Kanlıca
Sahili, çocukluğumuzda, annelerimizin gitmemize müsaade ettiği
yerlerden ve otuduğumuz Caddebostan'dan çok uzaklarda, yeni maceralar
yaşamak ve yeni yerler keşfetmek için, bisikletlere binerek, izinsiz
olarak gittiğimiz bir yerdi. Bir kumanya çantası hazırlar, yanımıza
çakılarımızı, oltalarımızı alır, İstanbul Boğazı'nı tüm Anadolu Yakası
boyunca geçerek buraya kadar gelir, hemen sağdaki dar fakat yeşillik
vadiye girer, dik dere yatağına gizlenir, kumanyamızı ya da
yakaladığımız balıkları yaktığımız ateşte pişirip, bir köy bakkalından
aldığımız ekmekle yer, kendi kendimize yetmenin ilk çocuksu
antrenmanlarını yapardık.
Yaşım biraz ilerleyip de, seneler
sonra Amatör Balıkçılığa yeniden başladığımda, Boğaz'da avlanılabilecek
yeni yerler ararken ayaklarım, daha doğrusu bu sefer arabam, beni gayri
ihtiyari Kanlıca'ya götürdü. Bu semt halen içimde bir özgürlük,
güzellik ve ferahlık sembolü.
Kanlıca avlağını bilmeyenler için
biraz tarif etmeye çalışayım. Kanlıcanın içerisinden geçtikten sonra
yolu ve boğazı birbirinden ayıran yalılar bittiği yerde, yol aniden sol
yanınızda Boğaz'a bitişik hale gelir, kimi yerlerde neredeyse bir yaya
kaldırımı bile bırakmadan Çubuklu Oşinografi dairesine kadar, neredeyse
1 km. lik bir sahil şeridi boyunca hafif kıvrımlı uzanır. Dar Boğaz
yolu, tam buraya gelindiğinde birdenbire bir açıklığa kavuşur, insanda
bir ferahlık yaratır, karşınızda Balta limanı ve ileride Sarıyer
açıkları, ilk bakışta büyük bir göl kedarında olduğunuzu size
duyumsatır, ancak sahile yaklaşıp, bir banka iliştiğinizde önünüzde,
sağınızdan solunuza doğru, yani Kuzey'den Güney'e doğru hızla akan
girdaplı bir akıntı ile karşılaştığınızda, sanki çoşkun bir nehrin
kenarında olduğunuza karar verirsiniz.
Devamlı akan bir suyun
yanında oturmak beni hep rahatlatmıştır. Önümde durmaksızın akıp giden
su, içime birikmiş olan sıkıntıları dertleri de beraberinde götürmüş,
gözlerimi kıpır kıpır yenilikler vaad eden o Boğaz'ın pırıltılı
sularından ayırmadıkça, içim temizlenmiş, gönlümü Boğazın sularına
bırakmış yepyeni bir insan olarak oradan kalktığımda, kendimi arınmış
ve yenilenmiş hissetmişimdir. Bu yüzden Kanlıca'nın çocukluğumdan beri
gönlümde ayrı bir yeri vardı.
Burası nispeten şehir merkezine
uzak olduğundan, ilk avlanma denemelerimi Üsküdar-Şemsipaşa'da,
Çengelköy - Erdoğan'ın Yeri'nde, ya da Kuleli Önü'nde
gerçekleştirmiştim. Ancak Şemsipaşa'nın kalabalığı arasında, ya da
önünden arabayla geçtiğinizde, kalabalık ve yoğun bir faaliyet
içersinde sahile dizilmiş, kimi zaman sayıları yüzlerle ifade edilen
oltacıların, hareket halindeki arabanızın ön penceresinin önünden
riskli bir şekilde kurşunlar uçurdukları, bu nedenle olta balıkçılığına
en ilgisiz sıradan vatandaşın bile dikkatini çekmekten geri kalmayan
Kuleli Önü'ndeki bir iki avlanma denemem, bende Boğaz'ın daha uzak ve
daha sakin bir köşesinde avlanma isteği uyandırmış ve hemen Kanlıca'yı
hatırlamıştım. Kanlıca sahiline ilk geldiğimde, sayıca nispeten daha az
on, onbeş kişinin hala burada avlandığını görmek çok hoşuma gitmişti.
