Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

Lüfer

Bir tanışma yazısı..

1962 yılında İstanbul'da doğdum. Çocukluğum Pendik'te geçti. Gözlerimi açtığımda karşımda deniz vardı. Engin ve uçsuz bucaksız ufuk çizgisini her sabah görmek, özgürlük tutkusunu sanırım içime hiç çıkmamacasına kazımış olmalı. O günlerden aklımda kalanlar, sahildeki balık lokantalarından gelen müzikler ve kahkahalar, babamın getirdiği istakozların tencerede kaynarken kızarması ve bu engin denize bakarak kurduğum korsan olarak dünyayı dolaşma düşlerinin eşliğinde mırıldandığım şarkılar.

İlkokula başladığımda Caddebostan'a taşındık. Annemle okuldan döndükten sonra faytona biner ve Caddebostan Plajı'nda yüzmeye giderdik. Çıplak gözle denize dalıp taşları sayar, deniz kabuklarını evimdeki odama hatıra olarak getirirdim. Hafta sonları yüzmeye gittiğimiz bir diğer yer ise Kurt Kiremit Fabrikası'nın önünde -şu anda Pendik Tersanesi-, uzanan uçsuz bucaksız kumsaldı. Oraya gittiğimiz bir gün, babam bizi bırakıp bir arkadaşıyla bir süreliğine ortadan kayboldu. Döndüğünde bize verdiği müjdenin yaşamımı derinden etkileyeceğinden habersizdim. Babam Tuzla'da sahil kenarında yeni yapılan yazlık siteden bir ev satın almıştı. 

Sitenin kurucularından işadamı bir beyefendi(1), Tuzla'nın efsane avcısı, o sıralarda epey yaşlanmış bulunan Kambur Kenan lakaplı -Allah rahmet eylesin- Kenan Amca'yı himayesine almış, kendisine bir tekne tahsis etmişti. Uyandığımızda her sabah sitenin minik barınağında bizleri bekleyen Kenan Amca'yı gördüğümüzde yanına gider, sabah topladığı ağları birlikte ayıklardık. O sıralarda bize, karışmış misinaların nasıl çözüleceğini, sitenin önünden 50'li yıllarda zıpkınla nasıl kılıç balığı avladığını, nasıl kerteriz alınacağını anlatırdı. Kendisinden bir de kola ile votkanın hangi oranlarda karıştırılması gerektiğini öğrenmiştik sanırım ilerleyen yıllarda.

Anlatmadığı gizli anıları da vardı Kenan Amca'nın. Mesela bir fırtınada kürek çekerken nasıl belini zedeleyip kambur kaldığını, o yıllarda Tuzla açıklarında dalarken ölen meşhur Doktor'un hikayesinin aslını, kendisinden hiç bir zaman öğrenemedik. Ama bildiğimiz tek şey vardı, Kenan Amca, Tuzla Koyu'nu o kadar iyi tanıyordu ki, koskoca denizin ortasında sevmediği balıkçıyı teknenin arkasına oturtup taşın dışında bırakır, önde oturanlar mercanları, karagözleri çekerken arkadaki ile dalgasını geçerdi. Bir de bizleri dalmak için kayalara götürdüğünde, artık kerterizlere bakmaz, taşların sesini duyduğunu iddia eder, yine tekne mesafesinde, kayanın teknenin önünde mi yoksa arkasında mı olduğunu söyler bizi oradan denize atlatırdı.

İleri derecede miyop olduğumdan, birlikte daldığımız - merhum işadamının oğlu-  arkadaşımın(2) vurduğu kitlalara, eşkina ve karagözlere bakıp hayıflanır, Kenan Amca'nın gevrek gevrek benimle dalga geçmesine katlanırdım. Sabahları bir filika indirip tek başıma çapari veya yemliye çıkarak yakaladığım balıkları, ya da günlük eğlencemiz olan, midye çıkarıp, yanımızda kız arkadaşımızla omuz omuza, bacaklarımızı rıhtımdan aşağıya sallandırarak avladığımız isparilerin, lapinlerin, o şapşal horozbinaların, ya da Karaköy'deki okulumuzdan iki vapuru ile eve dönüp ders çalışmak yerine, Adalı'dan aldığımız çaparilerle Galata Köprüsünden avladığımız kıraçaların yeri ise ayrıdır gönlümde.

