Bir tanışma yazısı..
1962 yılında İstanbul'da doğdum. Çocukluğum Pendik'te geçti. Gözlerimi
açtığımda karşımda deniz vardı. Engin ve uçsuz bucaksız ufuk çizgisini
her sabah görmek, özgürlük tutkusunu sanırım içime hiç çıkmamacasına
kazımış olmalı. O günlerden aklımda kalanlar, sahildeki balık lokantalarından
gelen müzikler ve kahkahalar, babamın getirdiği istakozların tencerede
kaynarken kızarması ve bu engin denize bakarak kurduğum korsan olarak
dünyayı dolaşma düşlerinin eşliğinde mırıldandığım şarkılar.
İlkokula başladığımda Caddebostan'a taşındık. Annemle okuldan döndükten
sonra faytona biner ve Caddebostan Plajı'nda yüzmeye giderdik. Çıplak
gözle denize dalıp taşları sayar, deniz kabuklarını evimdeki odama
hatıra olarak getirirdim. Hafta sonları yüzmeye gittiğimiz bir diğer
yer ise Kurt Kiremit Fabrikası'nın önünde -şu anda Pendik Tersanesi-,
uzanan uçsuz bucaksız kumsaldı. Oraya gittiğimiz bir gün, babam bizi bırakıp bir
arkadaşıyla bir süreliğine ortadan kayboldu. Döndüğünde bize verdiği
müjdenin yaşamımı derinden etkileyeceğinden habersizdim. Babam Tuzla'da
sahil kenarında yeni yapılan yazlık siteden bir ev satın almıştı. Sitenin kurucularından işadamı bir beyefendi(1), Tuzla'nın efsane avcısı, o sıralarda epey
yaşlanmış bulunan Kambur Kenan lakaplı -Allah rahmet eylesin- Kenan
Amca'yı himayesine almış, kendisine bir tekne tahsis etmişti.
Uyandığımızda her sabah sitenin minik barınağında bizleri bekleyen
Kenan Amca'yı gördüğümüzde yanına gider, sabah topladığı ağları
birlikte ayıklardık. O sıralarda bize, karışmış misinaların nasıl
çözüleceğini, sitenin önünden 50'li yıllarda zıpkınla nasıl kılıç
balığı avladığını, nasıl kerteriz alınacağını anlatırdı. Kendisinden
bir de kola ile votkanın hangi oranlarda karıştırılması gerektiğini
öğrenmiştik sanırım ilerleyen yıllarda.
Anlatmadığı gizli anıları da vardı Kenan Amca'nın. Mesela bir fırtınada
kürek çekerken nasıl belini zedeleyip kambur kaldığını, o yıllarda
Tuzla açıklarında dalarken ölen meşhur Doktor'un hikayesinin aslını,
kendisinden hiç bir zaman öğrenemedik. Ama bildiğimiz tek şey vardı,
Kenan Amca, Tuzla Koyu'nu o kadar iyi tanıyordu ki, koskoca denizin
ortasında sevmediği balıkçıyı teknenin arkasına oturtup taşın dışında
bırakır, önde oturanlar mercanları, karagözleri çekerken arkadaki ile
dalgasını geçerdi. Bir de bizleri dalmak için kayalara götürdüğünde,
artık kerterizlere bakmaz, taşların sesini duyduğunu iddia eder, yine
tekne mesafesinde, kayanın teknenin önünde mi yoksa arkasında mı
olduğunu söyler bizi oradan denize atlatırdı. İleri derecede miyop
olduğumdan, birlikte daldığımız - merhum işadamının oğlu- arkadaşımın(2) vurduğu
kitlalara, eşkina ve karagözlere bakıp hayıflanır, Kenan Amca'nın
gevrek gevrek benimle dalga geçmesine katlanırdım. Sabahları bir filika
indirip tek başıma çapari veya yemliye çıkarak yakaladığım balıkları,
ya da günlük eğlencemiz olan, midye çıkarıp, yanımızda kız arkadaşımızla
omuz omuza, bacaklarımızı rıhtımdan aşağıya sallandırarak avladığımız
isparilerin, lapinlerin, o şapşal horozbinaların, ya da Karaköy'deki
okulumuzdan iki vapuru ile eve dönüp ders çalışmak yerine, Adalı'dan
aldığımız çaparilerle Galata Köprüsünden avladığımız kıraçaların yeri
ise ayrıdır gönlümde.