Biraz
çekingen, biraz da eski günleri hatırlayarak, sahilin başlarındaki bir
banka oturmuş, önümden hızla akıp giden Boğaz'ın diri ve temiz sularını
seyre koyulmuş, yanımda avlanan bir iki kişiyi izlemeye koyulmuştum.
Onları biraz incelediğimde dikkatimi ilk çeken şey ortaya çıkmıştı.
Akıntı!
Burada avlanan insanlar, Kuleli, ya da Şemsipaşa'da
olduğu gibi, yerlerinde sabit durmuyor, Boğaz'ın kuzey, yani akıntının
geldiği yönüne, sağa doğru yürüyerek, atışlarını ileriden yapıyorlar,
oltalar suya düştükten sonra akıntının etkisi ile sola aşağıya doğru
kayarken, onlar da uzun kamışları ile birlikte sola doğru yürüyor ve
hesaplı bir şekilde balık kovalarını bıraktıkları yere kadar geldikten
sonra, orada dibe, balığın o gün bulunduğu yere kadar inmiş olan
çaparilerini yavaşça kösteklemeye, yani hafifçe çekip bırakmaya
başlıyorlar, alabildikleri kadar balığı çaparilerine doldurduklarına
inandıktan sonra, artık iyice sola kaymış, neredeyse eski Kanlıca
İlkokulu'nun (şimdilerde otel) iskelesinin ayaklarına yanaşmış olan
oltalarını, yavaşça, kimi garip ağız dudak hareketleri yaparak, kimi
kafasını sağa sola sallayarak, herkes kendisine has bir tik ve
hareketle, geri sarmaya başlıyor, o an yaşamda görmek istedikleri tek
şeymişcesine gözlerini diktikleri, berrak suyun dibinde artık pırıl
pırıl kendilerine doğru gelen balıklarla dolu çaparilerini, dikkat ve
zaferle yukarı kaldırıp karaya alıyor, bariz bir şekilde yüzlerine ve
yürüyüşlerine yansıyan bir gururla diğer avcıların önünden geçerek,
kovalarını koydukları yere geliyorlar ve yakaladıkları balıkları
ayıklamaya başlıyorlardı.
Bu avlakta farklı bir sistem olduğu
hemen anlaşılıyordu. Ancak buraya ilk kez gelen insan, hele biraz da
acemi ise, girdaplı ve değişken akıntının hangi yöne doğru aktığına tam
olarak karar veremiyor, dibe indikçe daha kararlı bir hale gelen
akıntının, ilk bakışta, sağdan sola doğru olduğunu anlamayabiliyordu.
İşte o zaman facialar oluşmaya başlıyor, olduğu yerde sabit duran acemi
avcı, tam karşısına doğru, ağırlığı pek de düşünülmeden seçilmiş olan
oltasını denize savurduğunda, olta dibe indikçe hiç beklemediği şekilde
sola, daha önce oltalarını atmış, ya da çekmekte olan insanların
oltasının üzerine biniyor, üç beş kişinin oltası birbirine giriyor,
oltalar çekildikten sonra tam bir sabır ve insanlık sınavı veriliyor,
oltalar çözülüyor, çoğunlukla insanlar sakinleşmiş, tanışmış ve bir
öncesinden daha samimi bir şekilde, kardeşçe avlamaya devam ediyorlar,
ancak her işte olduğu gibi, bu işte de insanların bir sabır sınırı
olduğu, kimi zaman kulaklara gelen, "- Abi naaptın yaa!" filan gibi
feryat ve şikayetlerden belli oluyordu. Bu yüzden dikkatli olmak
gerektiğine karar verdim.
Bir süre hiç olta atmadan
avlananları seyrettim. Her yerde olduğu gibi, kimi tecrübeli avcılar
büyük bir istikrarla durmadan dolu çekiyor, işi nispeten daha az
ciddiye alan, belki bir günlüğüne öylesine bir hava almak için gelmiş
olan avcılar ise tek tük, ya da bazen boş, bazen dolu çekiyor, daha
ufak bir kesimi oluşturan ve hareketlerinden acemi oldukları anlaşılan
bir iki avcı ise ısrarla oltalarını Boğaz'ı akıntılı sularına boş
olarak atıp çekiyorlardı. Onlar aralarında konuşurlarken kısmet, şans
işte filan derken, bense hemen, ya bu işin bir yolu yordamı bir sırrı
olmalı dedim. Düşünerek ve araştırarak, keşfetmem ve öğrenmem lazım bu
işi diye düşündüm.
