Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

Kandilli Akıntı Burnu

Yine lüfer Peşinde..


Gece 01.30 sıralarında saati 04.15’e kurdum. Önemli bir ustamızın(1) tavsiyeleri üzerine oluşmaya başlayan, gün doğarken Kandilli Akıntı Burnunda olma planlarım, eski bir dostumun son yazısından sonra, elzem hale gelmişti. Bu sezon kıyıdan ilk lüferi alma gibi garip bir yarışa soktum kendimi. Kandilli İskelesinin önüne vardığımda, saat 05.10’du. Balık lokantası yeni kapanmış, yolda taksi ya da park ettikleri araçlarını bekleyen kimi bakımlı hanımlar, eğlenceli geçen gecenin yorgunluğunu birbirlerine hissettirmeden, yanlarındaki beylerle şen şakrak sohbetlerine devam ediyorlardı. Yahu dedim Cüneyt, nereden sardırdın bu balık işine, dışarıda bambaşka bir hayat sürmekte, sen ise bu eski şehrin gizli kalmış köşelerinde, binlerce yıldır sürdürülen arkaik bir faaliyetin içerisine, gerçeklerden uzak masalsı bir âlemin içine düştün.
 
Arabayı lokantaya aitmiş izlenimi verilen park yerine umarsızca park ettim, uykulu ve şaşkın bir şekilde bana bakan lokantanın geride kalmış son garsonuna sert bir “Günaydın!” çektikten sonra, üzerinde hâlâ şişelerin durduğu masaların önünden, iskelenin soluna, gece karanlığında yalıların önünde büyülü bir manzara yaratan dar ve gizli rıhtıma girdim. Boğaz sağımda deli gibi akıyordu. Yalıların yüksek bahçe çitleri ve Boğaz arasında kalan 3–5 m. genişliğindeki dar rıhtımdan 50 m. kadar ilerideki Akıntı Burnuna doğru gecenin yalnızlığında ilerledim. Solumdaki nispeten modern yalılar, tam buruna geldiğimde, yerlerini devasa büyüklükteki ahşap eski bir yalıya bıraktılar. Yalının önünde rıhtım, olta savuracak kadar genişliyordu. Boğaz ise, çıldırmıştı sanki. Var gücü ile kuzeyden, üzerinde bulunduğum Kandilli Burnunu en uç kısmını oluşturan yalının rıhtımına saldırıyor, onu ve beni sanki her an karadan söküp alacakmışçasına zorlayarak, coşkun bir nehir gibi önümden akıp gidiyordu. Boğazın bu en dar ve en derin yerinde, kafamı kaldırdığımda, karşıma karşı kıyıdaki dev ve ulaşılmaz Rumelihisarını gördüm. İyice coşan Boğazdan aniden Argonatlar ve Gemileri beliriverdi, onları savuşturdum ki, bir saltanat kayığından sarıklı yeniçeriler fırladılar ve “Vay bre melun, bizden habersiz Kandilli’de avlanmak ha!” diyerek beni derdest edip zindana atıyorlardı ki, Allahtan padişahın kızı beni fark etti de kurtulup, ona sarayda piyano dersi vermeye başladım.
 
Evde ezberlediğim rapala düğümünü atarken kurduğum bu hayaller, karşı kıyıdan gelen ezan sesi ile birleşince yerini her av başlangıcında oluşan, tipik “Eyvah, geç kalıyorum!” kaygısına bıraktı. Şu anda kim bilir hangi levrekler, hangi lüferler rıhtımın önünden geçmekteydiler. Hayal kurmanın sırası değildi. Yalının önüne yaklaştım. Ufak bir pencerede ışık yanıyor, yalının boş olmadığını gösteriyordu. Bu saatte balık avlayan birine kızmazlardı herhalde. Biraz ileride “Burada balık avlamak yasak!” levhasını gördüğümde, ülkemde bazı şeylerin ne kadar kolay yasaklanabildiğini düşündüm. Bu kadar kolay olmamalıydı yasaklamak. Dolayısıyla yasaklara uymak da kolay olmuyordu.

