Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

Kanlıca Sahili

Dönüp Dolaşıp Geldiğimiz Yer.. 


Kanlıca Sahili, çocukluğumuzda, annelerimizin gitmemize müsaade ettiği yerlerden ve otuduğumuz Caddebostan'dan çok uzaklarda, yeni maceralar yaşamak ve yeni yerler keşfetmek için,  bisikletlere binerek, izinsiz olarak gittiğimiz bir yerdi. Bir kumanya çantası hazırlar, yanımıza çakılarımızı, oltalarımızı alır, İstanbul Boğazı'nı tüm Anadolu Yakası boyunca geçerek buraya kadar gelir, hemen sağdaki dar fakat yeşillik vadiye girer, dik dere yatağına gizlenir, kumanyamızı ya da yakaladığımız balıkları yaktığımız ateşte pişirip, bir köy bakkalından aldığımız ekmekle yer, kendi kendimize yetmenin ilk çocuksu antrenmanlarını yapardık.

Yaşım biraz ilerleyip de, seneler sonra Amatör Balıkçılığa yeniden başladığımda, Boğaz'da avlanılabilecek yeni yerler ararken ayaklarım, daha doğrusu bu sefer arabam, beni gayri ihtiyari Kanlıca'ya götürdü. Bu semt halen içimde bir özgürlük, güzellik ve ferahlık sembolü.

Kanlıca avlağını bilmeyenler için biraz tarif etmeye çalışayım. Kanlıcanın içerisinden geçtikten sonra yolu ve boğazı birbirinden ayıran yalılar bittiği yerde, yol aniden sol yanınızda Boğaz'a bitişik hale gelir, kimi yerlerde neredeyse bir yaya kaldırımı bile bırakmadan Çubuklu Oşinografi dairesine kadar, neredeyse 1 km. lik bir sahil şeridi boyunca hafif kıvrımlı uzanır. Dar Boğaz yolu, tam buraya gelindiğinde birdenbire bir açıklığa kavuşur, insanda bir ferahlık yaratır, karşınızda Balta limanı ve ileride Sarıyer açıkları, ilk bakışta büyük bir göl kedarında olduğunuzu size duyumsatır, ancak sahile yaklaşıp, bir banka iliştiğinizde önünüzde, sağınızdan solunuza doğru, yani Kuzey'den Güney'e doğru hızla akan girdaplı bir akıntı ile karşılaştığınızda, sanki çoşkun bir nehrin kenarında olduğunuza karar verirsiniz.

Devamlı akan bir suyun yanında oturmak beni hep rahatlatmıştır. Önümde durmaksızın akıp giden su, içime birikmiş olan sıkıntıları dertleri de beraberinde götürmüş, gözlerimi kıpır kıpır yenilikler vaad eden o Boğaz'ın pırıltılı sularından ayırmadıkça, içim temizlenmiş, gönlümü Boğazın sularına bırakmış yepyeni bir insan olarak oradan kalktığımda, kendimi arınmış ve yenilenmiş hissetmişimdir. Bu yüzden Kanlıca'nın çocukluğumdan beri gönlümde ayrı bir yeri vardı.

Burası nispeten şehir merkezine uzak olduğundan, ilk avlanma denemelerimi Üsküdar-Şemsipaşa'da, Çengelköy - Erdoğan'ın Yeri'nde, ya da Kuleli Önü'nde gerçekleştirmiştim. Ancak Şemsipaşa'nın kalabalığı arasında, ya da önünden arabayla geçtiğinizde, kalabalık ve yoğun bir faaliyet içersinde sahile dizilmiş, kimi zaman sayıları yüzlerle ifade edilen oltacıların, hareket halindeki arabanızın ön penceresinin önünden riskli bir şekilde kurşunlar uçurdukları, bu nedenle olta balıkçılığına en ilgisiz sıradan vatandaşın bile dikkatini çekmekten geri kalmayan Kuleli Önü'ndeki bir iki avlanma denemem, bende Boğaz'ın daha uzak ve daha sakin bir köşesinde avlanma isteği uyandırmış ve hemen Kanlıca'yı hatırlamıştım. Kanlıca sahiline ilk geldiğimde, sayıca nispeten daha az on, onbeş kişinin hala burada avlandığını görmek çok hoşuma gitmişti.