İlk olarak nedense, sonucu belirleyebilecek
ilk ve en önemli etkenin, çapari iğnelerinde kullanılan simlerin
renkleri olduğunu düşündüm. Çaktırmadan, yürüyüş yapıyormuşçasına,
istikrarla balık alanların yanlarına yaklaşıp, çaparilerinin renklerine
baktım, hepsi yeşildi. Tamam dedim, yeşili taktık mı bu iş biter,
gelsin balıklar. "- Bismillah!" deyip oltayı savurdum. Kurşun daha suya
değer değmez, bir anda akıntıya kapılarak, suyun üzerinede kuş gibi
uçup iyice sola yanaştı. Solumdakilerin, "- Hoop nooluyor!" "- Eyvah!
Aldı beni!" filan gibi, benim pek de alışık olmadığım ve tam olarak da
anlayamdığım bir lisanla bir şeyler söyleyip, bana ne yapıyorsun dermiş
gibi baktıklarını görünce, hani bir yerde istemeden bir pot kırarsınız
ya, o tür bir hata yaptığımı hemen anlayıp, panik içerisinde oltamı
geri sarmaya başladım. Sanırım şansım yaver gitti, çünkü yanımdakilerin
benimle ilgili korktukları her ne ise, o başlarına gelmemiş olmalı ki,
ben oltayı boş bir şekilde geri çekince rahatladılar, bir iki kafa
sallaması ile önümden dolu çaparilerle geçip gittiler. Allah'tan biraz
efendi bir tipim vardı.
Durumu tekrar değerlendirdim. Sorun
kullandığım ağırlıkta idi. 50 gr.lık bir kurşun kullanmıştım. Demek ki
ağırlığı arttırmam gerekiyordu. Bir anda çok eğlenceli bir oyuncak
bulmuşçasına sevindim. Çünkü, o anda, ağırlığı arttırıp azaltarak
akıntıya göre oltamın davranışlarını kontrol edebileceğimi anladım.
Değişen şartlara yeni buluşlar yaparak adapte olmayı, değişken
parametreleri hesaba kadarak çözümler bulmayı seven biri için mükkemmel
bir uğraş bu diye bu düşündüm. Hemen malzemeciye koştum. Daha önce
50'lik ya da 100'lük şeklindeki ağılık seçeneklerim, bir anda piyasada
bulunan tüm ağırlık seçeneklerini kapsayıverdi. 50'lik, 60'lık, 75'lik,
100'lük, 115'lik, 125'lik kurşunların hepsinden değişik adetlerde
edindim. Ağırlıkları kolayca değiştirmek için çaparinin sonlandığı ve
kurşunun bulunduğu yerde bir kilitli klips bulunması gerekiyordu. Hemen
bir paket alarak bunlardan hep yanımda bulundurmayı adet edindim. Av
yeleğimin çakmak cebini kurşun cebi olarak belirledim ve av esnasında
hemen sağ elimi bu cebe atarak, aldığım yeni kurşunları bir saniyede
oltadakilerle değiştirebilecek duruma geldim. Şimdi ava biraz daha
hazırlıklı hissediyordum kendimi.
100 gr lık bir kurşunla
yaptığım ikinci bir deneme, takımın nispeten daha fazla suya batmasına,
ancak yine de hiç dibe ulaşmadan hızla, oltalarını benden biraz önce
atmış olan solumdaki insanların üzerine doğru yanaşmasına neden oldu.
Yine insanların aynı tedirgin bakışları ile karşılaşınca, aklıma "- Abi
kaçlık atıyorsunuz siz?" diye sormak geldi. Hep bir ağıdan, koro
halinde, "- Yüzyirmibeeeş!" diye bir cevap alınca, ilk atışımda nasıl
bir fiyasko ile işe başladığımı anlayıp, biraz utanarak, hemen oltamı
daha fazla ilerlemeden geri sardım ve kurşunu 125 gr.lık olanı ile
değiştirdim. Şimdi herkes biraz daha rahatlamış gözüküyordu.
