Binlerce Şart Bir Arada, Yani Rastlantı mı?
Beni
tanıyanlar ve ilk kez levrek yakaladığımı duyanlar 15 gün boyunca
durmadan bu balığın peşinde koştuğumu ve uzun çabalar sonunda
yakaladığımı zannetmiş olabilirler, ama durum hiç de öyle olmadı. Evet
doğru, 15 gün boyunca balık peşinde koştum. Avlandığımız yer güzel bir
yerdi. İnsanlar balıkları olta ile avlarken, bense dalarak su
içerisinde onları seyrettim, balıkların öğrenme yeteneklerini, yemlenme
şekillerini, oltaya, iğneye, takıma ve en önemlisi zamana ve ışığa
karşı davranışlarını gözlemledim ve hayretten dona kaldım.
Çıkarttığım
en önemli sonuç, balıkların gerçekten çok kolay öğrenen ve aptal
olmayan yaratıklar olduğu idi. Öyle ki, oltanın düştüğü yerde, önce
ufak balıklar yeme saldırıyor ve yemi ufak ısırıklarla yumuşatıyorlar,
daha sonra Kupesler bir pirhana gibi yemin her yerini didikliyor ve
geriye çıplak bir iğne bırakıyorlardı. Dipte bekliyen büyük Melanur,
Sarpa, Karagöz ve Mercanlar ise bu kargaşada dağılan yemleri bekliyor,
iğneler çıplak kaldıktan sonra devreye girip diğerlerini kovarak kalan
yemleri yutuyorlardı.
Yakalanan balıklar genellikle sonradan
gelen açgözlü, dikkatsiz ve arsızca yeme saldıran, sanki intihar eden
balıklardı. Biraz temkinli bir balığın yakalanması olası değildi. Yani
o "balık ve alık" benzetmesini yapanlar yanılmışlar. Eğer balıkların
olta takımı karşısındaki davranışlarını su altından izlemek mümkün olsa
idi, çoğu arkadaşımız yürümez bu iş diye balıkçılığı bırakırdı.
Ortaya
şu çıkıyor; balık yakalamamız, bizim hünerlerimizden çok, balığın
yaptığı ufacık ve son bir bir "hata" ve bir çok şartın tesadüfen ya da
kısmen bilinçli bir şekilde bir araya gelmesi yüzünden olmaktadır. Yani
en iyi rapalayı aldım, attım mı levreğin önüne mutlaka yapışacak.
Hayır, yok böyle bir şey!
Balıkların değişen çevre ve beslenme
şartları karşısındaki davranışları ile ilgili edindiğim genel izlenim
ve çıkarımlar, son gün, hayatında levreği suda ilk defa yüzerken
gördükten yaklaşık on dakika sonra, onu olta ve sahte yemle avlamaya
karar verip, yakalayan levrekçi olma ünvanını bana kazandırdı. Tabii
ki, binlerce gerçek, kısmen de bazı mistik şartın bir araya gelmesi
ile, ki insan böyle durumları ancak tesadüf olarak adlandırabilir,
alınmamak lazım. Ama en önemlisi, başarı tesadüfün ortaya çıktığı anda,
hazır ve nazır olarak orada olmak, fiilen av sahnesinin içerisinde yer
almaktır. Temel şart, o anda orada avlanıyor olmaktır. Yoksa internette
araştırma yapıyor, ya da balıkçıda malzeme soruşturuyor olmak değil.
Gelelim
levreğin hikayesine. Devremülkümüzün buluduğu Bodrum'un şirin bir sahil
beldesindeki(1)son gün, akşamüstü, bağajı topladım, plaj kıyafetlerimi
çantaya koyup yerleştirdim, şehir kıyafetlerimi giydim. Boyalı
ayakkabılar, temiz bir gömlek ve pantolon, son gecemi bir çay
bahçesinde insanları ve çevreyi gözlemleyerek geçirmek üzere, çay
bahçesindeki yerimi aldım.
İleride avlanan bir iki kamış sağa
sola hareket ediyordu. Alışılmış şekilde akşam Kupes avlıyorlar diye
düşündüm. Tatil boyunca yakaladığım ve yediğim Kupesleri düşünüp
gülümsedim. Garson gecikti. Ben de çay siparişi vermekten vaz geçtim.