Biraz çekingen, biraz da eski günleri hatırlayarak, sahilin başlarındaki bir banka oturmuş, önümden hızla akıp giden Boğaz'ın diri ve temiz sularını seyre koyulmuş, yanımda avlanan bir iki kişiyi izlemeye koyulmuştum. Onları biraz incelediğimde dikkatimi ilk çeken şey ortaya çıkmıştı. Akıntı!

Burada avlanan insanlar, Kuleli, ya da Şemsipaşa'da olduğu gibi, yerlerinde sabit durmuyor, Boğaz'ın kuzey, yani akıntının geldiği yönüne, sağa doğru yürüyerek, atışlarını ileriden yapıyorlar, oltalar suya düştükten sonra akıntının etkisi ile sola aşağıya doğru kayarken, onlar da uzun kamışları ile birlikte sola doğru yürüyor ve hesaplı bir şekilde balık kovalarını bıraktıkları yere kadar geldikten sonra, orada dibe, balığın o gün bulunduğu yere kadar inmiş olan çaparilerini yavaşça kösteklemeye, yani hafifçe çekip bırakmaya başlıyorlar, alabildikleri kadar balığı çaparilerine doldurduklarına inandıktan sonra, artık iyice sola kaymış, neredeyse eski Kanlıca İlkokulu'nun (şimdilerde otel) iskelesinin ayaklarına yanaşmış olan oltalarını, yavaşça, kimi garip ağız dudak hareketleri yaparak, kimi kafasını sağa sola sallayarak, herkes kendisine has bir tik ve hareketle, geri sarmaya başlıyor, o an yaşamda görmek istedikleri tek şeymişcesine gözlerini diktikleri, berrak suyun dibinde artık pırıl pırıl kendilerine doğru gelen balıklarla dolu çaparilerini, dikkat ve zaferle yukarı kaldırıp karaya alıyor, bariz bir şekilde yüzlerine ve yürüyüşlerine yansıyan bir gururla diğer avcıların önünden geçerek, kovalarını koydukları yere geliyorlar ve yakaladıkları balıkları ayıklamaya başlıyorlardı.

Bu avlakta farklı bir sistem olduğu hemen anlaşılıyordu. Ancak buraya ilk kez gelen insan, hele biraz da acemi ise, girdaplı ve değişken akıntının hangi yöne doğru aktığına tam olarak karar veremiyor, dibe indikçe daha kararlı bir hale gelen akıntının, ilk bakışta, sağdan sola doğru olduğunu anlamayabiliyordu. İşte o zaman facialar oluşmaya başlıyor, olduğu yerde sabit duran acemi avcı, tam karşısına doğru, ağırlığı pek de düşünülmeden seçilmiş olan oltasını denize savurduğunda, olta dibe indikçe hiç beklemediği şekilde sola, daha önce oltalarını atmış, ya da çekmekte olan insanların oltasının üzerine biniyor, üç beş kişinin oltası birbirine giriyor, oltalar çekildikten sonra tam bir sabır ve insanlık sınavı veriliyor, oltalar çözülüyor, çoğunlukla insanlar sakinleşmiş, tanışmış ve bir öncesinden daha samimi bir şekilde, kardeşçe avlamaya devam ediyorlar, ancak her işte olduğu gibi, bu işte de insanların bir sabır sınırı olduğu, kimi zaman kulaklara gelen, "- Abi naaptın yaa!" filan gibi feryat ve şikayetlerden belli oluyordu. Bu yüzden dikkatli olmak gerektiğine karar verdim.

