Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

İlk İhanet

İlk hayal kırıklığı..


Hayat kişinin aldığı derslerin toplamıdır, dense yeridir. İnsan kimi zaman mutlulukların zirvelerinde dolaşırken, kimi zaman üzüntülerin, kayıpların girdabında döner durur, ta ki tekrar öteki duruma geçene kadar. Ben bu değişiklikleri koordine etmek için kişinin elinde çok fazla imkan olduğuna inanmamaya başladım. Tabii ki kaderci biri değilim. Hatta yeri geldiğinde, her şey insanın elindedir, diyenlerdenim. Ama en dikkatli insan bile kendisini bu bilindik hayat döngüsünden kurtaramadığına göre, kimi zaman da elimizden fazla bir şey gelmiyor galiba.

Kötü durumlarda, insan yaşadığı sınırlı gerçeklik ortamından sıyrılmalı, eğer yapabiliyorsa "bardağın dolu tarafı" nı görmeli derler. Ama kimi anlar var ki, gel de bu kuralı uygula!

İlk levreği tuttuktan sonra, o kadar sevinmiştim ki, kendi kendime şöyle dedim; " -Yahu, eğer bu balığı kaçırsaydım, bir aksilik olasaydı, her halde hastanelik olurdum, bir daha kendime gelemezdim. O yüzden, tanrım sana şükürler olsun, gelecekte eğer bir balık kaçırırsam bu günü hatırlayacağım, ve hiç üzülmeyeceğim!" Gerçekten de insanın ilk büyük levreğini kaçırması, ne büyük travma olmalı.

Daha sonraki levreklerde de başarılarım devam etti, her seferinde yukarıdaki sözü pekiştirerek kendime verdim. Kaçırsam da üzülmeyeceğim dedim.

Genellikle balığı bir süre açıkta oyalıyordum. Yavaşça gücü kırıldıktan sonra, kıyıdaki uyun bir yere doğru çekiyordum. Yüzleyen ve çırpınan balık, giderek gücünü yitiriyordu. Ve sonunda pestili çıkmış bir şekilde kıyılayan balığı, dışarı alıveriyordum. Zamanla benim de kendime iyice güvenim geldi. Hatta efsunlu olduğuma, bu balıkla aramda gizli bir anlaşma olduğuna ve hayatta hiç levrek kaçırmayacağıma inanmaya başladım desem yalan olmaz.

O kadar ki, her zamankilerden daha değişik malzemeler denemeye, gerekirse misinaları inceltmeye, klipslerin, fırdöndülerin başka modellerini denemeye, çekerken atraksiyonlar yapmaya, balığı daha fazla oyalamaya filan karar verdim. Diğer balıkçı dostlarımızdan duyduğumuz, flourorcarbon, ya da hybrid kullanıyorum, gerekirse misina incaliğini 0,18'e indiriyorum, daha heyecanlı oluyor filan gibi lafların etkisinde kalmıştım, sanırım.

Kullandığım misina harika bir misinaydı. Hani insanın ilk verdiği karar en doğru karardır derler ya, gerçekten çok doğru. Kısa bir araştırma yapmış, ileri bir ülkede, özellikle at-çek için üretilen, kapağının üzerinde bu konuya dikkat çekilen ve ucuz olmayan bir misina almış, aslında daha ilk seçimimde en doğru kararı vermiştim. Hatta bu konuda başka misinalar kulanıp memnun kalmayan dostlarıma, bu misinayı önerdiğimde, "- Hayatımızın misinasını bulduk abi!" gibi çok olumlu tepkiler almıştım.

Ama insanoğlu gariptir işte. Elindeki iyi bir şeyi, hele ilk seçiminde, biraz da kolayca buldu ise, başkası ile kıyaslama imkanı olmadığı için, kalbine yerleşen "- Acaba daha iyisi var mı?" şüphesini hiç bir zaman yenemez. Gül gibi karısını aldatır. Fıstık gibi giden arabasını satar. Çocuğunu beğenmez, başkalarının çocuğuna gıpta ile bakar. İşini değiştirir. Sonuçta "Gelen gideni aratır" lafı boşuna çıkmamıştır. Buna benzer bir sürü olayı hepimiz yaşamış, görmüşüzdür.