Kalktım, limanda teknelerin arasından bir tekne beğeneyim de, hayal
kurayım diyerek yavaş yavaş yürümeye başladım. Arabam yukarıdaki
otoparkta idi.
Mendireğin başına geldiğimde her gün orada
gürültü yapan ve eğlenen balıkçıların daha sakin ve sessiz olduklarını
farkettim. Sağıma baktığımda yerde iki adet, birisi temiz ve yeni
kepçenin yattığını görünce şaşırdım. İki yaşlı beyefendi, gayet sessiz
ve fısıltılı bir şekilde birbirlerine doğru eğilmiş birşeyler konuşuyor
ve göz ucu ile çırpıntılı suda bir noktayı işaret ediyorlardı. Kafamı
uzattın, suya baktığımda, iğneye mükemmel takılmış bir ileryanın, bir
sahte ile kıyaslanamayacak kadar gerçek ve kıskandırıcı hareketlerle
sağa sola hareket ettiğini gördüm. "-Levrek!" dedim kendi kendime.
Levrek avlıyorlar!
Avlandıkları takım, önemli bir levrek
ustasının(2) anlattıkları ile kıyaslanamayacak kadar kalın ve kaba,
hatta bir kısmı dolanmış bir takımdı. İçimebir heyecan dalgası yayıldı.
Yemin etmiştim, son gece balıkla uğraşmayacaktım. Ne işim vardı burada?
Ayaklarım beni, sanki ben farkında olmadan buraya getirmiş ve beni bu
sahnenin içerisine yerleştirmişti.
Yaşlıca beyefendilerden
biri fısıltı ile "-Ahmet'ciğim sağa doğru at! Sağda!" deyince, yahu ne
oluyor, bunlar Levreği görerek mi avlıyorlar diye kafamı bir uzattım
ki, babalar gibi bir levrek, hatları pek seçilemeyen bir karaltı
halinde, kıyıya yaslanmış gümüş sürüsünün altında onlara hiç dokunmadan
kendisine has salınımlarla dolaşıyor. Balıklara filan saldırdığı yok.
Sanki binlercesi var, zaten bugün de mideyi şişirdik havasında.
Gidiyor, sonra tekrar geliyor, bazen ikisi üçü tekrar geliyorlar. Her
geldiklerinde mükemmel şekilde takılmış olan canlı yemi, balıkçılar,
levreklerin tam burunlarının önüne yerleştirmelerine rağmen, yeme
baktıkları dahi yok. "-Akvaryum ortamı yine!" dedim kendi kendime, " -
Dalgasını geçiyor!", dedim, levrekler milletle.
Gereksiz gürültü
olmasın diyerek "-Rasgele!" bile demeden, sanki çok iyi biliyormuş
gibi, "-Abi karışmak gibi olmasın ama o takım çok kalın, gelmez levrek
o takıma!" deyivedim. Sonra ben de utandım söylediğimden. Önce hiç
cevap gelmedi. Düşüncelerimi bir iki kere, daha detaylı bilgilerle
tekrarladım. "-Ya, biz de emekliyiz, buraya yerleştik, öylesine
eğleniyoruz işte, geçen sene Fahri, aynı takımla kumsaldan almıştı bir
kere!" deyince suçun levreklerde olmadığını anladım. Sait Faik'in
"Sinarit Baba" hikayesini hatırladım. Levrek bu adamları seçmez dedim.
O
sırada içlerinden birinin telefonu çaldı. Hanımı neredesin sen diye bir
fırça çekti. Geliyoruz! diye cevap verildi. Adamlar pılıyı pırtıyı
söylenerek toplayıp av yerini terk ettiler. Hava kararmaya yüz tutmuş,
levrekler gümüş sürüsü altındaki hareketlerini biraz daha arttırmış,
sanki dirileşmişlerdi. Etrafa baktığımda kimsenin kalmamış olduğunu
hayretle farkettim, öyle ya, Ramazan ayındaydık ve herkes iftara
gitmişti. Alacakaranlıkta, yapayalnız sessiz bir mendirek ve gümüş
sürüsünün altında salına salına gezinen levrekler ile başbaşa kalmıştık.