Bir süre hiç olta atmadan avlananları seyrettim. Her yerde olduğu gibi, kimi tecrübeli avcılar büyük bir istikrarla durmadan dolu çekiyor, işi nispeten daha az ciddiye alan, belki bir günlüğüne öylesine bir hava almak için gelmiş olan avcılar ise tek tük, ya da bazen boş, bazen dolu çekiyor, daha ufak bir kesimi oluşturan ve hareketlerinden acemi oldukları anlaşılan bir iki avcı ise ısrarla oltalarını Boğaz'ı akıntılı sularına boş olarak atıp çekiyorlardı. Onlar aralarında konuşurlarken kısmet, şans işte filan derken, bense hemen, ya bu işin bir yolu yordamı bir sırrı olmalı dedim. Düşünerek ve araştırarak, keşfetmem ve öğrenmem lazım bu işi diye düşündüm.

İlk olarak nedense, sonucu belirleyebilecek ilk ve en önemli etkenin, çapari iğnelerinde kullanılan simlerin renkleri olduğunu düşündüm.  Çaktırmadan, yürüyüş yapıyormuşçasına, istikrarla balık alanların yanlarına yaklaşıp, çaparilerinin renklerine baktım, hepsi yeşildi. Tamam dedim, yeşili taktık mı bu iş biter, gelsin balıklar. "- Bismillah!" deyip oltayı savurdum. Kurşun daha suya değer değmez, bir anda akıntıya kapılarak, suyun üzerinede kuş gibi uçup iyice sola yanaştı. Solumdakilerin, "- Hoop nooluyor!" "- Eyvah! Aldı beni!" filan gibi, benim pek de alışık olmadığım ve tam olarak da anlayamdığım bir lisanla bir şeyler söyleyip, bana ne yapıyorsun dermiş gibi baktıklarını görünce, hani bir yerde istemeden bir pot kırarsınız ya, o tür bir hata yaptığımı hemen anlayıp, panik içerisinde oltamı geri sarmaya başladım. Sanırım şansım yaver gitti, çünkü yanımdakilerin benimle ilgili korktukları her ne ise, o başlarına gelmemiş olmalı ki, ben oltayı boş bir şekilde geri çekince rahatladılar, bir iki kafa sallaması ile önümden dolu çaparilerle geçip gittiler. Allah'tan biraz efendi bir tipim vardı.

Durumu tekrar değerlendirdim. Sorun kullandığım ağırlıkta idi. 50 gr.lık bir kurşun kullanmıştım. Demek ki ağırlığı arttırmam gerekiyordu. Bir anda çok eğlenceli bir oyuncak bulmuşçasına sevindim. Çünkü, o anda, ağırlığı arttırıp azaltarak akıntıya göre oltamın davranışlarını kontrol edebileceğimi anladım. Değişen şartlara yeni buluşlar yaparak adapte olmayı, değişken parametreleri hesaba kadarak çözümler bulmayı seven biri için mükkemmel bir uğraş bu diye bu düşündüm. Hemen malzemeciye koştum. Daha önce 50'lik ya da 100'lük şeklindeki ağılık seçeneklerim, bir anda piyasada bulunan tüm ağırlık seçeneklerini kapsayıverdi. 50'lik, 60'lık, 75'lik, 100'lük, 115'lik, 125'lik kurşunların hepsinden değişik adetlerde edindim. Ağırlıkları kolayca değiştirmek için çaparinin sonlandığı ve kurşunun bulunduğu yerde bir kilitli klips bulunması gerekiyordu. Hemen bir paket alarak bunlardan hep yanımda bulundurmayı adet edindim. Av yeleğimin çakmak cebini kurşun cebi olarak belirledim ve av esnasında hemen sağ elimi bu cebe atarak, aldığım yeni kurşunları bir saniyede oltadakilerle değiştirebilecek duruma geldim. Şimdi ava biraz daha hazırlıklı hissediyordum kendimi.

100 gr lık bir kurşunla yaptığım ikinci bir deneme, takımın nispeten daha fazla suya batmasına, ancak yine de hiç dibe ulaşmadan hızla, oltalarını benden biraz önce atmış olan solumdaki insanların üzerine doğru yanaşmasına neden oldu. Yine insanların aynı tedirgin bakışları ile karşılaşınca, aklıma "- Abi kaçlık atıyorsunuz siz?" diye sormak geldi. Hep bir ağıdan, koro halinde,  "- Yüzyirmibeeeş!" diye bir cevap alınca, ilk atışımda nasıl bir fiyasko ile işe başladığımı anlayıp, biraz utanarak, hemen oltamı daha fazla ilerlemeden geri sardım ve kurşunu 125 gr.lık olanı ile değiştirdim. Şimdi herkes biraz daha rahatlamış gözüküyordu.