Bende eksik kalır mıyım? Evde bizimkinin orasını burasını kurcalamaya başladım, zayıf yönlerini bulmak için çeşitli sinsi taktiklerle üzerinde çeşitli şeyler denedim, deneylerde bulundum, elimden geleni yaptım ve sonunda aradığımı buldum. Misina, düğüm testlerinde biraz hafif kalıyordu. Gerçi öyle güzel bir esnekliği ve sağlamlığı vardı ki, anlatamam. Sağlamlık derken dayanıklılıktan bahsediyorum. İlk taktığım ruloyu, 3 ay değiştirmemiş, hayretle misinanın ilk günkü halini nasıl koruduğunu izlemiştim. Aynı rulo ile 3-4 balık almış, o kadar güvenmiştim ki, avlardan sonra klipsleri bile değiştirmeye gerek görmediğim zamanlar olmuştu.

Çaparide kullandığımız misinaların, özellikle kamışın fincanlarına ilk atış anında sürtünen uca yakın kısımları, hemen aşınıp eskiyor ve zincirin düğüm kadar zayıf bir diğer halkasını oluşturuyorlardı. Uçta, şok bölümü kullanmamıza rağmen sert atışlarda misinalar bazen buralardan kopuyor, her iki avdan birinde bu kısımları, kalın misinadan oluşmalarına rağmen, değiştirmek zorunda kalıyorduk. Ama benim bu at-çek misinamda hiç böyle şeyler olmuyor, misina nerede ise ilk günki sağlamlığını koruyordu.

Okuduğum bazı yorumlar, bu durumu teyit ediyor, misinayı dünyanın en iyi at-çek misinası olduğunu ilan ediyorlardı. Bir de mikroskopla çekilmiş yan yana koyulan iki kesit fotoğrafında, diğer sıradan misinalara göre, bizim misinanın daire kenarlarının avdan sonra da düzgünlüğü koruduğu görülüyor, şüpheye mahal kalmıyordu.

Ancaaak, dedim ya, her şeyin daha iyisi olmalıydı. Ya daha iyisi varsa? Şu düşük düğüm sağlamlığı meselesi, yani bizim güzelin kusuru, kafamı kurcalıyor, gözümde büyüyordu. Sonunda her erkeğin kafasını bir gün çelen o kahpe yosma karşıma çıktı. Albenili ambalajı, hem flourocarbon özelliğini, hem de sağlamlığı aynı anda bünyesinde barındırdığı safsatası ile bizim gibi hovardaları kandırmak için tasarlanmış bir günah makinası. Pahalı fiyatı, ulaşılamazlığı sembolize ediyor, bize gül gibi karımızı boşatıyordu. Alırken parasını, cebimde kalmış son bozuklukları denkleştirerek zor ödedim. Aynı hataya düşmüş olamanın acısını benimle paylaşarak hafifletmek için olsa gerek, yakın bir dostumuzun da bu misinayı övmesi ile, tuzak tamamlanmış ve amacına ulaşmıştı.

Eve geldim, eski misinamı makaradan söktüm, yenisini taktım. Yaptığım düğüm sağlamlığı testleri, eski misinaya fark atıyordu. Eski misinayı hemen unuttum, hem de bunu daha tam kullanmadan. Gerçi beni uyaran dostlar da oldu, yanımdaki arkadaşım gibi, ama ben işleri daha iyi biliyordum ve mutlaka yenisini denemem, yeni heyecanlara kucak açmam lazımdı. :)

Bu ruh hali içerisinde, sizden iyi olmasın, sevecen av arkadaşmızla, mendireğin başına geldiğimizde, rüzgar, daha önce hiç olmadığı gibi sert ve kuvvetli bir şekilde tam karşımızdan esiyordu. Daha önceki avımızı sakin bir ortamda, oldukça akademik geçirmiş, çeşitli malzemeler denemiş, ufak iki ispendek tutmuştuk. Bize göre bu daha iyi olayların habercisi idi. Birbirimizden uzaklaşarak avlaktaki yerlerimizi aldık.