Sahte yem ve 200 gramlık kurşun hazırdı. Ustamızın tarif ettiği gibi sahteyi ve kurşunu, en uzun ve ağır kamışımla ve en büyük makinemle fırlattım. Evet, fena değildim, ama Lüfer sezonuna biraz daha hazırlanmalı, bu sezon Şemsipaşa’daki komando tayfasının arasına girdiğimde rezil olmamalıydım. 200 gramlık kuşunla nokta atışı yapmak, sağa sola keskin ve ciddi bakışlar fırlatarak, işe tamamen konsantre olmuş havasına girip, “Bu adam kalıcı gitmez buradan!” dedirtmeliydim. Biliyordum ki ancak ondan sonra sağlam dostluklar, av arkadaşlıkları oluşacak, aralarına kabul edilecektim. Yoksa alay konusu olmak işten bile değildi orada.

Her atışım ayrı bir tecrübe oldu. Gururla fırlattığım ilk rapalayı çekerken oltanın tamamen boşaldığını gördüm. Hızla sarmama rağmen olta bir türlü gerilmiyordu. Çektikçe gerilmeyen oltam, bende “Allah Allah, akıntı yüzünden mi acaba, nasıl bir şey bu”, derken oltanın açılmış ve boşalmış fırdöndülü klipsi gözümün önünde beliriverdi. İlk atışta ilk takımı boğazın akıntılı sularına terk etmiş olduk. Ne yüzünden? Daha önce hiç denenmemiş olduğum, sanki klasik fırdöndülü klipslerde bir problem varmış gibi, bunlar yabancı malı, daha sağlam olur düşüncesiyle avuç dolusu para saydığım ve sabah şimdi sırasıdır diyerek değiştirip taktığım o, kahverengi, oval fırdöndülü, klips kısmı kalın bir telin ilginç bir şekilde kıvrılıp bükülmesi ile oluşmuş daha önce hiç kullanmamış olduğum fırdöndülü klips yüzünden. Ders 1: Bilinmeyen ve olmadık malzeme kullanılmamalıydı.

Evet dedim, klasman değişiyor! 200’lük kurşun tüm şartların yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor. Ben bu ilk atışta takım vermelerin hep uğuruna inanırım. Bu yüzden fazla keyfimi bozmayıp, ikinci bir Daiwa Princess taklidi mavi yapay yeme, 0.30’luk kaliteli misinayı(2) rapala düğümü ile bağladım. Aceleden diğer ucuna kasa düğümü atıp, artık klasik kilitli klipsten oluşan ana klipsime geçirdim. Kurşun’un ağırlığını 170 grama düşürdüm. Atışlarım ve moralim düzeldi, alıştım.

Gerçekten çok güzel bir yerde avlanıyordum. İki metre arkamdaki asırlık dev yalıdan çıt çıkmıyordu. Akıntı ile sürüklenen dev bir yalının ön bahçesinde, bir mevlevi dervişi gibi döne döne avlanıyordum sanki. Eski nokta atışlar başladı. Akıntının hızı ile oltayı çekmek o kadar zorlu oluyordu ki, acaba bir de balık gelse ne olacak diye düşünürken olta aniden gerildi, sıkı bir iki asıldım, zorlanarak çektim, olta eski ağırlığına döndü, balık mıydı, taşa mı takıldı diye düşünürken rapala göründü. Dışarı alıp incelediğimde üçlü iğnenin bir iğnesinin kırılmış olduğunu gördüm. Ders 2: Ucuz rapalaların iğneleri kesinlikle kaliteli olanları ile değiştirilecekti.

Üç, beş atıştan sonra ters dönüp bedene takılan sahte yemin döne döne gelmekten bağlı bulunduğu misinayı, lime lime ettiğini gördüm. Ders 3: Rapalanın bağlı bulunduğu bedene kesinlikle fırdöndü gerekiyordu. Fırdöndüyü takmak için yere çömeldiğimde, mekânın benim dışımdaki ilk ziyaretçileri göründüler. Bir baba ve biri delikanlı sayılabilecek iki oğlu. Cumartesi tabii, diye düşündüm. Erken gelmişlerdi. Olsun yeterince romantizm yaşamıştım. Asırlık muhteşem yalı ve rıhtımı bir saatliğine bana ait olmuştu. Avlandığım takımı görünce biraz suskunlaştılar. İleriye gidip düşünceli düşünceli çaparilerini açıp beni izlediler. Atışlar ve ustamın pek önemseyip önemli bir avantaj saydığı “kalıp meselesi”, çalışmaya başlamıştı galiba.