Beş-on kere attıysamda oltam hep boş geldi. Olanlardan biraz tedirgin olduğumdan, oltamı başkalarının oltasına, ya da başka bir yere takıp iyice rezil olmamak için attıktan kısa bir süre sonra çekmeye başlıyor, oltamın boş olduğuna üzülmektense, problemsizce geri çektiğime seviniyordum. Bu şekilde akıntıya ve diğer çevre şartlarına biraz daha alışır gibi oldum. O sırada çevrede konuşulanlardan "- Balık dipte abi!" filan gibi bir şeyler duydum.

Demek ki balık denizin her yerini kaplamıyordu. Ya da şansa her hangi bir yerde ortaya çıkmıyor, dipte belli bir bölgede toplanmış oluyordu. Eskiden öylemiydi ya, Tuzla'daki yazlık evimizden ufacık sandallarla biraz açılır, daha çaparimizi çözüp denize saldığımız anda, kurşun balığın hücum etmesinden havada bir yerde asılı kalır, dibe bile inmezdi. Neyse bu konuyu hemen geçelim. Neticede, balığın dipte belirli bir derinlikte ve uzaklıkta olduğu anlaşılıyordu.

Ve bu yeri bulmak gerekiyordu. Anladığım kadarı ile dibe inmek, genellikle balığın bulunduğu yere inmek oluyordu. Bunu için ise beklemek ve kurşunun iyice batmasını ve dibe temas ettiğini hissetmek gerekiyordu.
Demek, attıktan sonra bir süre beklenecek takımın dibe inmesi sağlanacaktı. Ama bu bekleyiş oltanın iyice sola ve yanımızda avlanan başka birinin oltasının üzerine karışma riskinide beraberinde getiriyordu. Öyleyse, bizden önce oltasını atmış bir arkadaştan hemen sonra atılmayacak, o attıktan sonra bir süre onun oltasının batması ve bizden uzaklaşması beklenip daha sonra atılacaktı.

Hemen bu dediklerimi uygulamaya soktum. Etrafın sakin olduğu bir an, salladım takımı suya ve bekledim, epey bir bekledikten sonra misina artık makaradan boşalmamaya başladı, tamam dedim dibi bulduk işte, bir iki asıldım , olta aniden ağırlaştı, "- Offf!" diye bir his geçti içimden. Tekrar asıldım, bir, iki. Olta daha da ağılaştı. "- Tamam!" dedim, bir şeyler oldu. "- Haydi çek! Cüneyt!". Akıntının da tesiri ile iyice ağırlaşmış olan oltamı, ağır ağır çekmeye başladım. Bana saatler gibi gelen bir süre sonra, makaradaki geri sarılmış misina miktarı da artınca, oltanın yaklaştığını düşündüm ve heyecanla gözlerimi misinanın masmavi sularda kaybolduğu yere diktim. Az onra dipten pırıl pırıl bir şeyler gözüktü. "- Evet!" dedim "- Oldu! Bu sefer başardım!" Heyecan ve gururla balıkları bir hamlede yüksek rıhtımın üzerine aldım, takımı kendime çekip kurşundan kavradım ve üzerinde sayamadığım kadar çok balığın çırpıdığı kamışı, arkamda duran yol bariyerlerine dayadım.

O anda balıkarı ne yapacağımı şaşırdım ve henüz kovama su bile doldurmamış olduğumu fark ettim. O kadar öğrenme aşamasında kabul ediyordum ki kendimi, kovama su doldurmak aklıma dahi gelmemişti. Daha sonra bir avlağa gelir gelmez, balık olsun olmasın, ilk iş, kovamı hep su ile doldurmaya, yapacağım avlara, hatta tüm hayata umut ve pozitif beklentilerle başlamaya karar verdim.

