|
Bir
gece önce, kuzey egedeki sevimli bir balıkçı kasabasında yaşayan ustamız ve hanımı
ile, Bodrum'da yakalamış olduğum irice bir Levrek'i ızgara yapıp mideye
indirmiştik. Zor yakalanan değerli bir balığı yakalamış, arkadaş
çevremizin takdirini kazanmıştım. Ustamdan ve internetteki
arkadaşlarımızdan aldığım övgüler beni iyice gevşetmiş rehavete
sürüklemişti. Bu yüzden, "- Yarın erkenden balığa çıkacağız Cüneyt,
Hazır ol!" diyen ustamı, yarım yamalak dinlemiş, hala Levreğin
etkisinde bütün gece balığı nasıl yakaladığımı anlatmış, Levrek
hususunda sanki eksper kesilmiştim. O gece biraz geç yattık. Sabah gün doğmadan uyandığımızda apar topar kalın kıyafetlerimi giydim, kafam başka yerlerde, bagajdan elime geçen bir takım malzemeleri rasgele sırt çantama sıkıştırdım ve ustamızın hala nasıl hareket ettiğine inanamadığım Kartal'ına atladık ve soluğu teknenin yanında aldık. Hiç bir şey hazır değildi. Lipari ve Uskumru'ya çapari deneyecektik. Uzun zamandır pek balık çıkmadığını söylemişti Usta. Neyse temiz hava alırız hiç olmazsa diyerek, tekneye atladım. Usta, ipleri çözerken ben eski bir çapariyi öylesine çıkarttım, kenara koydum. "- Sırtı yapar mıyız?" diye sorduğumda bana, "- Yaparız, takım hazırla! Bana da hazırla!" diye cevap verdi. "- Sana Firetiger bana X-Rap dimi usta!" dedim gülümseyerek, sanki sıradan bir iş yapıyormuşçasına. O sırada yanımda bedenlik misina olarak kullanabileceğim yeleğimin cebinde unutulmuş olan sadece bir 0.26 Asso DoubleStreght olduğunu fark ettim. Misinayı çıkarttım, "- Ya zaten ne kadarlık balık gelecek ki, ufak bir sinarit bilemedin en babası bildiğimiz bir palamut, o da şans yaver giderse!" diye geçirdim içimden. "- Abi fırdöndü filan bulamam bu saatte, kasa atıp bağlıyorum ben bu bedenleri!" dedim, o sırada tekneyi limandan çıkartmak için uğraşan Usta, cevap olarak bir şeyler mırıldandı ama, ben pek ne dediğini duyamadım, ya da alel acele yapmış olduğum işi bitirmiş olduğumdan pek de duymak istemedim. Yola çıktık. Çapari yerine geldiğimizde, balık bulucudan çıt çıkmıyordu. Usta'nın keyfi kaçtı, daha doğrusu "- Nedir bu ya deniz kurudu günlerdir balık yok!" demesinden, bu balık avının güzel bir Pazar gezintisi olacağına daha da inanmaya başladım. Etrafı seyretmeye koyuldum, çaparimi bile açmadım. Bir gün önce yakalamış olduğum Levreğin hayali gözlerimin önünde ve mutlu bir şekilde dalgın dalgın Midilli kıyılarını seyredip, sınırları neden sadece, kendini evrenin en akıllı yaratığı sanan insan denen canlının koymuş olduğunu, balıkların ve kuşların nasıl olup da bu konuda bizden daha özgür olabildiklerini hayıflanarak düşünmeye koyuldum. "Hadi gidiyoruz, çıkar rapalaları!" diyen Usta'mızın sesi ile irkildim. Biraz üşengeççe, "- Ben Firetiger'la alttan sinarite bakacağım, sen üstten X-Rap'le geleceksin, ver kurşunları!" deyişine, ağır ağır uydum, kafam hala bin bir şey üzerine düşünüp duruyordu, o an fazla gelen oksijenle, beyin hücrelerim coşmuş, gözüm balık haricinde her şeyi görür olmuştu. Sahteleri arkaya saldık, ağırlıkları ustaca ayarlayan bu eski balıkçı sayesinde hiç dolaştırmadan iki sahteyi, o dipten ben orta sudan çekerek ilerlerken sohbete daldık. Bir süre benim daha önce ne işler yapmış olduğumdan, halihazırda neden yalnız yaşadığımdan konuştuk, o arada kendisi ile gençliğimizin hep aynı mahalle ve sokaklarda, pek de birbirine benzer şekilde geçmiş olduğunu keşfettik. Tabii, bir on-on beş senelik zaman farkı ile. Bizim, müştemilatlarda müzik grubu kurup Beatles çalan, sevgilileri ile kol kola deniz kenarlarında dalgın dalgın engin denizi ve ufukları seyreden, yaşama sevinci ve doğa sevgisi ile dünyayı ayırt etmeden kucaklayan ağabeylerimizdi onlar, hatırladım, biz faytonların arkasına asılarak ilkokula giderken bize "- Düşeceksiniz ulan!" diye bağıranlardan biri de, belki o idi kim bilir. Ustanın aniden gaz kesip motoru durdurması ve geri dönüp makarayı hızla sarmaya başlaması ile irkildim. "- Aldı balığı!" diye geçirdim içimden. Sardı, sardı, son anda kolunu teknenin kenarından suya daldırdı ve hatırı sayılır bir Sinariti gülümseyen bir yüzle tekneye alıverdi. O an balıkta olduğumuzu tekrar hatırladım ve içim cız etti. Ben