Yine lüfer Peşinde..
Gece 01.30 sıralarında saati 04.15’e kurdum. Önemli bir ustamızın(1)
tavsiyeleri üzerine oluşmaya başlayan, gün doğarken Kandilli Akıntı
Burnunda olma planlarım, eski bir dostumun son yazısından sonra, elzem
hale gelmişti. Bu sezon kıyıdan ilk lüferi alma gibi garip bir yarışa
soktum kendimi. Kandilli İskelesinin önüne vardığımda, saat 05.10’du.
Balık lokantası yeni kapanmış, yolda taksi ya da park ettikleri
araçlarını bekleyen kimi bakımlı hanımlar, eğlenceli geçen gecenin
yorgunluğunu birbirlerine hissettirmeden, yanlarındaki beylerle şen
şakrak sohbetlerine devam ediyorlardı. Yahu dedim Cüneyt, nereden
sardırdın bu balık işine, dışarıda bambaşka bir hayat sürmekte, sen ise
bu eski şehrin gizli kalmış köşelerinde, binlerce yıldır sürdürülen
arkaik bir faaliyetin içerisine, gerçeklerden uzak masalsı bir âlemin
içine düştün. Arabayı lokantaya aitmiş izlenimi verilen park
yerine umarsızca park ettim, uykulu ve şaşkın bir şekilde bana bakan
lokantanın geride kalmış son garsonuna sert bir “Günaydın!” çektikten
sonra, üzerinde hâlâ şişelerin durduğu masaların önünden, iskelenin
soluna, gece karanlığında yalıların önünde büyülü bir manzara yaratan
dar ve gizli rıhtıma girdim. Boğaz sağımda deli gibi akıyordu.
Yalıların yüksek bahçe çitleri ve Boğaz arasında kalan 3–5 m.
genişliğindeki dar rıhtımdan 50 m. kadar ilerideki Akıntı Burnuna doğru
gecenin yalnızlığında ilerledim. Solumdaki nispeten modern yalılar, tam
buruna geldiğimde, yerlerini devasa büyüklükteki ahşap eski bir yalıya
bıraktılar. Yalının önünde rıhtım, olta savuracak kadar genişliyordu.
Boğaz ise, çıldırmıştı sanki. Var gücü ile kuzeyden, üzerinde
bulunduğum Kandilli Burnunu en uç kısmını oluşturan yalının rıhtımına
saldırıyor, onu ve beni sanki her an karadan söküp alacakmışçasına
zorlayarak, coşkun bir nehir gibi önümden akıp gidiyordu. Boğazın bu en
dar ve en derin yerinde, kafamı kaldırdığımda, karşıma karşı kıyıdaki
dev ve ulaşılmaz Rumelihisarını gördüm. İyice coşan Boğazdan aniden
Argonatlar ve Gemileri beliriverdi, onları savuşturdum ki, bir saltanat
kayığından sarıklı yeniçeriler fırladılar ve “Vay bre melun, bizden
habersiz Kandilli’de avlanmak ha!” diyerek beni derdest edip zindana
atıyorlardı ki, Allahtan padişahın kızı beni fark etti de kurtulup, ona
sarayda piyano dersi vermeye başladım. Evde ezberlediğim rapala
düğümünü atarken kurduğum bu hayaller, karşı kıyıdan gelen ezan sesi
ile birleşince yerini her av başlangıcında oluşan, tipik “Eyvah, geç
kalıyorum!” kaygısına bıraktı. Şu anda kim bilir hangi levrekler, hangi
lüferler rıhtımın önünden geçmekteydiler. Hayal kurmanın sırası
değildi. Yalının önüne yaklaştım. Ufak bir pencerede ışık yanıyor,
yalının boş olmadığını gösteriyordu. Bu saatte balık avlayan birine
kızmazlardı herhalde. Biraz ileride “Burada balık avlamak yasak!”
levhasını gördüğümde, ülkemde bazı şeylerin ne kadar kolay
yasaklanabildiğini düşündüm. Bu kadar kolay olmamalıydı yasaklamak.
Dolayısıyla yasaklara uymak da kolay olmuyordu.
Sahte yem ve 200
gramlık kurşun hazırdı. Ustamızın tarif ettiği gibi sahteyi ve kurşunu,
en uzun ve ağır kamışımla ve en büyük makinemle fırlattım. Evet, fena
değildim, ama Lüfer sezonuna biraz daha hazırlanmalı, bu sezon
Şemsipaşa’daki komando tayfasının arasına girdiğimde rezil
olmamalıydım. 200 gramlık kuşunla nokta atışı yapmak, sağa sola keskin
ve ciddi bakışlar fırlatarak, işe tamamen konsantre olmuş havasına
girip, “Bu adam kalıcı gitmez buradan!” dedirtmeliydim. Biliyordum ki
ancak ondan sonra sağlam dostluklar, av arkadaşlıkları oluşacak,
aralarına kabul edilecektim. Yoksa alay konusu olmak işten bile değildi
orada.