Gece çökmüş, rüzgar daha da artmıştı. Rüzgara doğru, sahtelerimizi savurmak, gerçekten güç istiyordu. Kamışlara sonuna kadar abanıyor, kendimizden geçmişcesine, dalgalar arasında, tabiatla savaşmanın heyecanını tadıyor, gerekirse zorluklara karşı koyabileceğimizin bir simülasyonunu yaşıyorduk adeta. Pes etmeyecek, sonucu alacaktık. Sonlara doğru, rüzgarın artık iyice fırtınaya dönüştüğü bir anda, benim ufak kamış deli gibi zangırdamaya başladı. İşte dedim o tanıdık bildik vahşi çırpınış. Bir saldırganlık, bir kendinin tutamama anında gelen o üzücü ve trajik son. Gözümün önüne balığın, ağzına sahtemin tüm iğne uçları bir yerlere takılmış, o perişan hali geldi. Balık ne zor durumda olmalı şu an diye düşündüm.

Ancak çırpınmalar o kadar sertti ki. Diğerlerinden çok farklı idi. Daha önce hiç bu kadar diri ve sert çeken bir balıkla karşılaşmamıştım. İlk kez balığı bu sefer kaçırabileceğim aklıma geldi. Kamışım olanca hızıyla eğiliyor, kolum ve bileğim kamışı dik tutmakta zorlanıyordu. Kalamayı açmam, makarayı tamamen devre dışı bırakıyor, kısmam ise misinanı iyice gerilmesine ve tehlikeye girmesine neden oluyordu. Gereken dengeli ayarı bir türlü veremiyordum. Hemen bir sorun olduğunu farkettim ve içime daha önceki avlarda hiç yaşamadığım bir tedirginlik çöktü.

Balık uzaklarda ve yüzlemişti artık. Bulunduğu yerde dev girdaplar oluşuyor, hiç durmamacasına bir oraya bir buraya hareket ediyor, can havli ile çırpınıyordu. Durumun uzun süre devam edemeyeceğine karar verdim. Makarayı komple boşlamam da bir işe yaramıyor, çünkü balık yol almıyor, olduğu yerde dönüp duruyordu. Misinayı çekerken yaşadığım kütük çekiyorum hissini daha önce hiç yaşamamıştım. Her şey zor oluyordu sanki bu balıkta. Durumu balığın büyüklüğüne yormaya başladı isem de, şapırtılar daha öncekilerden pek de farklı değildi aslında.

Balık yaklaştıkça durum daha da kötüleşti. Balıkla aramızdaki azalan mesafe, esneklik açısından korkunç bir dezavantaja dönüşüyor, balığım kafa darbelerini nerede ise sağ elimin ağrıyan bileğinde hissediyordum. Balığın kıyıdaki taşları görmesi ile birlikte, iş artık iyice bir faciaya dönüştü. Balık yorulup duracağına, nasıl çıldırdı anlatamam. Önümde sanki vahşi bir yumak, hızla dönüp duruyor, misinaya dolanmak için büyük bir çaba harcıyordu. Çaresizlikten kamışımla ona cevap vermeye çalışırken, aniden çıkan çat diye sesi duymamla, her şeyin sakinleşmesi bir oldu.

Bir süre ısrarla balığın az önce faşır fuşur karıştırdığı, şimdi ise yerinde yellerin estiği çırpıntılı ve karanlık suya bakmaya devam ettim. Ne olduğunu çok iyi anlamıştım. Ama inanasım gelmiyordu. Bir süre daha boş sulara bakarak balığın çırpınarak bana, onu karaya almaya karar vermiş olduğum yere, doğru geleceğine dair inancımı korudum. Bekledim. Çırpıntının tekrar, sağda, solda, başka yerlerde başlamasını bekledim. Ama sağ elimdeki kamışın, aşağıya, balığın az önce çıptındığı yere doğru bakan boş ve kıpırtısız ucu, bana artık acı gerçekle yüzleşmem gerektiğini hatırlatıyordu. Olta boştu.

Misinayı üretenler ve onu bana öneren kişi için sıkı bir küfür ettim. Yaşadığım şey tüm sorumluluğunu tek başıma taşıyamayacağım kadar ağırdı benim için. İçim daraldı, arkamı denize döndüm, bir süre önümde yükselen mendireğin, kahverengi taşlarına baktım. Suya bakmak istemiyordum. İçimde büyük bir suçluluk duygusu, öyle dondum kaldım.

