşmuş olmanın sevinci
yaratır. İçimi garip bir coşku ve sevinç kaplar. Belki de o yüzden onu
salamam, alıkoyarım. Bir süre bu eski sevgili ile birlikte olmak, bu
sonsuz zamanda aynı mekanı paylaşacak olmak, hatta zamanı ve maddi
boyutu aşan bir kavuşma ve bütünleşme duygusu ile mest olur kalırım.
İçime bir sakinlik, bir bütünlük duygusu yerleşir kalır.
İşte
böyle bir yürüyüş anında, önümdeki kumsalın bittiğini fark ettim. Av
boyunca denizde hiç bir canlıya rastlamamıştım. Yüzümü geri döndüğümde
rüzgarın, silikonu bu kez sağımdan denize doğru savuramayacağım kadar
tersten geldiğini gördüm ve avın bitmiş olduğuna karar verdim. Kamışı
topladım. Geldiğim yere doğru yürümeye devam ettim. Mendireğe
geldiğimde, tek tük bir iki insan kahvede oturduğunu ve çay içtiklerini
gördüm. Etraf sakindi.
Hemen limaniçinin sonlandığı ufak sığlık
kumsalın yanıbaşında yer alan bu taş yapının verandasındaki masalardan
birine oturdum ve içinde yer yer yosunlu halatların serili olduduğu sığ
liman kumsalını ve suyu seyre koyuldum. Geldiğimden beri ilk kez o an
balık gördüğümü farkettim. Bu durum hemen dikkatimi çekti, çünkü
limanın dışındaki deniz sanki kurumuş gibiydi.
Ufak ilerylar
ve yavru gümüşler salına salına kumsalda yemleniyorlar, yalnız biraz
aceleci tavırlarla sağa sola koşuşturuyorlardı. Bir çay söyledim. Ancak
o anda önümde salınan bir gümüşün ensesindeki derin ve beyaz açık
yarayı farketmemle, çay söylemekte ne kadar hata ettiğimi düşünmem bir
oldu. Bir anda yaşadığım sevinç ve heyecan karışımı duyguyu zor
bastırdım. İçimde yaramazlık öncesi bir çocuğun içindeki o muzip
kıpırtı, çayımı içerken beynim fırtına gibi çalışmaya başladı. Eğer
etrafta hiç balık yoksa, bu levrekler gece vakti burayı basar, hatta
baksana belki de basmışlar bile, diye geçti içimden. Sabırsızlıktan
çayımı bir dikişte içtim, hesabı zor ödedim.
Masadan kalktığımda
güneş batmıştı. Alacakaranlık çökerken, av vaad eden, daha önce balık
yakalanmış olduğunu bildiğim bir mendireğin ucuna doğru umutla
ilerliyordum. Hava kararmış, el ayak ortadan tamamen çekilmişti.
Zamanın geldiğini iyice hissetmiştim. Mendirekteki yerimi aldım.
Etrafta çıt çıkmıyordu. Bu anlarda insan nasıl heyecanlı oluyor. En
güzel sahtelerimi koymuş olduğum, ufak kutumu dikkatle açtım, kayaların
üzerine güzelce yerleştirdim, atışlara başladım. Hava takipleri
göremeyeceğim kadar kararmıştı.
Ancak soldaki tepelerin
üzerine çöken kızıllık, kararan gökyüzüne rağmen, suyun üzerindeki
dalgalanmaları görebileceğim kadar bir aydınlık sağlıyordu. Mor ve
kızıl harelerin kıpırtılı sudaki yansımaları, yüzümü okşayan serin bir
melteme dönüşüyor, sanki bana bir şeyler fısıldıyordu. Tamamen bir
hayal dünyasına girmiştim. Sudaki kıpırtılardan ve dikkatle ancak kesik
hareketlerle çekmekte olduğum sahtenin peşinde oluşan minik
girdaplardan, oltamı devasa levreklerin takip ettiği sonucunu
çıkartıyor, heyecandan neredeyse tir tir titriyordum. Tam böyle bir
anda kamış zangırdamaya başladı. Tamam dedim geldi işte. Hiç
telaşlanmadım. Zaten beklediğim bir şeydi.
