Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

İlk Levrek

Binlerce Şart Bir Arada, Yani Rastlantı mı?

Beni tanıyanlar ve ilk kez levrek yakaladığımı duyanlar 15 gün boyunca durmadan bu balığın peşinde koştuğumu ve uzun çabalar sonunda yakaladığımı zannetmiş olabilirler, ama durum hiç de öyle olmadı. Evet doğru, 15 gün boyunca balık peşinde koştum. Avlandığımız yer güzel bir yerdi. İnsanlar balıkları olta ile avlarken, bense dalarak su içerisinde onları seyrettim, balıkların öğrenme yeteneklerini, yemlenme şekillerini, oltaya, iğneye, takıma ve en önemlisi zamana ve ışığa karşı davranışlarını gözlemledim ve hayretten dona kaldım.

Çıkarttığım en önemli sonuç, balıkların gerçekten çok kolay öğrenen ve aptal olmayan yaratıklar olduğu idi. Öyle ki, oltanın düştüğü yerde, önce ufak balıklar yeme saldırıyor ve yemi ufak ısırıklarla yumuşatıyorlar, daha sonra Kupesler bir pirhana gibi yemin her yerini didikliyor ve geriye çıplak bir iğne bırakıyorlardı. Dipte bekliyen büyük Melanur, Sarpa, Karagöz ve Mercanlar ise bu kargaşada dağılan yemleri bekliyor, iğneler çıplak kaldıktan sonra devreye girip diğerlerini kovarak kalan yemleri yutuyorlardı.

Yakalanan balıklar genellikle sonradan gelen açgözlü, dikkatsiz ve arsızca yeme saldıran, sanki intihar eden balıklardı. Biraz temkinli bir balığın yakalanması olası değildi. Yani o "balık ve alık" benzetmesini yapanlar yanılmışlar. Eğer balıkların olta takımı karşısındaki davranışlarını su altından izlemek mümkün olsa idi, çoğu arkadaşımız yürümez bu iş diye balıkçılığı bırakırdı.

Ortaya şu çıkıyor; balık yakalamamız, bizim hünerlerimizden çok, balığın yaptığı ufacık ve son bir bir "hata" ve bir çok şartın tesadüfen ya da kısmen bilinçli bir şekilde bir araya gelmesi yüzünden olmaktadır. Yani en iyi rapalayı aldım, attım mı levreğin önüne mutlaka yapışacak. Hayır, yok böyle bir şey!

Balıkların değişen çevre ve beslenme şartları karşısındaki davranışları ile ilgili edindiğim genel izlenim ve çıkarımlar, son gün, hayatında levreği suda ilk defa yüzerken gördükten yaklaşık on dakika sonra, onu olta ve sahte yemle avlamaya karar verip, yakalayan levrekçi olma ünvanını bana kazandırdı. Tabii ki, binlerce gerçek, kısmen de bazı mistik şartın bir araya gelmesi ile, ki insan böyle durumları ancak tesadüf olarak adlandırabilir, alınmamak lazım. Ama en önemlisi, başarı tesadüfün ortaya çıktığı anda, hazır ve nazır olarak orada olmak, fiilen av sahnesinin içerisinde yer almaktır. Temel şart, o anda orada avlanıyor olmaktır. Yoksa internette araştırma yapıyor, ya da balıkçıda malzeme soruşturuyor olmak değil.

Gelelim levreğin hikayesine. Devremülkümüzün buluduğu Bodrum'un şirin bir sahil beldesindeki(1)son gün, akşamüstü, bağajı topladım, plaj kıyafetlerimi çantaya koyup yerleştirdim, şehir kıyafetlerimi giydim. Boyalı ayakkabılar, temiz bir gömlek ve pantolon, son gecemi bir çay bahçesinde insanları ve çevreyi gözlemleyerek geçirmek üzere, çay bahçesindeki yerimi aldım.

İleride avlanan bir iki kamış sağa sola hareket ediyordu. Alışılmış şekilde akşam Kupes avlıyorlar diye düşündüm. Tatil boyunca yakaladığım ve yediğim Kupesleri düşünüp gülümsedim. Garson gecikti. Ben de çay siparişi vermekten vaz geçtim. Kalktım, limanda teknelerin arasından bir tekne beğeneyim de, hayal kurayım diyerek yavaş yavaş yürümeye başladım. Arabam yukarıdaki otoparkta idi.