Üniversiteye başladığımda Marmara Denizi bitmişti. Hızlı ve ani bir
kirlilik denizi içine dahi girilemez hale getirmiş, Kenan Amca'yı da
ebediyen yitirmiştik. Artık yazları siteye dahi gidemez olmuştuk.
Eskiyi bilmek, bize yük oluyor, yeniye alışamıyor, denizi o şekilde
görmektense hiç görmemeyi tercih ediyorduk. Bunun üzerine, özgürlük
tutkum beni kah otostopla, kah tren, ya da otobüslerle yurtiçi ve
yurtdışı gezilere sürükledi. 80'li yılların başında Üniversite'nin
Dağcılık Kulübü'ne üye olmamla birlikte rotam denizlerden dağlara
çevrildi. Tek başıma, ya da ekip arkadaşlarımla birlikte yurdumuzun
hatırı sayılır tüm zirvelerine (Reşko hariç) defalarca çıktım. Dağların
zirvelerinde zorlukla soluduğum incelmiş hava, hiç bir zaman denizdeki
geniş ve ferah havanın, iyot kokusunun, o uçsuz bucaksız derin
özgürlüğün yerini tutamamış. Bunu çok sonraları anlayacaktım.
Bir süre hayatımı dağ rehberliği ile kazandım. Mesleğim Turizm ve Otel Yöneticiliği idi.
Avusturya'dan Ağrı ve Kaçkar dağlarına turlar getirdim. Viyana'da
ükemiz dağlarını çeşitli dia gösterileri ve toplantılarda tanıttım.
Ancak sevgi ile bağlandığım bu hobimi, ticari bir uğraş haline getirmem
belki de hayatımın hatası oldu, ya da dersi oldu diyelim. İnsan
özgürlük uğruna gerçekten severek yaptığı hiç bir hobisini mesleki bir
uğraş haline getirip, özünden kaydırmamalı. Detayları bire bir
karşılaşırsak severek anlatırım. Sonraları, hayat beni hiç eğitim
almadığım bir alana, şaşıracaksınız ama bilgisayar programcılığına
yöneltti. Ülkemizdeki ilk modem ithalatçılarından, ilk BBS kuranlardan,
ülkemizde popüler olan ilk web dergilerini yapanlardan biri oldum.
İki ay önce bir sabah uyandığımda benim için çok şeyin değişeceğinin
farkında değildim. Yatağımda, iki elim ensemde, karşımdaki duvarda
asılı duran, arkadaşım olan tanınmış ressamlardan birinin(3) yapmış olduğu
engin bir deniz ve dalgakıran konulu resme, yarı uykulu, yarı gerçek, yarı
rüya halinde bakarken, gözümün önüne lüfer balığının o parlak ve
pürüzsüz teni geldi. Dokunmak, bir lüfer balığını elime alıp ona
dokunmak istedim. Bir anda, geçmişte, geceleri Tuzla'nın karşısındaki
Madamın Adası'nın önünde denizin üzerine yayılmış o sakin denizde, zoka
ile lüfer avlayan teknelerin lüks lambalarının ışıkları geldi gözümün
önüne. Balığın zokaya vuruşu, benim aniden tasmalayıp, balığı hızla
tekneye çekmem ne muhteşem bir şey olmalıydı. Oltanın bir anda
gerilmesi, balığı çekerkenki heyecan ve gerginlik. Üstelik, Eylül
ayında idik. Lüfer! Evet, hiç lüfer avlamamıştım hayatımda!
Daha sonrası ise, sanki başkası tarafından çekilen ve yönetilen bir
film şeridi gibi gelişti. İnanmaycaksınız ama, evdeki bilgisayarların,
bir dizüstü hariç, hepsini bir daha başlarına oturmamacasına ardiyaya
kaldırdım ve kendimi neden bilmiyorum Salacak'ta deniz kenarında buldum.