İlk heyecanım
geçtiğinde, kayaların üzerinde olduğumu fark ettim. Buluduğum
yükseklikten balığı karaya almanın imkanı yoktu. Daha önceden gözüme
kestirmiş olduğum ve solda liman içine doğru alçalan bölüme geçip
balığı oradan alacaktım. Yalnız bu konuda balıkla henüz anlaşmış
değildik. Kurtulmak için suyun derinliklerinde bir oraya bir buraya
gidiyor, daha da kötüsü ben liman içine sola doğru kayaların üzerinden
hareketlendikçe, o tam tersi kendisini limanın dışına sağa doğru
atıyordu. O esnada balık ilk kez yüzledi. Misina çapraz bir şekilde
sağdaki kimi kayaların üzerinden aşıyor, açıkta yüzlemiş faşır fuşur
çırpınan balıkla birlikte kayalara sürtünüp duruyordu. Kayaların
misinayı kesme ihtimali belirmişti. Bu sayede hayal dünyasından çıktım
ve bir şeyler yapmak gerektiğine karar verdim.
Tekrar yukarı
kayalara doğru çıktım, misinayı hafifçe gerdim, iğne yerleşsin diye
orta karar bir tasma attım. Yüzlemiş balığın inadı biraz kırılır gibi
oldu. Balık yanladı, takati biraz kesilmiş bir şekilde hiç olmazsa
istediğim yöne doğru gelmeye başladı. Ama pes etmemiş, sağa sola
zorlamaya devam ediyordu, ama balığı doğru yöne çevirebilmiştim. O
geldikçe ben de geri geri tekrar kayalardan düzlüğe indim, kamışı
ileriye doğru uzatarak, balığı dipteki kayalardan da kutarıp, uygun bir
girintiden bodoslama suyla kayaların kesiştiği yere getirdim.
Kıyıladığında hareket edecek hali kalmamıştı. Son bir heyecanla,
misinama da biraz güvenerek, balığın ufaklığını da gördükten sonra,
fazla zorlamadan hafifçe balığı yosunlu ve kaygan kayaların üzerinden
bir on santim çekerek elimin de yardımı ile yavaşça karaya aldım.
Anlamı
ve bana yaşattıkları büyük, kendisi ufak porsiyonluk bir ispendekti bu.
Ama mendirek ve şartlar test edilmişti. Yola çıkış amacım çok sayıda
balık yakalmak değil, değişik şartları değşik ortamlarda deneyip,
balığın sahte yemlere karşı davranışlarını incelemek, tecrübe
kazanmaktı. Bu nedenle avı kestim. Bu günün dersi ve akşam yemeği
çıkmıştı. Evde limon, domates ve ev sahibinin gündüz getirip hediye
ettiği sızma zeytinyağı ile sıkı bir levrek buğulama beni bekliyordu.
Bir süre dinlendim, bir kaç fotoğraf çektim. Artık tanıdığım, gurur ve
sevinçle karışık bir duyu ile, erken bir vakitte ordan ayrılıp evin
yolunu tutum.
İlk avımın başarılı geçmesi, kendime güvenimi
sağlamış, hiç olmazsa "- Gitti oraya iki hafta kaldı, bir şey
tutamadı!" aşamasını geçmiştik. Akşam hayatımın en lezzetli levrek
buğulamasını yedim. Tek üzüldüğüm şey yalnızlığımdı, ama her şey bir
arada olmuyordu hayatta işte. Bütünlük daim değildi. Evren her saniye
yıkılıyor, her saniye yeniden kuruluyorudu. O gece bülbül sustu, sert
bir rüzgar esti. Havanın biraz bozabileceği haberini verir gibi oldu.
Ertesi gün için hiç bir plan yapamadan, tatlı bir yorgunlukla açık
havadaki terastaki yemek masasının yanındaki divanda uyuyakalmışım.
Geceyarısı
biraz üşüyerek uyandığımda gökyüzünden bulutlar hızla ve aceleyle belli
bir yöne doğru sanki yetişecekleri bir şey varmış gibi gitmekteydiler.