Mendireğin başına geldiğimde her gün orada gürültü yapan ve eğlenen balıkçıların daha sakin ve sessiz olduklarını farkettim. Sağıma baktığımda yerde iki adet, birisi temiz ve yeni kepçenin yattığını görünce şaşırdım. İki yaşlı beyefendi, gayet sessiz ve fısıltılı bir şekilde birbirlerine doğru eğilmiş birşeyler konuşuyor ve göz ucu ile çırpıntılı suda bir noktayı işaret ediyorlardı. Kafamı uzattın, suya baktığımda, iğneye mükemmel takılmış bir ileryanın, bir sahte ile kıyaslanamayacak kadar gerçek ve kıskandırıcı hareketlerle sağa sola hareket ettiğini gördüm. "-Levrek!" dedim kendi kendime. Levrek avlıyorlar!

Avlandıkları takım, önemli bir levrek ustasının(2) anlattıkları ile kıyaslanamayacak kadar kalın ve kaba, hatta bir kısmı dolanmış bir takımdı. İçimebir heyecan dalgası yayıldı. Yemin etmiştim, son gece balıkla uğraşmayacaktım. Ne işim vardı burada? Ayaklarım beni, sanki ben farkında olmadan buraya getirmiş ve beni bu sahnenin içerisine yerleştirmişti.

Yaşlıca beyefendilerden biri fısıltı ile "-Ahmet'ciğim sağa doğru at! Sağda!" deyince, yahu ne oluyor, bunlar Levreği görerek mi avlıyorlar diye kafamı bir uzattım ki, babalar gibi bir levrek, hatları pek seçilemeyen bir karaltı halinde, kıyıya yaslanmış gümüş sürüsünün altında onlara hiç dokunmadan kendisine has salınımlarla dolaşıyor. Balıklara filan saldırdığı yok. Sanki binlercesi var, zaten bugün de mideyi şişirdik havasında. Gidiyor, sonra tekrar geliyor, bazen ikisi üçü tekrar geliyorlar. Her geldiklerinde mükemmel şekilde takılmış olan canlı yemi, balıkçılar, levreklerin tam burunlarının önüne yerleştirmelerine rağmen, yeme baktıkları dahi yok. "-Akvaryum ortamı yine!" dedim kendi kendime, " - Dalgasını geçiyor!", dedim, levrekler milletle.

Gereksiz gürültü olmasın diyerek "-Rasgele!" bile demeden, sanki çok iyi biliyormuş gibi, "-Abi karışmak gibi olmasın ama o takım çok kalın, gelmez levrek o takıma!" deyivedim. Sonra ben de utandım söylediğimden. Önce hiç cevap gelmedi. Düşüncelerimi bir iki kere, daha detaylı bilgilerle tekrarladım.  "-Ya, biz de emekliyiz, buraya yerleştik, öylesine eğleniyoruz işte, geçen sene Fahri, aynı takımla kumsaldan almıştı bir kere!" deyince suçun levreklerde olmadığını anladım. Sait Faik'in "Sinarit Baba" hikayesini hatırladım. Levrek bu adamları seçmez dedim.

O sırada içlerinden birinin telefonu çaldı. Hanımı neredesin sen diye bir fırça çekti. Geliyoruz! diye cevap verildi. Adamlar pılıyı pırtıyı söylenerek toplayıp av yerini terk ettiler. Hava kararmaya yüz tutmuş, levrekler gümüş sürüsü altındaki hareketlerini biraz daha arttırmış, sanki dirileşmişlerdi. Etrafa baktığımda kimsenin kalmamış olduğunu hayretle farkettim, öyle ya, Ramazan ayındaydık ve herkes iftara gitmişti. Alacakaranlıkta, yapayalnız sessiz bir mendirek ve gümüş sürüsünün altında salına salına gezinen levrekler ile başbaşa kalmıştık.