Bir de ne göreyim. Salacak'ta ortalık savaş alanına dönmüştü. Tecrübeli
oldukları her halinden belli, kimileri komando kıyafeti giymiş,
yanlarına yaklaşılamayacak kadar hırslı avcılar, peşpeşe lüfer'e sahte yem
atıyorlardı. Panik halinde, eve dönmek için camiinin arkasına
girdiğimde, bir balıkçı dükkanı(4) çıktı karşıma. İçeri daldım. Hiç
sıkılmadan en uzun surf kamışı ve en güçlü makinayı, rapala ve
kurşunları alıp, rıhtıma tekrar geri döndü isem de, bu tecrübeli ve hırslı
avcıların arasına girmek mümkün değildi. En son kamışla oltayı 25 sene
önce denize savurmuştum. Orada bir hata yapıp etrafı rahatsız etmenin
bir alemi yoktu. Zaten vakit de geç olmuştu ve ertesi sabah erkenden
tekrar dönmek üzere eve döndüm.
Ertesi gün bayramın ilk günü idi. Bu vesile ile herkes bayramda eşini
dostunu ziyaret eder, ortalık sakin olur düşüncesi ile, sabah
Salacak'taki ufak camiinin önünde yerimi aldım. Gerçektende üç kişi
vardı toplam. Ama lüfer yoktu o gün, istavrit vardı. İki saat içinde
bir kilo kadar istavrit tuttum. Annem nasıl kızacak şimdi bu işe
bulaştığımı duyunca diye, biraz da korkarak bayram ziyareti için,
elimde balıklarla öğlen vakti kapısını çaldığımda kadıncağızın gözleri
yaşardı. İlk sözü "- Aaa Cüneyt, sen Tuzla'da hep balık tutardın!"
oldu. O da, benim gibi o günlere geri dönmüştü besbelli. Balıkları
annemle başbaşa, o öğlen yedik. Dini bir ayin gibiydi o yemek. Hiç
konuşmadan eski ve geçmiş güzel günlerin anısına yenmiş ilahi bir yemek. Sıra
Lüfer'e gelmişti! Bir iki gün sonra idi sanırım. İki gündür boş
yere Salacak'taki radarın önünden bu balığa sahte yem savuruyordum.
Orada
bulunanlar bana yarı acıyan gözlerle bakıyor, kimileri "- Abi! Lüfer
geçti artık, boşuna yorma kendini!" diyordu. Ama o sabah farklı
uyanmıştım. Karşı komşum, bana sabahın beşinde şaşıran gözlerle "-
Rastgele!" demişti. Yola çıktığımda bir hırstan öte, garip bir huzur
vardı içimde. Sanki o beni bekliyordu. Sanki randevüleşmiştik. Hava
henüz aydınlanmamıştı. Radar'ın önünde yine tek başınaydım. Henüz
ikinci ve veya üçüncü atışta, Boğaz'ın koyu gri sularının üzerinde,
çırpınarak bana doğru gelen o parlak şey olmalıydı günlerce önce
sözleşip beklediğim. Evet O'ydu. Önce gökyüzündeki kaybolmaya yüz
tutmuş sabah yıldızlarının önünden geçerek, sonra da kaldırımın üzerine
düşerek
çırpınan balığı dikkatlice yerden aldım, içimde garip bir sevinç,
titreyerek dikkatle koydum kovanın içine. Buluşmamıza zamanında
gelmişti.
O gün bugündür, hep aklımda olan bu kendini tanıtma yazısını yazmaya
fırsat bulamamacasına, İstanbul Boğazı kıyılarında balığa çıkıyorum. Ne
Kireçburnu'su kaldı, ne Tarabyası. Anadolu Kavağı, Kanlıca, Kuleli Önü,
ilk günlerde Vaniköy. Avlandıkça Boğaz'a yakın oturmanın hala ne kadar
büyük bir nimet olduğunu şaşırarak görüyorum. Aynı gün içerisinde aynı
kıyıdan zargana, istavrit, çinekop, palamut avlanabilecek başka bir
şehir var mı acaba dünya üzerinde? Ya da, sabah pespembe gün
ışıldarken, eski bir dostla, çevresindeki binlerce yıllık tarihe
gömülmüş Unkapanı köprüsünden palamutları çekerken, köprüaltında
yaşayanlarla yan yana aynı heyecanı tadarak, hemen iki metre arkandaki
trafik sıkışıklığının farkında dahi olmamak?
İşte böyle!.. Yorgun argın eve döndüğümde hazırladığım oltalardan, çaparilerden
vakit buldukça, yaşadıklarımı, av esnasında düşündüklerimi ve geçmiş anılarımı sizlere paylaşmak için yazmaktayım. Gönlünüzün bir yerine dokunabilirsem, ne mutlu bana.
Cüneyt Alpay |