Beş-on
kere attıysamda oltam hep boş geldi. Olanlardan biraz tedirgin
olduğumdan, oltamı başkalarının oltasına, ya da başka bir yere takıp
iyice rezil olmamak için attıktan kısa bir süre sonra çekmeye başlıyor,
oltamın boş olduğuna üzülmektense, problemsizce geri çektiğime
seviniyordum. Bu şekilde akıntıya ve diğer çevre şartlarına biraz daha
alışır gibi oldum. O sırada çevrede konuşulanlardan "- Balık dipte
abi!" filan gibi bir şeyler duydum.
Demek ki balık denizin her
yerini kaplamıyordu. Ya da şansa her hangi bir yerde ortaya çıkmıyor,
dipte belli bir bölgede toplanmış oluyordu. Eskiden öylemiydi ya,
Tuzla'daki yazlık evimizden ufacık sandallarla biraz açılır, daha
çaparimizi çözüp denize saldığımız anda, kurşun balığın hücum
etmesinden havada bir yerde asılı kalır, dibe bile inmezdi. Neyse bu
konuyu hemen geçelim. Neticede, balığın dipte belirli bir derinlikte ve
uzaklıkta olduğu anlaşılıyordu.
Ve bu yeri bulmak gerekiyordu.
Anladığım kadarı ile dibe inmek, genellikle balığın bulunduğu yere
inmek oluyordu. Bunu için ise beklemek ve kurşunun iyice batmasını ve
dibe temas ettiğini hissetmek gerekiyordu.
Demek, attıktan sonra
bir süre beklenecek takımın dibe inmesi sağlanacaktı. Ama bu bekleyiş
oltanın iyice sola ve yanımızda avlanan başka birinin oltasının üzerine
karışma riskinide beraberinde getiriyordu. Öyleyse, bizden önce
oltasını atmış bir arkadaştan hemen sonra atılmayacak, o attıktan sonra
bir süre onun oltasının batması ve bizden uzaklaşması beklenip daha
sonra atılacaktı.
Hemen bu dediklerimi uygulamaya soktum.
Etrafın sakin olduğu bir an, salladım takımı suya ve bekledim, epey bir
bekledikten sonra misina artık makaradan boşalmamaya başladı, tamam
dedim dibi bulduk işte, bir iki asıldım , olta aniden ağırlaştı, "-
Offf!" diye bir his geçti içimden. Tekrar asıldım, bir, iki. Olta daha
da ağılaştı. "- Tamam!" dedim, bir şeyler oldu. "- Haydi çek! Cüneyt!".
Akıntının da tesiri ile iyice ağırlaşmış olan oltamı, ağır ağır çekmeye
başladım. Bana saatler gibi gelen bir süre sonra, makaradaki geri
sarılmış misina miktarı da artınca, oltanın yaklaştığını düşündüm ve
heyecanla gözlerimi misinanın masmavi sularda kaybolduğu yere diktim.
Az onra dipten pırıl pırıl bir şeyler gözüktü. "- Evet!" dedim "- Oldu!
Bu sefer başardım!" Heyecan ve gururla balıkları bir hamlede yüksek
rıhtımın üzerine aldım, takımı kendime çekip kurşundan kavradım ve
üzerinde sayamadığım kadar çok balığın çırpıdığı kamışı, arkamda duran
yol bariyerlerine dayadım.
O anda balıkarı ne yapacağımı
şaşırdım ve henüz kovama su bile doldurmamış olduğumu fark ettim. O
kadar öğrenme aşamasında kabul ediyordum ki kendimi, kovama su
doldurmak aklıma dahi gelmemişti. Daha sonra bir avlağa gelir gelmez,
balık olsun olmasın, ilk iş, kovamı hep su ile doldurmaya, yapacağım
avlara, hatta tüm hayata umut ve pozitif beklentilerle başlamaya karar
verdim.
Rıhtımda, ileride, belli bir bölgede bir boşluk vardı
ve kimse buradan atmıyordu. Hemen oraya yöneldim. Ne güzel boş bir alan
kimse buradan atmıyor diye düşünerek, oltayı savurdum. Olta dibe indi.