Arabaya nasıl gittiğimi ve yolda geri gelirken 1.80'lik orta karar kamışımı(3) ve sahte uygun yemleri yürürken nasıl organize ettiğimi hatırlamıyorum. Makaramda 0,26 Berkeley misina ve ucunda, fırdöndüsü kesilmiş en ufağından bir klips yer almaktaydı. levreklerin tepesinde grand tuvalet yerimi aldım. Saygın bir toplantıdaydım sanki. Sahtelere nasıl davranacaklarını merak ediyordum.

Önce ufak mor sahtemi(4) denedim. Daha önce levrek yakalamış olduğunu duyduğum tek sahte buydu. İlk takip gerçekleşti. Canlı yeme bakmayan levrekler sahteyi takip etti, ama bakıp sahte olduğunu anlayarak geri döndüler. İkinci atışımı yaptım, takibe benzer bir şey yine oldu ama zayıfladı. Hemen atışı kestim ve bekledim. Öğreniyorlar bu hayvanlar, dedim kendi kendime. Hemen öğreniyorlar! Güneş batmış olmasına rağmen, alaca karanlık sürmekte idi. Sahtenin sahte olduğunu ben anlıyordum, onlar hayli hayli anlar, dedim kendi kendime. Işığın çok önemli olduğunu fark ettim.

Bir hafta önce çıkarttığım bir başka ders şu idi. Gündoğan yarlarında dalarken dev zarganaları görünce hemen zargana topu ve ipek hazırlyıp, etraftakilerin "- O ne abi! Gelmez onlar bu oltaya!" demelerine aldırış etmeden ilk çekişte orta karar bir zarganayı almış, ikici ve üçüncü çekişlerde devasa iki zargana ipekten vahşice çırpınarak kurtulmuş, ondan sonra her taraf zargana kaynamasına ve benim günboyu topu hırsla fırlatmama rağmen bırakın zarganayı, takip bile alamamıştım. Berrak sularda bu hayvanlar, hele başlarına yemeye çalıştıkları şeyin onları karaya doğru hızla çekmesi gibi bir şey gelirse, hemen uyanıyorlar ve gerekeni yapıyorlardı. Neydi yaptıkları. Birbirlerine haber vermek ve her gördükleri şeye atlamamak. Üstelik berrak deniz o kadar yemlenecekleri gerçek ufak balıkla dolu idi ki. Toktular.

Levreklerin gümüş sürüsüne karşı davranışları hava kararınca bir anda değişti. İkinci takip biraz daha farklı bir dirilikte gerçekleşince, levrekler için iftar vaktinin gelmiş olduğunu anladım. O ana kadar "Levreklerin Sahte Yemler Karşısındaki Davranışları" olan ana tema, "Alacakaranlıkta Sahte İle Levrek Avı" şeklinde değişti. Özellikle sahilde hemen arkamda duran iki kepçeden birinin orada unutulmuş durduğunu farketmem ve sağ tarafımda yükselen ince hilal olaya mistik bir hava katıyor, bana "- Sakin, sakin işini yap sen Cüneyt!" mesajı gönderiyordu.

İnce sahteyi taktım.(5) Daha önce bu sahteye bırakın WTD'yi(6), kumda yemlenen kefal yavrusu taklidi bile yaptırmıştım. Muhteşem bir sahte idi bu. Klasik, adamlar yapmışlar yahu dedirten cinsinden. Bir kere atışı o kadar dengeliydi ki, sahteyi suda herhangi bir yere sanki elimle yerleştiriyordum. Hafif kamışımı seçerken, en uzunu olsun lazım olur, parayı vermişken uzununu alalım, zihniyetiyle değil, çekinmeden Üsküdar'da caddeye çıkmış ve boş kamışları sağa sola sallayarak yoldan geçenlerin gülümsemelerine ve kahvede oturanların acır gözlerle beni izlemelerine neden olup, elime en iyi oturan ve tek elle kırbaç gibi kolaylıkla atış yapabileceğim orta kısalıkta olanını seçmiştim. Gece olmasına rağmen kayalara iyice gizlenmek üzere yana yaslanarak atışlara başladım.