Ağaçların arasından minik bir çıtırtı sesi geldi. İçeri girdim ve
yatağıma yatıp, yorganı üzerime iyice çektim. Yalnız, hele böyle ıssız
ve karanlık bir zeytinliğin içerisinde, boş bir bağ evinde kalmak,
geçmiş yıllardaki dağcılık tecrübelerim olmasa, sırf balık uğruna,
yapabileceğim bir şey olmazdı herhalde.
Ertesi gün sahile inip
biraz dolaşmak, kahvede oturup bir iki laf etmek geçti içimden. Değerli
ustamız geldi, tebrik etti sağolsun, fotoğraf çektirdik, sohbet ettik.
Bu zamanda sezon dışı ilginç bir av olduğunu söyledi. Günü oyalanarak
geçirdim. Akşamüstü alışveriş yaptım yemek pişirdim. Akşama doğru hava
sakinleşmiş, bizim bülbül yine şakımaya başlamış, gaipten haberler
vermedeydi. Gece yine terastaki divana uzandım, hafif bir yemek
sonrası, güzel bir çay pişirdim kendime. Sabah, saat dört gibi tekrar
aynı mendirekte, bu sefer sabah suyunda avlanmaya karar vererek, yatıp
uyudum.
Ertesi sabah mendireğe geldiğimde farkettiğim şey şuydu.
Mendirek aynı mendirek değil, hava aynı hava değil, sanki her şey
değişmiş, daha önce hiç gelmediğim ve hiç tanımadığım bir yere
gelmiştim. Aklıma Efes'li ünlü filozof Heraklit'in meşhur lafı geldi.
"Panta rhei!" yani "Her şey akar!". Muhtemelen kendisi bu lafı,
Kuşadası sahillerinde levrek avlarken bulmuştu. Akan bir suda, ancak
bir kez yıkanılır demek istiyordu kendisi. Hava çok sakin, o iki gün
önceki çırpıntılı su, sanki ufak bir gölete dönmüş, salınarak gelen
sahtenin gerçekten sahte olduğu daha suya düştüğü yerde belli oluyor,
besberrak içilecek kıvamdaki durgun suda kendi çapında salınarak gelen
sahteye hanoslar dahi dönüp de şöyle bir bakmıyorlar ve buna benzer bir
sürü yan faktör, bir iki at-çek sonrası, bana bu şartların orada levrek
yakalamamın imkansız olduğunu hissettiriyordu.
Güzelce temiz
bir hava aldım. Kamışı dayadım, kendimi biraz fotoğrafa verdim, balık
yerine sabah ışığında çok güzel resimler yakaladım, uygun bir saatte de
güzel bir kahvaltı yapmak üzere geri döndüm. Şimdi bunları niye
anlatıyorum. Eğer bütün gün hırsla orada kendimi perişan edip, aç
billaç öğlene kadar uğraşsaydım, işin suyunu çıkartsaydım, akşamüstü
verdiğim ani bir kararla hayatımın en büyük levreğini yakalamak üzere
yakınlardaki başka bir mendiğe zinde bir şekilde yola çıkamayacak,
bütün gün uğraşıp bir şey yakalayamamanın verdiği yorgunluk ve moral
bozuklu ile, belki de kendimi bir lokantanın masalarına atıp, eski av
hikayelerini anlatmakla geçirecek, hatta bu işe olan inancımı
yitirecektim. Bu yüzden avlağı durmadan sahte yem atıp yormama kuralı
gibi, insanın kendi psikolojisini de yormama ve koruma zorunluluğu
vardı. Güzel bir kural çıkıyordu ortaya: "Avlağı ve kendini yorma!"
Kısaca
şöyle detaylandırabilirim. Bir avlakta balık olduğuna dair ilk yarım
saat içerisinde, gözle görünür, en azından bir emare olmalıydı. Bu bir
yaralı balık olabilir, bir takip olabilir, ciddi derecede uygun hava
şartları olabilir v.s. Ama hiç bir belirti yoksa, orada saatlerce
perişan olmanın kas geliştirmenin dışında hiç bir faydası olmazdı.
Sonuçta o mendirekte, o sabahki işim bitmişti.
Her şey o durgun
ve basık sabahın, öğlene doğru güzel bir güne dönüşmesi ile başladı.