Hevesle asıldım ve olta aniden yine ağırlaştı. Yalnız bu seferki
ağırlık diğerinden biraz farklı idi. Olta yine ağırlaşmıştı ancak bir
öncekinden farklı olarak, bu sefer hiç geri gelmiyordu. "- Üff!" dedim.
"- Palamut filan mı geldi acaba?" diye düşünürken, bir anda acı gerçek
kafama dank etti. Değil palamutları, oltamı, güzelim çaparimi, itinayla
seçtiğim kurşunumu, hiç birini bir daha göremeyecektim, çünkü oltamı
dibe takımıştım. Oltayı hiç geri çekemiyordum. Kamışa asıldım, makarayı
zorladım, yaptığım hareketler artık diğer avcıların birbirine benzeyen
uyumlu avlanma hareketlerine benzemekten çıkmış, sahilde bir o yana,
bir bu yana, çaresizce gidip, gelen, garip telaşlı hareketler yapan
birine dönüşmüştüm. Ne yaptıysam olmadı. Makaramı kilitledim, kamışı
misinanın hizasına indirerek sahilde bir yöne doğru umutsuzca ve arkama
bakmadan oltayı gererek yürüdüm, yürüdüm, misina gerildi, gerildi
sonunda aniden rahatladı ve o ana kadar hiç olmamış bir rahatlıkla geri
geldi, tabii ki takımın yerinde yeller eserek. İnsanların niye buradan
atmadıkları anlaşılıyordu ve öğrenilecek bir şey daha çıkmıştı. Dip
yapısı.
Eğer kurşunu bazı belirli yerlerde tamamen dibe
yatırırsanız, akıntının da tesiri ile kurşun dipte ya bir taşa, ya da
ağzı açık bir midyeye veya bir yosuna takılıyor ve takım kopuyordu. Bu
yüzden dip yapısını ve avlağın derinliğini iyi tanımak gerekiyordu.
Önce kurşunun sıklıkla dipte nerelerde takıldığını tespit ettim. Hiç
avlanılmayan yerlere ek olarak avlandığımız yerde de, belirlediğim bir
ağacın önlerine denk gelen bir bölümün açıklarında dipte fazla
oyalanırsam kurşun kesinlikle takılıyordu. Muhtemelen orada da kayalık,
yosunluk, ters bir alan vardı. Bunu da aklıma yazdım. Daha sonraları,
kurşunu hiç o bölgeye indirmemeye gayret ettim. İlerideki günlerde
öğreneceğim bir başka ince faktör de vardı. O da, kimi zamanlarda
Bogaz'daki akıntılar dipte girdaplı bir hale geliyor ve eğer siz,
kurşun dibe ulaştığında, bunu geç hissederseniz, ya da hiç hissetmeyip
ana oltanızı salmaya devam ederseniz, fazladan akıntıya salınan ana
olta, dipte sağa sola kayalara yosunlara dolanarak olmadık yerlerde de
dibe takılıyor ve böyle havalarda avlanmayı neredeyse tamamen imkansız
hale geliyordu.
Sonuçta, bu tür deneyimler ışığında tanımaya
başladığım dip yapısı, benim temel oyun alanım oluyor, akıntının hızını
dikkate alarak ağırlaştırdığım, ya da hafifleştirdiğim ağırlıklarla su
içerisinde yol alan çaparimi kontrollu bir şekilde istediğim
derinliklere indiriyor, balığın bulunduğu suyu aramaya başlıyor,
sürünün dipteki yerini bir kez tespit ettiğimde ise, artık x,y,z
koordinatları ile üç bilimeyenli bir denklemi çözmüş oluyordum. Geriye
istikrarlı ve doğru atışlarla, dipte balığın bulunduğu yere varmak ve
balığı yakalamak kalıyordu.
Zamanla balığın, özellikle iri
olanlarının, kıyıdan uzakta ve en dipte olduğu fark ettim. Bu yüzden
takımı mümkün olan en uzak mesafeye fırlatmam önem kazanmıştı.