Çok garip ama bu sahteye yaptırdığım WTD karşısında, artık karanlıkta karaltı şeklinde görülen levrekler titremeye başladılar. Sahte ise, artık bir sahte gibi değil bir balık gibi gözükmeye başladı gözüme. 5-6 atışa ciddi takipler aldıktan sonra, işe inancım ve heyecanım iyice arttı. Levrekler iyice hareketlenmiş, gümüş sürüsüne de hafiften girişmeye başlamışlardı. Daha da enteresanı sahteyi suda  yerleştirdiğim yere doğru adeta koşuyorlar, sonra sahte ile geri geliyorlardı. Balığın tava geldiğini o an hissettim.

Hava tamamen kararmış ve benim dünyanın kimbilir hangi bölegesinde, buradan binlerce kilometre uzakta, işbilir insanlarca imal edilmiş ve şu anda burada bir takım levreklerin önünde salınan sahtem iyice görünmez olmuştu. Son takip sanki biraz diğerlerinden zayıf olunca atışı hemen kestim. Şansımın sadece bir iki dakikalık bir zaman ve ışık aralığında olduğunu çok iyi farkettiğimden vaktin geçtiğini, bu yüzden avın bittiğini, çok zevkli bir av olduğunu düşünyordum ki, arkamda unutulmuş duran kepçe sanki dile geldi ve "Cüneyt! Devam et!" diye seslendi bana.

Sahte kutumu açtım. Üzerinde ingilizce DENİZ LEVREĞİ yazan en kocaman sahteyi(7) çıkarttım. Al sana, dedim sahteye, adın buysa al sana deniz levreği, palavranın bittiği an bu, yakala bakalım dedim. Usulca klipsi açtım, sahteyi taktım, karanlık denize doğru baktım, levrekleri son kez açığa doğru hareket ederlerken gördüm. Onların tahminen bulundukları yere, tam önlerine doğru yerleştirdim sahteyi. Bir iki sarım çekip sahteyi daldırdım. Tam levreğin önünde olduğunu hesapladığım anda, sahte ile bütünleştim. Sanki yaralı olan, o değil bendim. Öyle bir kıvrılarak ve acı hissederek WTD aksiyonunun ilk darbesini yaptım ki, kamış kontrolümden çıktı. Titizlikle ayarlamış olduğum kalama boşaldı, hem balığa yol verdi, hem de tasmaladı. Saliseler içerisinde kalamayı hemen kıstım, ikinci sağlam tasmayı koydum, balık o an tüm haşmeti ile boyuna dik olarak parladı ve tepetaklak oldu. Kalamayı boşalttım. "Kaptım, Kaptım Levreği!" diye bağırdım. Arkama döndüm, o an teknelerinde iftar sofrasında olan balıkçılara "-Kepçeyi getirin, kepçeyi, Kaptım levreği!" dedim.

Adamlar, bana boş boş baktılar. Yerlerinden bile kıpırdamadılar. O an, işin başa düştüğünü anladım. Hiç telaşlenmadan, boyalı şehir ayakkabılarımla, sol elim kamışta ve denize doğru uzanmış, sanki bir salonun parke zemininde, kokteylde yürüyen biri çapkın gibi, kayalardan aşağı indim, vücudum arkaya eğik, yavaşça kayaların üzerinden süzüldüm.

Nasıl yaptım şimdi bende anlamıyorum, ama 15 gündür suda olduğumdan kıvraklaşmış bedenim kolayca yere eğildi, kepçeyi yavaşça yerden aldım. O sırada balığın ne yaptığını düşünmüyordum bile, tekrar yerime geçtim, ben geriye hareket ederken, balığı da kıyıya çekmişim zaten, bu sefer kamışı iyice geride tutrak, oltayı ve misinayı hiç gerdirmeden, adeta ondan bağımsız halde kıyıya gelen balığa doğru kepçeyi uzattım. İlk seferinde kepçeden  dışarı kaydıysa da, beni şaşırtıcı bir şekilde sakin davrandı ve ikinci denememde sanki kendisi kepçeye usulca süzülerek girdi.