Bülbül yine şakıyor, insanlar birbirlerine selam veriyor, sohbet
ediyor, diri ve serin bir meltem insanı zindeleştiriyordu. Peynir,
zeytin ve sağlam bir çaydan oluşan hafif bir öğle yemeğinden sonra,
kısa bir öğle uykusuna yattım, kalktığımda bizim bülbül coşmuştu.
Yavaşça
arabaya yönelip, günlerdir durduğum bu çukurdan çıkıp, dağların
üzerinden başka bilinmedik yerlere gitmek, ferahlamak için yola
çıktığımda aklıma yukarıda bahsettiğim yakınlardaki başka bir ufak
liman geldi. Sapakta yavaşça direksiyonu o yöne çevirdim. Bu limanda
daha önce hiç avlanmamıştım. Ancak daha önce bir arkadaşımın orasının
yeri geldiğinde sağam levrek yaptığını söylediğini hatırladım.
Güvenilir bir kaynaktı. Ama yola çıkma nedenim bu değil, bulunduğum
yerde biraz sıkılmış olmamdı. Balık yakalama saplantısı yoktu bende,
daha çok araştırmak, yeni yerler görmek ve deneyim kazanmaktı amacım.
Bu on gün içerisinde avlandığım hiç bir yerde aynı zamanda bir ikinci
kez avlanmadım. Keşke ülkemdeki tüm avlakları bu şekilde gezme imkanım
olsa da, bu hep böyle devam etse.
Limana girdiğimde durum
faciaydı. Sahil lokantalarından biri deniz üstü iskele inşaatına
girişmiş, hızar, taşlama motoru ve sonlara doğru hilti ile ortalığı bir
inşaat sahasına çevirmişti. Nispeten bulanık liman içi suyu, önceleri
biraz umut vaad etse de, suda yüzen sigara paketleri, plastik su
şişeleri ve benzeri şeyler, ilk bakışta tüm umudumu kırdı. Turistik bir
seyahate gelmiştik buraya anlaşılan. Bulanık sularda daha önce
silikonla iyi neticeler almıştım. Bu yüzden boş durmayayım, dibe
silikon atayım, belki bir iki takip alabilirim diye, mendireğin
başından iç kısma doğru rıhtıma oturdum ve hızar sesleri arasında takip
durumunu kontrol etmek amacı ile, özel imalat kurşunlu silikonlarımdan
dibe salıp çekmek sureti ile bazı denemeler yapmaya başladım. Hatta bir
ara işi o kadar laubaliliğe vurdum ki, bir silikonun arkasına, gülerek
bir ufak silikon daha bağlayıp, hırsızlı silikon kavramını balıkçılık
camiasına kazandırdım. Eğelence ve gürültü devam ederken bir yandan da
liman içerisinde, yine haddinden fazla ufak balık olduğunu da görüp,
tam acaba mı diye sorarken, bir anda o bulanık yeşile çalan suda,
önümden devasa iki levrek salına salına ve hiç sağa sola bakmadan geçti.
Şimdi
durum değişmişti. Yalnız havanın tamamen kararması gerekiyordu, çünkü
levrekler çok pişkin, etraftaki ufak balıklara bile hiç bakmadan, bir
devriye edası ile kararlı ve sakin bir şekilde gözden kaybolmuşlardı.
Bu tür yerleşik liman levreklerini kandırmak kolay değildi, bunu
biliyordum. Ancak benim de onlara bir sürprizim vardı. Bu güne kadar
beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan meşhur HA-12'ler tabii ki. Ancak
onun da şartları vardı. Avlağı yorup, erken davranarak bu sahte ile
levrekleri zamanından önce tanıştırmamak gerekiyordu. Tek çare, sabırla
geceyi beklemekti. Bir iki başka değişik sahte denemem sonuçsuz kaldı,
bunun üzerine atışı kesip, oturduğum yerde öylesine suya bakarak geceyi
beklemeye başladım. Yanıma gelip alaylı bir şekilde "-Ne o? Yok galiba
bir şey!" diye sırıtan birine gözlerimi devirerek öyle bir "-Her şeyin
bir zamanı var!" dedim ki, adam benim akıl sağlığımdan şüphelenmiş
olabilir.