Arabaya
nasıl gittiğimi ve yolda geri gelirken 1.80'lik orta karar kamışımı(3)
ve sahte uygun yemleri yürürken nasıl organize ettiğimi hatırlamıyorum.
Makaramda 0,26 Berkeley misina ve ucunda, fırdöndüsü kesilmiş en
ufağından bir klips yer almaktaydı. levreklerin tepesinde grand tuvalet
yerimi aldım. Saygın bir toplantıdaydım sanki. Sahtelere nasıl
davranacaklarını merak ediyordum.
Önce ufak mor sahtemi(4)
denedim. Daha önce levrek yakalamış olduğunu duyduğum tek sahte buydu.
İlk takip gerçekleşti. Canlı yeme bakmayan levrekler sahteyi takip
etti, ama bakıp sahte olduğunu anlayarak geri döndüler. İkinci atışımı
yaptım, takibe benzer bir şey yine oldu ama zayıfladı. Hemen atışı
kestim ve bekledim. Öğreniyorlar bu hayvanlar, dedim kendi kendime.
Hemen öğreniyorlar! Güneş batmış olmasına rağmen, alaca karanlık
sürmekte idi. Sahtenin sahte olduğunu ben anlıyordum, onlar hayli hayli
anlar, dedim kendi kendime. Işığın çok önemli olduğunu fark ettim.
Bir
hafta önce çıkarttığım bir başka ders şu idi. Gündoğan yarlarında
dalarken dev zarganaları görünce hemen zargana topu ve ipek hazırlyıp,
etraftakilerin "- O ne abi! Gelmez onlar bu oltaya!" demelerine aldırış
etmeden ilk çekişte orta karar bir zarganayı almış, ikici ve üçüncü
çekişlerde devasa iki zargana ipekten vahşice çırpınarak kurtulmuş,
ondan sonra her taraf zargana kaynamasına ve benim günboyu topu hırsla
fırlatmama rağmen bırakın zarganayı, takip bile alamamıştım. Berrak
sularda bu hayvanlar, hele başlarına yemeye çalıştıkları şeyin onları
karaya doğru hızla çekmesi gibi bir şey gelirse, hemen uyanıyorlar ve
gerekeni yapıyorlardı. Neydi yaptıkları. Birbirlerine haber vermek ve
her gördükleri şeye atlamamak. Üstelik berrak deniz o kadar
yemlenecekleri gerçek ufak balıkla dolu idi ki. Toktular.
Levreklerin
gümüş sürüsüne karşı davranışları hava kararınca bir anda değişti.
İkinci takip biraz daha farklı bir dirilikte gerçekleşince, levrekler
için iftar vaktinin gelmiş olduğunu anladım. O ana kadar "Levreklerin
Sahte Yemler Karşısındaki Davranışları" olan ana tema, "Alacakaranlıkta
Sahte İle Levrek Avı" şeklinde değişti. Özellikle sahilde hemen arkamda
duran iki kepçeden birinin orada unutulmuş durduğunu farketmem ve sağ
tarafımda yükselen ince hilal olaya mistik bir hava katıyor, bana "-
Sakin, sakin işini yap sen Cüneyt!" mesajı gönderiyordu.
İnce
sahteyi taktım.(5) Daha önce bu sahteye bırakın WTD'yi(6), kumda
yemlenen kefal yavrusu taklidi bile yaptırmıştım. Muhteşem bir sahte
idi bu. Klasik, adamlar yapmışlar yahu dedirten cinsinden. Bir kere
atışı o kadar dengeliydi ki, sahteyi suda herhangi bir yere sanki
elimle yerleştiriyordum. Hafif kamışımı seçerken, en uzunu olsun lazım
olur, parayı vermişken uzununu alalım, zihniyetiyle değil, çekinmeden
Üsküdar'da caddeye çıkmış ve boş kamışları sağa sola sallayarak yoldan
geçenlerin gülümsemelerine ve kahvede oturanların acır gözlerle beni
izlemelerine neden olup, elime en iyi oturan ve tek elle kırbaç gibi
kolaylıkla atış yapabileceğim orta kısalıkta olanını seçmiştim. Gece
olmasına rağmen kayalara iyice gizlenmek üzere yana yaslanarak atışlara
başladım.