O an duyduğum rahatlamayı tarif etmem mümkün değil. Balığın artık mendireğin üzerinde karada duran kepçenin içerisinden kaçamayacağına kendimi inandırmam ve bedenimin titremesini durdurmam epeyi bir süre aldı. Eğildim, balıkla yüzleştim. Onu ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Sarıya kaçan rengi ve o tipik solungaç formu ile bana son teyidini verdi, evet aradığın benim işte, levreğim ben, senin ellerindeyim şu an, diye baktı bana.

"-Tava hala sıcak abi!" nidasıyla kendime geldim. Nasıl kızmıştım o balıkçılara. Şimdi de balığı yemek istiyorlardı."-Hadi ordan!" deyiverdim. "- Daha çok işi var bu balığın. Önce fotoğraf çektireceğiz!". İkinci bir levreğe atmak aklımın ucundan dahi geçmedi. Balığa duyduğum garip bir sadakat hissi midir nedir?

Takımları topladım. Levrek dizimden aşağı elimde sarkıyordu. Balığı arabanın ön koltuğunun önündeki lastik paspasın üzerinde yatar görüp, kapıları da kapayınca, artık kaçmayacağına dair inancım ancak pekişti. Sakinleştim. Tam gaz, sitede birlikte avlanırken tanıştığımız İzmir'li emekli amatör balıkçılara koştum. Sofradan kalktılar."-Ooo, bizim sitenin balığı bu!" filan diye futbol takımı gibi dizilip, önde ben, gece karanlığında üşenmeyip fotoğraf çektirdiler. Meğer yıllardır profesyonel balıkçılar adamlarla, siz burada levrek yakalayamazsınız diye dalga geçerlermiş. Bugüne kadar burada yakalan en büyük balık bu dendi, site tarihine geçtik. En iyilerinden emekli bir beyefendi(8) , "-Belliydi Cüneyt'in böyle bir şey yapacağı!" deyince, 15 gündür nasıl bu işi, sahilde Kupes avlarken dahi, ciddiye almış, yeni taktik, takım ve malzemeler geliştirmiş olduğumu, bu nedenle balığın beni seçmiş olduğunu farkettim ve ona müteşekkir kaldım.

Bir daha oradan sahte ile levrek alınabileceğini sanmıyorum. O kadar şart bir araya gelmişti ki. Gümüş sürüsü, sessizlik, ışık, zaman ve doğru ekipman (kepçe dahil) hepsini o ücra köyde bir araya getirmek zor. Ve levrekler inanılmaz zeki, bir arkadaşın "Durmuş Saat Günde İki Kez Doğru Zamanı Gösterir" deyişinin içerisinde bir sır saklı gerçekten, o da levrek balığının yerleşim bölgelerinde, hele sahte ile, sabah ve akşam saatlerinde çok kısa bir zaman aralığında oluşan ışık şartlarında, belki de altlarında bir sürüye saldırırlarken avlanılabileceği. Yani aslında "Levrek İçin Saat Günde İki Kez Doğruyu Gösterir" diyebiliriz.

Levreği uzun süre ne yapacağımı bilemedim, gece yarısı yola çıkacağımdan evdeki tencereyi tası toplamıştım. Bir balık lokantasından boş bir buz kutusu buldum, buzdolabında birikmiş olan buzları buzdolabını hasara uğratmayı göze alarak bıçakla kırdım. Yolda, Milas'a geldiğimde buzhaneyi sorup buldum. Beni kovarlar herhalde diye düşünürken, oradan da "- Ooo! Levrek!" nidalari ile buz fabrikasındaki tüm çalışanların refakatinde buzlar kırıldı, levrek itinayla bagaja yerleştirildi ve ver elini Kuzey Ege!. Doğru önemli bir ustamızın(9) yanına geldim. 500 km. yolu bagajda bir levreğin varlığını hissederek katetmek ayrı bir zevk oldu. Bana balıkçılığı sevdiren, varlığı ile amatör balıkçılık camiasına kendisine has bir zenginlik katan bu babacan dost ve hanımı ile levregi ölümsüz hayat döngüsü içerisindeki yerine, yani midelerimize yerleştirdik.

Cüneyt Alpay