Hava karmaya yüz tuttuğunda atışlara başladım. Önce
ufak sahteler, dikkatli fakat güzel aksiyonlarla, muhtemelen benim
görmediğim levreklerin önünden resmi geçit yapıp onları havaya
soktular. Hava takipleri göremeyeceğim kadar kararmış, etraf
sessizleşmişti. Gündüz ki hızar ve testere sesleri kesilmiş, ortam
yerini bir mendireğin sessiz ve yalnız sakinliğine bırakmıştı. Sağımda
uzakta aileleri ile teknelerine ve rıhtıma oturmuş ağlarını düzelten
balıkçıların sakin sakin konuşmaları hayal meyal kulağıma kadar
geliyordu. O sohbetlerin ve karanlığın içerisinden arada bir o büyülü
kelime, "levrek" kelimesi kulağıma çalındıkça, doğru yolda olduğuma
olan inancım artıyordu. Demek ki, benden bahsediyorlar diye düşündüm.
Uzun
süre bir şey olmadı, ben de her dört-beş atışta değişik bir sahte
kullanarak atışlara devam ettim. Sıkça balık aldığım o meşhur sahteyi,
artık kullanmak istemiyordum. Çünkü tek bir sahteye bağlı kalmak,
sonuçta işin bütün heyacanını azaltacaktı benim gözümde. Doğru da
değildi zaten bu, çünkü değişen şartlara göre, değişik şeyler olmalıydı
ve bu incelikleri öğrenmekti amacımız. Bazan öğrenilecek şeylerin ve
öğrenme arzusunun da bir sınırı oluyor demek ki, bir an geldi, kendime
hakim olamadım ve dur bir deneyeyim diyerek bizim emektarı klipse
taktım.
Sahteyi atıp, daha ilk aksiyonu vermemle birlikte, olta
zangır zangır titremeye başladı. Daha ben, aman dur nooluyor, diyemeden
suda büyük bir faşırtı koptu. Eyvah, dedim, nasıl getireceğim ben bunu
kıyıya? Üstelik kıyıya getirsem bile, günd içerisindeki gürültü
yüzünden avlağa olan inancım kırıldığından yanıma kepçe dahi
almamıştım. Bulunduğum yer neredeyse bir insan boyundan daha yüksek bir
rıhtımın üstü idi. Buradan değil bu kadar büyük bir levrek, normal
boydaki bir kefali bile yukarı çekmek imkansızdı. Sağa baktım, sola
baktım, durum umutsuz gözüküyordu. Balığı karaya alcak bir yer yoktu.
Solumda, mendireğin başının içe bakan kısmını oluşturan büyük
kayalardan oluşan yuvarlak kütle, oldukça dik bir şekilde denizle
kavuşuyordu, sağımda ise düz uzanan rıhtım ileride bir geniş açı
yaparak kırılıyor, ancak yüksek sandalların bağlandığı rıhtımda,
balıkçıların ağlarını ve öteberilerini koymaları işin yapılmış nispeten
alcak, dar bir basamak göze çarpıyordu. Tercihimi o tarafa doğru
kullandım ve suya düşmüş azgın bir köpeği, tasmasından kıyıya
yanaştırmaya çalışır gibi, balığı bu kez yorarak sağa doğru çekmeye
başladım. Bu aşamada bir gözlemimden bahsetmeden geçemeyeceğim. Sanırım
balıklar yüzleyip, faşırtı fuşurtu yapınca su yutup -yani onlar için
hava- güçten, takatten kesiliyorlar ve hafif bir baygınlık durumuna
giriyorlardı.
Balık yönünü istediğim yere, sağdaki nispeten
alçak rıhtım basamağına, doğru çevirince, hemen aklıma ceplerimdeki
telefon, fotograf makinasi, araba anahtarı gibi elektronik aletler
geldi. Evet, tahmin etiğiniz şeye kararımı vermiştim.
Bir gün
Kuleli'de avlanırken su almak üzere diz çöküp eğildiğimde -kovanın ipi
kısaydı- arabanın anahtarlarını cebimden suya düşürmüş, eski sevgilimde
kalan yedek anahtarı edinmek için kendisi ile tekrar barışmak zorunda
kalmıştım.