Çok garip ama bu sahteye yaptırdığım WTD karşısında,
artık karanlıkta karaltı şeklinde görülen levrekler titremeye
başladılar. Sahte ise, artık bir sahte gibi değil bir balık gibi
gözükmeye başladı gözüme. 5-6 atışa ciddi takipler aldıktan sonra, işe
inancım ve heyecanım iyice arttı. Levrekler iyice hareketlenmiş, gümüş
sürüsüne de hafiften girişmeye başlamışlardı. Daha da enteresanı
sahteyi suda yerleştirdiğim yere doğru adeta koşuyorlar, sonra sahte
ile geri geliyorlardı. Balığın tava geldiğini o an hissettim.
Hava
tamamen kararmış ve benim dünyanın kimbilir hangi bölegesinde, buradan
binlerce kilometre uzakta, işbilir insanlarca imal edilmiş ve şu anda
burada bir takım levreklerin önünde salınan sahtem iyice görünmez
olmuştu. Son takip sanki biraz diğerlerinden zayıf olunca atışı hemen
kestim. Şansımın sadece bir iki dakikalık bir zaman ve ışık aralığında
olduğunu çok iyi farkettiğimden vaktin geçtiğini, bu yüzden avın
bittiğini, çok zevkli bir av olduğunu düşünyordum ki, arkamda unutulmuş
duran kepçe sanki dile geldi ve "Cüneyt! Devam et!" diye seslendi bana.
Sahte
kutumu açtım. Üzerinde ingilizce DENİZ LEVREĞİ yazan en kocaman
sahteyi(7) çıkarttım. Al sana, dedim sahteye, adın buysa al sana deniz
levreği, palavranın bittiği an bu, yakala bakalım dedim. Usulca klipsi
açtım, sahteyi taktım, karanlık denize doğru baktım, levrekleri son kez
açığa doğru hareket ederlerken gördüm. Onların tahminen bulundukları
yere, tam önlerine doğru yerleştirdim sahteyi. Bir iki sarım çekip
sahteyi daldırdım. Tam levreğin önünde olduğunu hesapladığım anda,
sahte ile bütünleştim. Sanki yaralı olan, o değil bendim. Öyle bir
kıvrılarak ve acı hissederek WTD aksiyonunun ilk darbesini yaptım ki,
kamış kontrolümden çıktı. Titizlikle ayarlamış olduğum kalama boşaldı,
hem balığa yol verdi, hem de tasmaladı. Saliseler içerisinde kalamayı
hemen kıstım, ikinci sağlam tasmayı koydum, balık o an tüm haşmeti ile
boyuna dik olarak parladı ve tepetaklak oldu. Kalamayı boşalttım.
"Kaptım, Kaptım Levreği!" diye bağırdım. Arkama döndüm, o an
teknelerinde iftar sofrasında olan balıkçılara "-Kepçeyi getirin,
kepçeyi, Kaptım levreği!" dedim.
Adamlar, bana boş boş
baktılar. Yerlerinden bile kıpırdamadılar. O an, işin başa düştüğünü
anladım. Hiç telaşlenmadan, boyalı şehir ayakkabılarımla, sol elim
kamışta ve denize doğru uzanmış, sanki bir salonun parke zemininde,
kokteylde yürüyen biri çapkın gibi, kayalardan aşağı indim, vücudum
arkaya eğik, yavaşça kayaların üzerinden süzüldüm.
Nasıl
yaptım şimdi bende anlamıyorum, ama 15 gündür suda olduğumdan
kıvraklaşmış bedenim kolayca yere eğildi, kepçeyi yavaşça yerden aldım.
O sırada balığın ne yaptığını düşünmüyordum bile, tekrar yerime geçtim,
ben geriye hareket ederken, balığı da kıyıya çekmişim zaten, bu sefer
kamışı iyice geride tutrak, oltayı ve misinayı hiç gerdirmeden, adeta
ondan bağımsız halde kıyıya gelen balığa doğru kepçeyi uzattım. İlk
seferinde kepçeden dışarı kaydıysa da, beni şaşırtıcı bir şekilde
sakin davrandı ve ikinci denememde sanki kendisi kepçeye usulca
süzülerek girdi.