Her atışım ayrı bir tecrübe oldu. Gururla fırlattığım ilk
rapalayı çekerken oltanın tamamen boşaldığını gördüm. Hızla sarmama
rağmen olta bir türlü gerilmiyordu. Çektikçe gerilmeyen oltam, bende
“Allah Allah, akıntı yüzünden mi acaba, nasıl bir şey bu”, derken
oltanın açılmış ve boşalmış fırdöndülü klipsi gözümün önünde
beliriverdi. İlk atışta ilk takımı boğazın akıntılı sularına terk etmiş
olduk. Ne yüzünden? Daha önce hiç denenmemiş olduğum, sanki klasik
fırdöndülü klipslerde bir problem varmış gibi, bunlar yabancı malı,
daha sağlam olur düşüncesiyle avuç dolusu para saydığım ve sabah şimdi
sırasıdır diyerek değiştirip taktığım o, kahverengi, oval fırdöndülü,
klips kısmı kalın bir telin ilginç bir şekilde kıvrılıp bükülmesi ile
oluşmuş daha önce hiç kullanmamış olduğum fırdöndülü klips yüzünden.
Ders 1: Bilinmeyen ve olmadık malzeme kullanılmamalıydı.
Evet
dedim, klasman değişiyor! 200’lük kurşun tüm şartların yeniden
değerlendirilmesini gerektiriyor. Ben bu ilk atışta takım vermelerin
hep uğuruna inanırım. Bu yüzden fazla keyfimi bozmayıp, ikinci bir
Daiwa Princess taklidi mavi yapay yeme, 0.30’luk kaliteli misinayı(2)
rapala düğümü ile bağladım. Aceleden diğer ucuna kasa düğümü atıp,
artık klasik kilitli klipsten oluşan ana klipsime geçirdim. Kurşun’un
ağırlığını 170 grama düşürdüm. Atışlarım ve moralim düzeldi, alıştım.
Gerçekten
çok güzel bir yerde avlanıyordum. İki metre arkamdaki asırlık dev
yalıdan çıt çıkmıyordu. Akıntı ile sürüklenen dev bir yalının ön
bahçesinde, bir mevlevi dervişi gibi döne döne avlanıyordum sanki. Eski
nokta atışlar başladı. Akıntının hızı ile oltayı çekmek o kadar zorlu
oluyordu ki, acaba bir de balık gelse ne olacak diye düşünürken olta
aniden gerildi, sıkı bir iki asıldım, zorlanarak çektim, olta eski
ağırlığına döndü, balık mıydı, taşa mı takıldı diye düşünürken rapala
göründü. Dışarı alıp incelediğimde üçlü iğnenin bir iğnesinin kırılmış
olduğunu gördüm. Ders 2: Ucuz rapalaların iğneleri kesinlikle kaliteli
olanları ile değiştirilecekti.
Üç, beş atıştan sonra ters dönüp
bedene takılan sahte yemin döne döne gelmekten bağlı bulunduğu
misinayı, lime lime ettiğini gördüm. Ders 3: Rapalanın bağlı bulunduğu
bedene kesinlikle fırdöndü gerekiyordu. Fırdöndüyü takmak için yere
çömeldiğimde, mekânın benim dışımdaki ilk ziyaretçileri göründüler. Bir
baba ve biri delikanlı sayılabilecek iki oğlu. Cumartesi tabii, diye
düşündüm. Erken gelmişlerdi. Olsun yeterince romantizm yaşamıştım.
Asırlık muhteşem yalı ve rıhtımı bir saatliğine bana ait olmuştu.
Avlandığım takımı görünce biraz suskunlaştılar. İleriye gidip düşünceli
düşünceli çaparilerini açıp beni izlediler. Atışlar ve ustamın pek
önemseyip önemli bir avantaj saydığı “kalıp meselesi”, çalışmaya
başlamıştı galiba.