Böyle kötü sonuçlarla karşılaşmamak için, tüm
elektronik aletleri çantamda bırakmış olduğumu sevinçle hatırladım. Dip
yapısını şöyle bir kontrol ettim. Üzerinde bulunduğum rıhtımın
altındaki büyük ve kocaman kayalar, önümdeki aniden derinleşen suda
karaltı haline dönüşerek derinlerde kaybolup gidiyorlardı.
Üzerlerindeki deniz kestanelerini hayal meyal görebilyordum.
Balık
almış başını gidiyor, su üzerinde çırpındıkça takatten kesiliyor, ben
onu biraz çekince tekrar canlanıp karşı koyuyordu. Yılan gibi kıvrılan
balığı, ilk kez rıhtımdaki soluk lambanın ışığında gördüm. Burnunu
rıhtımın dik duvarına dayamış, ağzında devasa sahte, hafif hafif
kuyruğunu sallıyordu. Hayatımda suda yüzerken gördüğüm en büyük
levrekti bu. Burnu ve kuyruğu arasındaki mesafe bana hiç bitmeyecekmiş
gibi görünüyor, kuyruğunu sağa sola oynatıp kıpırdadıkça, içimdeki
heyecan artıyordu. Bu balığı almak zorundaydım.
Alçalan
basamağa indim. Kalamayı sonuna kadar açıp, kamışı yere, yanıma koydum,
makaradan çıkan misinayı sol elime doladım, sağ elimle de balığın
ağzındaki sahteye giden misinayı hafifçe gerginleştirdim, fazla da
germeden yere uzandım.
Şimdi rıhtım kenarı boyunca karın üstü
-göbek üstü diyelim- uzanmış, yarım dışarıda, sağ elimi dışarı suya,
neredeyse hareketsiz duran balığa doğru uzatabildiğimce uzatmış, onu
ensesinden kavramak, ya da sahteyi kavrayabilmek için nerede ise suya
yuvarlanmak üzere umutsuzca kıvranıp duruyordum. Sahte ile
parmaklarımın arasında ulaşılamaz ve katedilemez bir hain beş santim
vardı. Balığa ulaşmak mümkün gözükmüyordu. Toparlandım ve tekrar ayağa
kalktım.
Balığın durduğu yerde derinlik aşağı yukarı bir insan
boyundan biraz daha azdı ve kayalıktı. Ancak bir metre sonra hemen
derinleşiyor, kayalar gözden kayboluyordu. Fazla düşünmedim. Rıhtıma
oturdum. Balık rıhtımla benim aramda kalacak şekilde arkamı suya
dönerek kendimi çivileme yavaşça suya bıraktım. O an eski dağcı
botlarına nasıl teşekkür ettiğimi tahmin edersiniz. Onlar sayesine bu
iş tahmin ettiğimden çok daha kolay oldu, Muhtemelen bir kaç deniz
kestanesi botlarımın altında ezilip gittiler. Ayaklarım o keskin
kayalıkları hiç hissetmedi. Botlarıma onları hiç sevmedikleri deniz
suyuna sokarak üzmüş olduğuma içim burkularak, çok müteşekkir kaldım.
Sayısını benimde hatırlamadığım kez, binlerce metre yükseklerdeki sarp
kayalıklarda cefamı çektikten sonra, botlarım, şimdi de bir mendireğin
derin sularında, hemen üzerlerinde devasa bir levrek salınırken,
bambaşka nefes kesici bir macerayı, ancak bu sefer deniz seviyesinin
biraz altında, benimle paylaşıyorlardı. Eminim yine mutluydular.