Parametrelerin sadece simlerin rengi ile sınırlı kalmadığını
anlamıştım. Hatta bu faktör gaiba en sonlarda geliyordu.
Özellikle
balık kıyıdan uzaklaştığında, takımı uzağa fırlatmak, hele akıntı
artmış ve siz bu yüzden ağırlığı arttırmışsanız, çapari yaparken
kullandığınız misinanın gücünü, sağlamlığını ve dolayısıyla kalınlığını
gündeme getiriyor, ancak kalınlık gereksinimi de "ince takım daha avcı
olur" kuralı ile çakışıyor ve insan bir anda kendisini dükkanlarda
harıl harıl, hem en sağlam, hem de en ince misinayı aramak gibi
olmayacak bir sevdanın pençesine düşmüş buluyordu. Bence konuyu
genişletmeden, bu konunun daha detaylı araştırmasını çapari yapımı
başlığı altında inceleyelim ve Kanlıca'ya geri dönelim.
Gerçekten
de akınının geldiği yöne doğru yürümek ve takımı hafif akıntıya doğru
çapraz, mümkün olduğunca uzağa doğru uygun bir ağırlıkla atmak, sonra
kurşunun akışını ve dibe inişini takip ederek aşağı akıntıya paralel,
oltanız size dik gelecek şekilde yürümek, dibe ulaştığınızda ise fazla
oyalanmayıp, oltanızı köstekleyerek balıkları toplamak işin ana
omurgasını oluşturuyor, bunu yapabilmek içinse gerek atarken, gerek
attıktan sonra takımın nerede olduğu ve olacağı ile ilgili tam bir
kontrole sahip olmak gerekiyordu.
Bu sayede oltalarını sizden
önce atmış olan insanların da o sırada dipte nerede olduğunu doğru
tahmin edip, ona göre bir zamanlama yapmakla, artık iyice usta bir
çapari avcısı olunuyor ve çevrenizdeki herkesin mutlu olduğunu,
yanınızdaki insanların keyiflerinden anlayabiliyordunuz. Zaten, siz
tecrübeli bir hale geldikçe, çevrenizdekiler de sizinle birlikte
avlanmaktan zevk almaya başlıyor, hatta sizin yerinize gelecek acemi,
ya da kaba birinin yerine, sizi tercih ediyor ve bir av arkadaşı olarak
seçiyordu. Zamanla o avlakta dostlarınız oluşmaya başlıyor, avlağa
yaklaşırken sizi uzaktan görenlerin el sallamalarına ve sevinmelerine
şahit oluyordunuz.
Gerçektende sahildeki diğer avcıları rahatsız etmeden, onlarla birlikte avlanabilmek avcılığın sosyal yanını oluşturuyordu.
Bir
keresinde hayatında ilk kez, belki de açlıktan, denize kamış ile olta
attığından şüphelendiğim, üstüne başına bakıldığında çaresizlik
içerisinde olduğunu gördüğümüz, tinerci olmakla olmamak arasında gidip
gelen bir gence, derhal bu işi öğretmem gerektiğine karar verip,
yukarıdaki konuları, hatta daha detaylı ve uygulamalı bir şekilde
göstermeye başladığımda, sevinmesine rağmen donuk bakışlarla bana bakan
çocuğu gören müdavimlerden Ali Reis, araya girip "-İleriden at!
İleriden!" diye bağırarak basitçe son noktayı koymuş, meseleyi
çözmüştü.
Değişik çevrelerden, onlarca insanın bir araya
gelerek, yukarıda anlattığım ince detayları deneyebilmem ve tecrübe
kazanmam için bana bir antrenman sahası olmuş olan Kanlıca sahilinin,
Boğaz'da Kıyıdan Balık Avcılığının en iyi öğrenilebileceği yerlerden
biri olarak, kalbimde ayrı bir yeri var bu yüzden. Sempatik müdavimleri
ile, avdan sonra oturup dinlenilebilecek çay bahçeleri ile, hem bir
gezi yapmış, hem de avlanmış olduğunuzu en iyi hissedeceğiniz,
İstanbul'un bu müstesna semtindeki, bu avlakta herkes için öğrenilecek
pek çok şey olduğuna inanıyor, herkese bol ve bereketli avlar diliyorum.
Cüneyt Alpay