75 gramlık kurşunları ile bir iki akıntıya
deneme yaptılarsa da oltaları uçtu gitti. Ben ise o esnada dev gibi bir
olta ile çifte kurşun ve sahte yemi, mümkün olduğunca sağdan, Boğazın
azgın sularına atıyor, dibe zar zor inen takımı en soldan zorla
çekiyordum. Baba, sonradan uzun bir gümüş oltası çıkarıp, bir iki aşağı
yukarı salladıysa da ben geldiğimde hep çekilip bana yol verdi. İki
tane daha ekâbir, uzaktan belirince takımları toplayıp, bu zorlu yerde
avlanılmaz diyerek mekânı saygı ile yeni gelenlerle bana terk ettiler.
Yeni
gelenler, biri yaşlı, olgun daha önce defalarca burada avlanmış
izlenimi veren gözlüklü bir amca, diğeri ise onun genç dostu idi.
Rapala ile avlandığımı görünce onlar da heyecanlandı. “Torik peşinde...
Çeker mi çeker ...” diye hafif alaylı kendi aralarında konuştular.
Yaşlı olanı, Boğaz'ın akıntısı ile önümüzden geçen boş rakı şişesine,
“Ali, dolu mu o baksana?” deyince karşılıklı gülümsemeler filan oldu.
Böylece avlak neşelendi.
Tam o sırada benim olta, ağırlığı 190
grama çıkartmıştım, dibe takıldı. Ama öyle takıldı ki, sürüye sürüye
sanki bir taşı çekiyor. Neredeyse kopacak. Daha önce orada hiç
avlanmamış olduğumdan değerlendirme de yapamıyorum. Olta mı esniyor,
kurşun sürüyerek mi yaklaşıyor, anlayamadan olta boşaldı. Eski normal
ağılığına kavuştu ve geri çektik. İğnelerden birinde beyaz bir yanak
kemiği mi, yoksa bir midye kenarı mı, anlayamadığımız, daha doğrusu
anlamak da istemediğimiz organik bir balık parçasını, yaşlı bey eline
alıp inceledikten sonra hüzünlü bir bakışla, konuşmadan denize attı.
Seyirtme
ile ufak bir zargana yakaladı, turuncu ipekle. Diğeri ise tek tük
istavrit almaya başladı. Yaklaşık bir yıldır avladığım ve yediğim
istavritleri görünce midem bir garip oldu. “Yine mi istavrit?” dedim.
Son iki gündür, biraz da zorunluluktan, istavrit yiyorduk. Bir
arkadaşımın(3) bir yıl önce haber verdiği kehanet gerçekleşiyordu
sanırım. Bir zaman sonra hiç istavrit tutmak istemeyeceksin demişti.
Mavi
sahte taşa takıldı, rıhtımın hemen dibinde kaldı. Yenisini açayım mı,
derken orta boy, klasik siyah sırtlı, kırmızı karınlı şu sıralarda çok
ucuzlayan Çin malı sahtelerden taktım bir adet. Yeni gelenlerde de,
at-çek tarzı av hayranlık uyandırıyor kimse pek bana ilişmiyordu. İyi
ki de takmışım. Bir iki atıştan sonra, son atışımda takımın muazzam
ileriye gittiğini gördüm. Safça bir gururla, takımın çok ilerilerde
suya düşmesini izledikten sonra, makineyi sağa sola bakarak gururla
kapattım. Ancak makarayı hızla sarmama rağmen, oltanın bir türlü
gerilmediğini fark edince, jeton düştü. Takımı kopartmıştık yine.
Arkamı dönüp bakmadan oltayı sarmaya başladım. Bu sefer kilitli klips
dahi yoktu ortalarda. Dördüncü ve en önemli dersi almaktan mahrum
kalmamıştım. Ağır atışlarda kamışa sürtünen misina eskiyor ve
kopuyordu. Ders4 : Ön kısma ağılığa uygun ve makaradakinden daha kalın
bir şok bölümü eklemek gerekiyordu. Kamışı topladım. Kendimi
biraz daha deneyimli hissederek, ilk kez geldiğim bu yeri sevmiş,
sahiplenmiş, yeni dostlar edinmiş şekilde, onların da müspet bakışları
arasında, istavrite tenezzül etmeden saat 07.00 gibi, dostlara ve biraz
daha geride huzur içinde avlanan baba ve oğullarına “Rasgele!” diyerek
vedalaştıktan sonra, Çengelköy börekçisine doğru yola çıktım.
Yaşlı
beyle yaptığımız değerlendirme: Hava sıcak olduğundan henüz palamut
başlamamış durumdaydı. Geçen sene şu sıralar palamut başlamış.
Arkadaşımın bahsettiği lüferler ise kıyılamazlar, ancak uzun olta ve
tekne ile.
Bu avımızdan lüfer yerine dört adet ders çıkarmıştım. Cüneyt Alpay
|