O an duyduğum rahatlamayı tarif etmem mümkün
değil. Balığın artık mendireğin üzerinde karada duran kepçenin
içerisinden kaçamayacağına kendimi inandırmam ve bedenimin titremesini
durdurmam epeyi bir süre aldı. Eğildim, balıkla yüzleştim. Onu ilk kez
bu kadar yakından görüyordum. Sarıya kaçan rengi ve o tipik solungaç
formu ile bana son teyidini verdi, evet aradığın benim işte, levreğim
ben, senin ellerindeyim şu an, diye baktı bana.
"-Tava hala
sıcak abi!" nidasıyla kendime geldim. Nasıl kızmıştım o balıkçılara.
Şimdi de balığı yemek istiyorlardı."-Hadi ordan!" deyiverdim. "- Daha
çok işi var bu balığın. Önce fotoğraf çektireceğiz!". İkinci bir
levreğe atmak aklımın ucundan dahi geçmedi. Balığa duyduğum garip bir
sadakat hissi midir nedir?
Takımları topladım. Levrek dizimden
aşağı elimde sarkıyordu. Balığı arabanın ön koltuğunun önündeki lastik
paspasın üzerinde yatar görüp, kapıları da kapayınca, artık
kaçmayacağına dair inancım ancak pekişti. Sakinleştim. Tam gaz, sitede
birlikte avlanırken tanıştığımız İzmir'li emekli amatör balıkçılara
koştum. Sofradan kalktılar."-Ooo, bizim sitenin balığı bu!" filan diye
futbol takımı gibi dizilip, önde ben, gece karanlığında üşenmeyip
fotoğraf çektirdiler. Meğer yıllardır profesyonel balıkçılar adamlarla,
siz burada levrek yakalayamazsınız diye dalga geçerlermiş. Bugüne kadar
burada yakalan en büyük balık bu dendi, site tarihine geçtik. En
iyilerinden emekli bir beyefendi(8) , "-Belliydi Cüneyt'in böyle bir
şey yapacağı!" deyince, 15 gündür nasıl bu işi, sahilde Kupes avlarken
dahi, ciddiye almış, yeni taktik, takım ve malzemeler geliştirmiş
olduğumu, bu nedenle balığın beni seçmiş olduğunu farkettim ve ona
müteşekkir kaldım.
Bir daha oradan sahte ile levrek
alınabileceğini sanmıyorum. O kadar şart bir araya gelmişti ki. Gümüş
sürüsü, sessizlik, ışık, zaman ve doğru ekipman (kepçe dahil) hepsini o
ücra köyde bir araya getirmek zor. Ve levrekler inanılmaz zeki, bir
arkadaşın "Durmuş Saat Günde İki Kez Doğru Zamanı Gösterir" deyişinin
içerisinde bir sır saklı gerçekten, o da levrek balığının yerleşim
bölgelerinde, hele sahte ile, sabah ve akşam saatlerinde çok kısa bir
zaman aralığında oluşan ışık şartlarında, belki de altlarında bir
sürüye saldırırlarken avlanılabileceği. Yani aslında "Levrek İçin Saat
Günde İki Kez Doğruyu Gösterir" diyebiliriz.
 Levreği uzun süre
ne yapacağımı bilemedim, gece yarısı yola çıkacağımdan evdeki tencereyi
tası toplamıştım. Bir balık lokantasından boş bir buz kutusu buldum,
buzdolabında birikmiş olan buzları buzdolabını hasara uğratmayı göze
alarak bıçakla kırdım. Yolda, Milas'a geldiğimde buzhaneyi sorup
buldum. Beni kovarlar herhalde diye düşünürken, oradan da "- Ooo!
Levrek!" nidalari ile buz fabrikasındaki tüm çalışanların refakatinde
buzlar kırıldı, levrek itinayla bagaja yerleştirildi ve ver elini Kuzey
Ege!. Doğru önemli bir ustamızın(9) yanına geldim. 500 km. yolu bagajda
bir levreğin varlığını hissederek katetmek ayrı bir zevk oldu. Bana
balıkçılığı sevdiren, varlığı ile amatör balıkçılık camiasına kendisine
has bir zenginlik katan bu babacan dost ve hanımı ile levregi ölümsüz
hayat döngüsü içerisindeki yerine, yani midelerimize yerleştirdik.Cüneyt Alpay
|