75 gramlık kurşunları ile bir iki akıntıya deneme yaptılarsa da oltaları uçtu gitti. Ben ise o esnada dev gibi bir olta ile çifte kurşun ve sahte yemi, mümkün olduğunca sağdan, Boğazın azgın sularına atıyor, dibe zar zor inen takımı en soldan zorla çekiyordum. Baba, sonradan uzun bir gümüş oltası çıkarıp, bir iki aşağı yukarı salladıysa da ben geldiğimde hep çekilip bana yol verdi. İki tane daha ekâbir, uzaktan belirince takımları toplayıp, bu zorlu yerde avlanılmaz diyerek mekânı saygı ile yeni gelenlerle bana terk ettiler.

Yeni gelenler, biri yaşlı, olgun daha önce defalarca burada avlanmış izlenimi veren gözlüklü bir amca, diğeri ise onun genç dostu idi. Rapala ile avlandığımı görünce onlar da heyecanlandı. “Torik peşinde... Çeker mi çeker ...” diye hafif alaylı kendi aralarında konuştular. Yaşlı olanı, Boğaz'ın akıntısı ile önümüzden geçen boş rakı şişesine, “Ali, dolu mu o baksana?” deyince karşılıklı gülümsemeler filan oldu. Böylece avlak neşelendi.

Tam o sırada benim olta, ağırlığı 190 grama çıkartmıştım, dibe takıldı. Ama öyle takıldı ki, sürüye sürüye sanki bir taşı çekiyor. Neredeyse kopacak. Daha önce orada hiç avlanmamış olduğumdan değerlendirme de yapamıyorum. Olta mı esniyor, kurşun sürüyerek mi yaklaşıyor, anlayamadan olta boşaldı. Eski normal ağılığına kavuştu ve geri çektik. İğnelerden birinde beyaz bir yanak kemiği mi, yoksa bir midye kenarı mı, anlayamadığımız, daha doğrusu anlamak da istemediğimiz organik bir balık parçasını, yaşlı bey eline alıp inceledikten sonra hüzünlü bir bakışla, konuşmadan denize attı.

Seyirtme ile ufak bir zargana yakaladı, turuncu ipekle. Diğeri ise tek tük istavrit almaya başladı. Yaklaşık bir yıldır avladığım ve yediğim istavritleri görünce midem bir garip oldu. “Yine mi istavrit?” dedim. Son iki gündür, biraz da zorunluluktan, istavrit yiyorduk. Bir arkadaşımın(3) bir yıl önce haber verdiği kehanet gerçekleşiyordu sanırım. Bir zaman sonra hiç istavrit tutmak istemeyeceksin demişti.

Mavi sahte taşa takıldı, rıhtımın hemen dibinde kaldı. Yenisini açayım mı, derken orta boy, klasik siyah sırtlı, kırmızı karınlı şu sıralarda çok ucuzlayan Çin malı sahtelerden taktım bir adet. Yeni gelenlerde de, at-çek tarzı av hayranlık uyandırıyor kimse pek bana ilişmiyordu. İyi ki de takmışım. Bir iki atıştan sonra, son atışımda takımın muazzam ileriye gittiğini gördüm. Safça bir gururla, takımın çok ilerilerde suya düşmesini izledikten sonra, makineyi sağa sola bakarak gururla kapattım. Ancak makarayı hızla sarmama rağmen, oltanın bir türlü gerilmediğini fark edince, jeton düştü. Takımı kopartmıştık yine. Arkamı dönüp bakmadan oltayı sarmaya başladım. Bu sefer kilitli klips dahi yoktu ortalarda. Dördüncü ve en önemli dersi almaktan mahrum kalmamıştım. Ağır atışlarda kamışa sürtünen misina eskiyor ve kopuyordu. Ders4 : Ön kısma ağılığa uygun ve makaradakinden daha kalın bir şok bölümü eklemek gerekiyordu. Kamışı topladım.
 
Kendimi biraz daha deneyimli hissederek, ilk kez geldiğim bu yeri sevmiş, sahiplenmiş, yeni dostlar edinmiş şekilde, onların da müspet bakışları arasında, istavrite tenezzül etmeden saat 07.00 gibi, dostlara ve biraz daha geride huzur içinde avlanan baba ve oğullarına “Rasgele!” diyerek vedalaştıktan sonra, Çengelköy börekçisine doğru yola çıktım.

Yaşlı beyle yaptığımız değerlendirme: Hava sıcak olduğundan henüz palamut başlamamış durumdaydı. Geçen sene şu sıralar palamut başlamış. Arkadaşımın bahsettiği lüferler ise kıyılamazlar, ancak uzun olta ve tekne ile.

Bu avımızdan lüfer yerine dört adet ders çıkarmıştım.

Cüneyt Alpay