Su
aşağı yukarı kasıklarımı geçmişti. Levrek tam önümde kuyruğu bana,
kafası rıhtıma dayalı salınıp duruyordu. Bitkin gözüküyordu. Midesini
hafifçe okşamak için eğildim, elimi uzattım. Son bir çırpınışla
çırpındı. O esnada, bu işi bitirmek lazım diye, ani bir fikir geçti
kafamdan. Hiç oyalanmadan -saatlerce orada balıkla o şekilde
oynayabilirdim- iki elimle karnından kucakladığım gibi, hoop, başımın
hizasındaki rıhtımın basamağına atıverdim onu. Neredeyse hareketsizdi,
yenilgiyi kabullenmiş bir hali vardı. Onu bu kadar arzulayan bir
varlığı, kırmamak istercesine masum ve kendini teslim etmiş bir şekilde
önümde yatıyordu.
Ellerimi uzatıp rıhtımın kenarını kavradım,
üç nokta kuralı ile botlarımı rıhtımın çıkıntılı yerlerine dikkatle
yerleştirerek yukarı tırmandım, ıslak ve yorgun bir şekilde dostumun
yanın oturdum. Her tarafımdan sular akıyordu. Şaşırtıcı, ama kimse
karanlıkta, olanları fark etmemişti. Uzaktaki balıkçılar, hiç bir şey
olamamış gibi aralarındaki sohbete devam ediyorlardı. Sevindim. Şu anı,
gürültü patırtı içerisinde ona buna cevap vererek geçirmek, en son
isteyeceğim şeydi. Bir süre solungaçları hafifçe oynayan balığı ve suyu
seyrederek sakinleştim.
Ayağa kalktığımda vücudum, ılık yaz
havasınında yardımı ile, ıslaklığa alışmıştı. Rahatsız değildim. Her
zamanki gibi bir süre fotoğraf ve video çektim, dostları arayıp
kendilerini durumdan haberdar ettim. Heyecanım geçtiğinde av da
bitmişti. Şimdi geriye balığı çok da dikkat çekmeden köyün içerisinden
geçirerek arabaya götürmek kalmıştı. Nedense pek dikkat çekmek
istemiyordum.
Gariptir ki insan, yaşamında kendisi için büyük
sayılabilecek başarılara imza attığında, yaşadığı sevinç duygusunu,
ilginç bir suçluluk duygusuna benzer hafif bir korku da takip ediyor.
Bu sanırım biraz eski usule göre, çocukluğumuzda bize verilen o güzel
"terbiye" den kaynaklanıyor. Başkasının malını alma, senin olmayan bir
şeye elini uzatma v.s. Ya da insanlığın daha önce yaşadığı
deneyimlerden oluşan ortak bir bilinçaltından. Acaba gecenin
karanlığında geri dönerken elimdeki balığı bir sahiplenecek bir haydut
çıkar diye mi korktum, nedir? Arkaik hisler işte.
Eşyalarımı
topladım, balığı sağ bacağımın yanında, nispeten saklamaya çalışarak,
sohbet eden balıkçıların arkasından geçip ilerledim. Kuyruğu neredeyse
yere değen balığı görmelerine rağmen bir şey söylemediler. "-İyi
akşamlar!" dedim, aynı şekilde sıcak bir karşılık buldu. Biraz
rahatladım. Komple ıslanmış pantolonumdan başka, her şey yolunda idi.
Mendireğin
sonunda bulunan ilk lokantadan bir naylon torba istedim. O sırada
dışarıdaki masalardan birinde eşi ile birlikte oturan bir hanım, balığı
görür görmez karşısında oturan eşine , "- Ooo, balığa bak!" diyerek
beni gösterdi.
Geriye dönen adamcağız, beni ve balığı görür
görmez derhal masadan ayağa kalkarak, iki elini iki yana açıp beni
kucaklamak istercesine bana doğru yürüdü. Otelin müdürü ve balık
hastası imiş. Tebrikler, kendi anıları, konuşmalar birbirine karıştı.
Ayrılırken, aklıma çantamdaki ufak kamera aklıma geldi. Bu güzel ve
"ıslak" anı videoya çekerek ölümsüzleştirdik. Herkesin balık
lokantalarında eğlendiği bu güzel turistik mekanda, mendirekten
pecmürde ve ıslak leş gibi bir halde sürünerek çıkan bu saçı sakalı
birbirine karışmış adam hakkında ne düşünmüşlerdir, kim bilir?. Değer
mi acaba? diye sormuşlardır muhtemelen. Değer mi sizce?
Cüneyt Alpay |