tamamen kafayı başka şeylere vermiş, balıktan ümidini kesmiş, konsantrasyonumu yitirmiştim. Kamışı öylesine ıskarmoza dayamış ve hayallere dalmıştım. "- Bravo Abi!" dedim, "- Kıskandım şimdi!" Ustam, "- Bir tur daha atalım, sonra dönelim!" deyince, artık avın bitmiş olduğunu düşündüm. Şöyle bir geri döndük, ben içimden hadi artık yeter bitsin bu iş derken, aniden kamışta bir sallantı olduğunu fark ettim. Pek inanasım gelmese de "- Ya, abi bir şey var bunda!" dedim. Sıkıntıdan sırtıyı neredeyse bir 200m. kadar salmıştım. Bu yüzden ne olup, ne olmadığı anlaşılamıyordu. Usta gaz kesti, ben makarayı zorla sarmaya başladım, gülle gibi ağır geliyordu olta, ama kafa darbesi filan yoktu. Bir ara ağılık boşalıyor, ha yok bir şey dedirtiyor, sonra bir ara takım yine ağırlaşıyordu. Ne oluyor? Nedir bu durum? derken Usta aniden ayağa fırlayıp "- Cüneyt, çek! Çok büyük bir balık bu, bazen sana doğru yüzüyor bazen sağa sola doğru!" deyiverdi. Gerçekten de yaklaşan devasa balık oltayı kah yirmi metre sağa, kah yirmi metre sola savurmaya başladı."- Vay be!" dedim "- Bu ne çılgınlık, nasıl bu kadar vahşice oltayı, bir o tarafa, bir bu tarafa sürükleyebiliyor. İşe bak!" derken balık tekneyi görünce iyice çıldırdı. Kah dibe dalıyor, kah sağa sola hücum ediyor, kah su yüzüne çıkıyordu. Tam bu esnada 20 metre kadar önümüzde kadar yaklaştı ve yanladı. İşte ilk kez o an o muhteşem, göz kamaştırıcı dev parıltıyı yandan görmüş olduk. Dev bir Torik'ti bu. "- Cüneyt hayatının trofesi bu dikkat et!" diye bağıran Ustam eline kepçeyi geçirmiş yanımda hazır bekliyordu. Birden, balığı aslında yormamız gerektiğini hatırladım. Bu güne kadar anlatılanlardan, hep balıkla 40 dakika uğraştık, bir saatte anca çektik, gibi şeyler duyuyorduk. Ancak biz balıkla çok çabuk karşı karşıya gelmiştik. "- Usta ya! Balığı yormamız gerekmiyor mu? Maşallah, deli danalar gibi sağa sola saldırıyor!" dememe kalmadı, balık bir jet hızıyla bizim teknenin altına fişekledi. O ana kadar misina çok gerilirse boşlasın diye yarı açık tutuğum kalama ya sıkıştı, ya da misina teknenin altına girdiğinden muhtemelen motora dolandı, ya da kurşunlar bir yere takıldı, tam olarak anlamama fırsat kalmadı, balık da sanki bunların olacağını bilerek ve misinayı bir yere taktırıp kopartmak istercesine dıştan takma motorun etrafında jet hız ile çılgınca bir kaç tur attı ve gözden kayboldu. Zaten balık o kadar büyük, ancak benim makaram ve kamışım ise o kadar küçüktü ki, o balığı tekneye doğru benim çekmiş olmam imkansızdı. Yakalandığını anlayan balık tam gaz tekneye doğru koşmuş ve motora ya da teknenin bir yerine misinayı taktırıp kopartmıştı. Hareketsiz bir kamışın ucunda bomboş gelen misinayı, son, ancak boş bir umutla ağır ağır çekmek benim için tam bir azap oldu tahmin edersiniz. En son fırdöndü gözüktü ve onun ucunda rüzgarda sallanan bir kasa düğümü, ucunda ise tam tabiri ile yeller esiyor. Bir an kalbim sıkıştı. Oturdum ve bir sigara yaktım. Vedat Usta bana bir şey oldu diye çok korktu. Beni teselli etti. Elimdeki kamış ve makara adeta bana gülüyor, benimle alay ediyordu. "- Ulan, bizimle sırtı yapılır mı? Bu teçhizatla torik yakalanır mı? Amma laubali adamsın!" diyorlardı bana, inanmayacaksınız ama kamış 1.20 cm lik çok iyi bir sandaldan izmarit tutma kamışı olan Silver Star Safari 120, makara ise Banax ST 2000, ufacık bir şey. Neden böyle olduğunu ise hiç sormayın, tek bir cevabı var, dediğim gibi, laubalilik. Yahu böyle ava çıkacağına hiç çıkma! Nasıl sinirlendim anlatamam size. 10-15 dakika sonra sakinleştim. Ayağa kalktım, ve bir daha malzeme seçerken en iyisini almaya, düğüm atarken en sağlamını atmaya, her ava çıkışımda işimi gerçekten ciddiye almaya bağırarak and içtim. O sırada Usta'nın telefonu çaldı. Arayan ortak bir amatör balıkçı dostumuzdu. Hafifçe gülümseyerek hikayeyi ona anlatırken, hayal mayal, "-Aşıyı aldı pe..., bir yere gitmez bundan sonra! Balıkçı oldu herif!" dediğini duydum. Evet doğru idi. Levreği yakaladığımda değil, asıl şimdi balıkçı olmuştum. Ve bir yere gitmeyecektim. Beynimde unutulması mümkün olmayan bir çentik, bir iz hayatım boyu beni hep denizlere, hep o toriğin peşine sürükleyecekti. Cüneyt Alpay |