Üniversiteye başladığımda Marmara Denizi bitmişti. Hızlı ve ani bir kirlilik denizi içine dahi girilemez hale getirmiş, Kenan Amca'yı da ebediyen yitirmiştik. Artık yazları siteye dahi gidemez olmuştuk. Eskiyi bilmek, bize yük oluyor, yeniye alışamıyor, denizi o şekilde görmektense hiç görmemeyi tercih ediyorduk. Bunun üzerine, özgürlük tutkum beni kah otostopla, kah tren, ya da otobüslerle yurtiçi ve yurtdışı gezilere sürükledi. 80'li yılların başında Üniversite'nin Dağcılık Kulübü'ne üye olmamla birlikte rotam denizlerden dağlara çevrildi. Tek başıma, ya da ekip arkadaşlarımla birlikte yurdumuzun hatırı sayılır tüm zirvelerine (Reşko hariç) defalarca çıktım. Dağların zirvelerinde zorlukla soluduğum incelmiş hava, hiç bir zaman denizdeki geniş ve ferah havanın, iyot kokusunun, o uçsuz bucaksız derin özgürlüğün yerini tutamamış. Bunu çok sonraları anlayacaktım.

Bir süre hayatımı dağ rehberliği ile kazandım. Mesleğim Turizm ve Otel Yöneticiliği idi. Avusturya'dan Ağrı ve Kaçkar dağlarına turlar getirdim. Viyana'da ükemiz dağlarını çeşitli dia gösterileri ve toplantılarda tanıttım. Ancak sevgi ile bağlandığım bu hobimi, ticari bir uğraş haline getirmem belki de hayatımın hatası oldu, ya da dersi oldu diyelim. İnsan özgürlük uğruna gerçekten severek yaptığı hiç bir hobisini mesleki bir uğraş haline getirip, özünden kaydırmamalı. Detayları bire bir karşılaşırsak severek anlatırım. Sonraları, hayat beni hiç eğitim almadığım bir alana, şaşıracaksınız ama bilgisayar programcılığına yöneltti. Ülkemizdeki ilk modem ithalatçılarından, ilk BBS kuranlardan, ülkemizde popüler olan ilk web dergilerini yapanlardan biri oldum.

İki ay önce bir sabah uyandığımda benim için çok şeyin değişeceğinin farkında değildim. Yatağımda, iki elim ensemde, karşımdaki duvarda asılı duran, arkadaşım olan tanınmış ressamlardan birinin(3) yapmış olduğu engin bir deniz ve dalgakıran konulu resme, yarı uykulu, yarı gerçek, yarı rüya halinde bakarken, gözümün önüne lüfer balığının o parlak ve pürüzsüz teni geldi. Dokunmak, bir lüfer balığını elime alıp ona dokunmak istedim.

Bir anda, geçmişte, geceleri Tuzla'nın karşısındaki Madamın Adası'nın önünde denizin üzerine yayılmış o sakin denizde, zoka ile lüfer avlayan teknelerin lüks lambalarının ışıkları geldi gözümün önüne. Balığın zokaya vuruşu, benim aniden tasmalayıp, balığı hızla tekneye çekmem ne muhteşem bir şey olmalıydı. Oltanın bir anda gerilmesi, balığı çekerkenki heyecan ve gerginlik. Üstelik, Eylül ayında idik. Lüfer! Evet, hiç lüfer avlamamıştım hayatımda!

Daha sonrası ise, sanki başkası tarafından çekilen ve yönetilen bir film şeridi gibi gelişti. İnanmaycaksınız ama, evdeki bilgisayarların, bir dizüstü hariç, hepsini bir daha başlarına oturmamacasına ardiyaya kaldırdım ve kendimi neden bilmiyorum Salacak'ta deniz kenarında buldum. Bir de ne göreyim. Salacak'ta ortalık savaş alanına dönmüştü. Tecrübeli oldukları her halinden belli, kimileri komando kıyafeti giymiş, yanlarına yaklaşılamayacak kadar hırslı avcılar, peşpeşe lüfer'e sahte yem atıyorlardı. Panik halinde, eve dönmek için camiinin arkasına girdiğimde, bir balıkçı dükkanı(4) çıktı karşıma. İçeri daldım. Hiç sıkılmadan en uzun surf kamışı ve en güçlü makinayı, rapala ve kurşunları alıp, rıhtıma tekrar geri döndü isem de, bu tecrübeli ve hırslı avcıların arasına girmek mümkün değildi. En son kamışla oltayı 25 sene önce denize savurmuştum. Orada bir hata yapıp etrafı rahatsız etmenin bir alemi yoktu. Zaten vakit de geç olmuştu ve ertesi sabah erkenden tekrar dönmek üzere eve döndüm.