Rıhtımda, ileride, belli bir bölgede bir boşluk vardı ve kimse buradan atmıyordu. Hemen oraya yöneldim. Ne güzel boş bir alan kimse buradan atmıyor diye düşünerek, oltayı savurdum. Olta dibe indi. Hevesle asıldım ve olta aniden yine ağırlaştı. Yalnız bu seferki ağırlık diğerinden biraz farklı idi. Olta yine ağırlaşmıştı ancak bir öncekinden farklı olarak, bu sefer hiç geri gelmiyordu. "- Üff!" dedim. "- Palamut filan mı geldi acaba?" diye düşünürken, bir anda acı gerçek kafama dank etti. Değil palamutları, oltamı, güzelim çaparimi, itinayla seçtiğim kurşunumu, hiç birini bir daha göremeyecektim, çünkü oltamı dibe takımıştım. Oltayı hiç geri çekemiyordum. Kamışa asıldım, makarayı zorladım, yaptığım hareketler artık diğer avcıların birbirine benzeyen uyumlu avlanma hareketlerine benzemekten çıkmış, sahilde bir o yana, bir bu yana, çaresizce gidip, gelen, garip telaşlı hareketler yapan birine dönüşmüştüm. Ne yaptıysam olmadı. Makaramı kilitledim, kamışı misinanın hizasına indirerek sahilde bir yöne doğru umutsuzca ve arkama bakmadan oltayı gererek yürüdüm, yürüdüm, misina gerildi, gerildi sonunda aniden rahatladı ve o ana kadar hiç olmamış bir rahatlıkla geri geldi, tabii ki takımın yerinde yeller eserek. İnsanların niye buradan atmadıkları anlaşılıyordu ve öğrenilecek bir şey daha çıkmıştı. Dip yapısı.

Eğer kurşunu bazı belirli yerlerde tamamen dibe yatırırsanız, akıntının da tesiri ile kurşun dipte ya bir taşa, ya da ağzı açık bir midyeye veya bir yosuna takılıyor ve takım kopuyordu. Bu yüzden dip yapısını ve avlağın derinliğini iyi tanımak gerekiyordu. Önce kurşunun sıklıkla dipte nerelerde takıldığını tespit ettim. Hiç avlanılmayan yerlere ek olarak avlandığımız yerde de, belirlediğim bir ağacın önlerine denk gelen bir bölümün açıklarında dipte fazla oyalanırsam kurşun kesinlikle takılıyordu. Muhtemelen orada da kayalık, yosunluk, ters bir alan vardı. Bunu da aklıma yazdım. Daha sonraları, kurşunu hiç o bölgeye indirmemeye gayret ettim. İlerideki günlerde öğreneceğim bir başka ince faktör de vardı. O da, kimi zamanlarda Bogaz'daki akıntılar dipte girdaplı bir hale geliyor ve eğer siz, kurşun dibe ulaştığında, bunu geç hissederseniz, ya da hiç hissetmeyip ana oltanızı salmaya devam ederseniz, fazladan akıntıya salınan ana olta, dipte sağa sola kayalara yosunlara dolanarak olmadık yerlerde de dibe takılıyor ve böyle havalarda avlanmayı neredeyse tamamen imkansız hale geliyordu.

Sonuçta, bu tür deneyimler ışığında tanımaya başladığım dip yapısı, benim temel oyun alanım oluyor, akıntının hızını dikkate alarak ağırlaştırdığım, ya da hafifleştirdiğim ağırlıklarla su içerisinde yol alan çaparimi kontrollu bir şekilde istediğim derinliklere indiriyor, balığın bulunduğu suyu aramaya başlıyor, sürünün dipteki yerini bir kez tespit ettiğimde ise, artık x,y,z koordinatları ile üç bilimeyenli bir denklemi çözmüş oluyordum. Geriye istikrarlı ve doğru atışlarla, dipte balığın bulunduğu yere varmak ve balığı yakalamak kalıyordu.

Zamanla balığın, özellikle iri olanlarının, kıyıdan uzakta ve en dipte olduğu fark ettim. Bu yüzden takımı mümkün olan en uzak mesafeye fırlatmam önem kazanmıştı. Parametrelerin sadece simlerin rengi ile sınırlı kalmadığını anlamıştım. Hatta bu faktör gaiba en sonlarda geliyordu.