Ertesi gün bayramın ilk günü idi. Bu vesile ile herkes bayramda eşini dostunu ziyaret eder, ortalık sakin olur düşüncesi ile, sabah Salacak'taki ufak camiinin önünde yerimi aldım. Gerçektende üç kişi vardı toplam. Ama lüfer yoktu o gün, istavrit vardı. İki saat içinde bir kilo kadar istavrit tuttum. Annem nasıl kızacak şimdi bu işe bulaştığımı duyunca diye, biraz da korkarak bayram ziyareti için, elimde balıklarla öğlen vakti kapısını çaldığımda kadıncağızın gözleri yaşardı. İlk sözü "- Aaa Cüneyt, sen Tuzla'da hep balık tutardın!" oldu. O da, benim gibi o günlere geri dönmüştü besbelli. Balıkları annemle başbaşa, o öğlen yedik. Dini bir ayin gibiydi o yemek. Hiç konuşmadan eski ve geçmiş güzel günlerin anısına yenmiş ilahi bir yemek. 

Sıra Lüfer'e gelmişti! Bir iki gün sonra idi sanırım. İki gündür boş yere Salacak'taki radarın önünden bu balığa sahte yem savuruyordum. Orada bulunanlar bana yarı acıyan gözlerle bakıyor, kimileri "- Abi! Lüfer geçti artık, boşuna yorma kendini!" diyordu. Ama o sabah farklı uyanmıştım. Karşı komşum, bana sabahın beşinde şaşıran gözlerle "- Rastgele!" demişti. Yola çıktığımda bir hırstan öte, garip bir huzur vardı içimde. Sanki o beni bekliyordu. Sanki randevüleşmiştik. Hava henüz aydınlanmamıştı. Radar'ın önünde yine tek başınaydım. Henüz ikinci ve veya üçüncü atışta, Boğaz'ın koyu gri sularının üzerinde, çırpınarak bana doğru gelen o parlak şey olmalıydı günlerce önce sözleşip beklediğim. Evet O'ydu. Önce gökyüzündeki kaybolmaya yüz tutmuş sabah yıldızlarının önünden geçerek, sonra da kaldırımın üzerine düşerek çırpınan balığı dikkatlice yerden aldım, içimde garip bir sevinç, titreyerek dikkatle koydum kovanın içine. Buluşmamıza zamanında gelmişti.

O gün bugündür, hep aklımda olan bu kendini tanıtma yazısını yazmaya fırsat bulamamacasına, İstanbul Boğazı kıyılarında balığa çıkıyorum. Ne Kireçburnu'su kaldı, ne Tarabyası. Anadolu Kavağı, Kanlıca, Kuleli Önü, ilk günlerde Vaniköy. Avlandıkça Boğaz'a yakın oturmanın hala ne kadar büyük bir nimet olduğunu şaşırarak görüyorum. Aynı gün içerisinde aynı kıyıdan zargana, istavrit, çinekop, palamut avlanabilecek başka bir şehir var mı acaba dünya üzerinde? Ya da, sabah pespembe gün ışıldarken, eski bir dostla, çevresindeki binlerce yıllık tarihe gömülmüş Unkapanı köprüsünden palamutları çekerken, köprüaltında yaşayanlarla yan yana aynı heyecanı tadarak, hemen iki metre arkandaki trafik sıkışıklığının farkında dahi olmamak?

İşte böyle!.. Yorgun argın eve döndüğümde hazırladığım oltalardan, çaparilerden vakit buldukça, yaşadıklarımı,  av esnasında düşündüklerimi ve geçmiş anılarımı sizlere paylaşmak için yazmaktayım. 

Gönlünüzün bir yerine dokunabilirsem, ne mutlu bana.

Cüneyt Alpay