Özellikle balık kıyıdan uzaklaştığında, takımı uzağa fırlatmak, hele akıntı artmış ve siz bu yüzden ağırlığı arttırmışsanız, çapari yaparken kullandığınız misinanın gücünü, sağlamlığını ve dolayısıyla kalınlığını gündeme getiriyor, ancak kalınlık gereksinimi de "ince takım daha avcı olur" kuralı ile çakışıyor ve insan bir anda kendisini dükkanlarda harıl harıl, hem en sağlam, hem de en ince misinayı aramak gibi olmayacak bir sevdanın pençesine düşmüş buluyordu. Bence konuyu genişletmeden, bu konunun daha detaylı araştırmasını çapari yapımı başlığı altında inceleyelim ve Kanlıca'ya geri dönelim.

Gerçekten de akınının geldiği yöne doğru yürümek ve takımı hafif akıntıya doğru çapraz, mümkün olduğunca uzağa doğru uygun bir ağırlıkla atmak, sonra kurşunun akışını ve dibe inişini takip ederek aşağı akıntıya paralel, oltanız size dik gelecek şekilde yürümek, dibe ulaştığınızda ise fazla oyalanmayıp, oltanızı köstekleyerek balıkları toplamak işin ana omurgasını oluşturuyor, bunu yapabilmek içinse gerek atarken, gerek attıktan sonra takımın nerede olduğu ve olacağı ile ilgili tam bir kontrole sahip olmak gerekiyordu.

Bu sayede oltalarını sizden önce atmış olan insanların da o sırada dipte nerede olduğunu doğru tahmin edip, ona göre bir zamanlama yapmakla, artık iyice usta bir çapari avcısı olunuyor ve çevrenizdeki herkesin mutlu olduğunu, yanınızdaki insanların keyiflerinden anlayabiliyordunuz. Zaten, siz tecrübeli bir hale geldikçe, çevrenizdekiler de sizinle birlikte avlanmaktan zevk almaya başlıyor, hatta sizin yerinize gelecek acemi, ya da kaba birinin yerine, sizi tercih ediyor ve bir av arkadaşı olarak seçiyordu. Zamanla o avlakta dostlarınız oluşmaya başlıyor, avlağa yaklaşırken sizi uzaktan görenlerin el sallamalarına ve sevinmelerine şahit oluyordunuz.

Gerçektende sahildeki diğer avcıları rahatsız etmeden, onlarla birlikte avlanabilmek avcılığın sosyal yanını oluşturuyordu.

Bir keresinde hayatında ilk kez, belki de açlıktan, denize kamış ile olta attığından şüphelendiğim, üstüne başına bakıldığında çaresizlik içerisinde olduğunu gördüğümüz, tinerci olmakla olmamak arasında gidip gelen bir gence, derhal bu işi öğretmem gerektiğine karar verip, yukarıdaki konuları, hatta daha detaylı ve uygulamalı bir şekilde göstermeye başladığımda, sevinmesine rağmen donuk bakışlarla bana bakan çocuğu gören müdavimlerden Ali Reis, araya girip "-İleriden at! İleriden!" diye bağırarak basitçe son noktayı koymuş, meseleyi çözmüştü.

Değişik çevrelerden, onlarca insanın bir araya gelerek, yukarıda anlattığım ince detayları deneyebilmem ve tecrübe kazanmam için bana bir antrenman sahası olmuş olan Kanlıca sahilinin, Boğaz'da Kıyıdan Balık Avcılığının en iyi öğrenilebileceği yerlerden biri olarak, kalbimde ayrı bir yeri var bu yüzden. Sempatik müdavimleri ile, avdan sonra oturup dinlenilebilecek çay bahçeleri ile, hem bir gezi yapmış, hem de avlanmış olduğunuzu en iyi hissedeceğiniz, İstanbul'un bu müstesna semtindeki, bu avlakta herkes için öğrenilecek pek çok şey olduğuna inanıyor, herkese bol ve bereketli avlar diliyorum.

Cüneyt Alpay