Arkadaşım karşı sahilde, olaydan habersiz avlanmaya devam ediyordu. Panik halinde misinaya tekrar bir klips takmaya gayret ettim. Titreyen ellerim ve içimdeki pişmanlık, ve geçmişi geri getiremeyeceğim duygusu, beni bunu yapmaktan alıkoydu. Sonunda pes ettim, kayalara oturdum ve kalbimde ciddi bir ağrı, olanlardan habersiz sakin sakin hevesle avlanan arkadaşımı seyrettim.

Artık levrek avı, benim için hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktı.

Arkadaşım bir süre sonra yanıma geldi. Olanları anlattım. Çok üzüldü. Neden olmuş olabileceğini konuşmaya başladık. Her şeyden önce rüzgar ve sert hava şartları yüzünden 0,26 misina ve düğüm çok zorlanmış olmalıydı. Kaldı ki at-çek yapıyorduk. Sahteyi, yüzlerce kez rüzgara ve dalgalı suya doğru hızla fırlatıyor, bununlada kalmayıp, sahteye yaralı imiş gibi bir izlenim vermek için durmadan darbeli aksiyonlar vererek çekiyorduk. Takdir edersiniz ki, bu esnada uyguladığımız güçler, zincirin en zayıf halkası olan, klipsli fırdöndüye attığımız düğüme biniyordu.

O anda kullandığım klipsli fırdöndünün balığı ürkütmemek amacı ile en ufak olanından seçmiş olduğumu hatırladım. Ufak fırdöndülerin halkaları hep ince ve etsiz oluyor ve misinayı düğümden kolayca kesiyordu. Her zaman kullandığım etli ancak biraz daha belirgin klipsi neden değiştirdiğimi yukarıda anlatmıştım, tekrar etmeyeyim. Bir küfür de etsiz ince kenarlı fırdöndü yedi.

Ben balığın öyle beş kiloluk bir balık olmamasına rağmen çok ağır geldiğini, hiç pes etmediğini neredeyse kamışı kıracağını, tüm aksamın genel olarak çok zorladığını söyleyince arkadaşım söküp attığım misinayı yerden aldı ve şöyle bir çekti. "- Abi kütük gibi ya bu!" dedi.

Gerçek ve asıl suçluyu bulmuştuk. Tabii ki misina suya girince yumuşayacağına iyice kütük gibi olmuş, yosmanın zaten hiç olmayan esnekliği, takımın zayıf noktalarını, bizim eski gül gibi esnek misinamızdan en az iki-üç kat daha fazla güce ve zorlamaya maruz bırakmıştı. Ertesi sabah yaptığımız deneyde, arkadaşımla iki misinayıda yirmibeş-otuz metre uzaklıktan çekip bırakarak test ettik ve esneme payının son noktaya yaptığı etkideki büyük farkı görerek bu durumu teyid ettik.

Kullandığımız düğümler bu kadar sert hava şartlarına, ilk defa bu kadar uzun süre ve bu kadar olumsuz şartlarda maruz kalıyordu. Hem de uygun seçilmemiş malzemelerle. Sonradan düşündük ki, sert misinalar dip yemlilerinde tasmalama açısından avantaj sağlarken, yumuşak ve esnek misinalar at-çek te, ya da saldırgan balıkların, darbelerini abzorbe etmekte avantaj sağlıyordu. Saldırgan balığı tasmalamaya zaten gerek kalmıyordu.

Aynı anda kamışın üzerindeki fincanların, özellikle en uçta olanının ne kadar önemli işlev gördüğünü fark ettim. Fincanlarda oluşabilecek en ufak eskime ve çatlak misinanın eskimesini ve kopmasını sağlayacaktı.

Şu anlaşılıyordu ki, her şartın ve avın malzemesi ayrı idi ve dikkatle seçilmeliydi. Özellikle misina seçerken her zaman hava şartlarını, rüzgarın hızı ve yönünü göz önünde bulunduracaktım. Değişen şartlara hazır olacaktım. Hava kötüleştikçe ve rüzgar karşıdan geldikeçe misinam kalınlaşacaktı. Fırdöndü ufak olacağına her zaman etli olacak, yuvarlağın düğümü kesmemesi için çareler aranacaktı. Yeni ve özel düğümler denenecekti. Bir yerde düğümü çok sıkmamamız gerektiğini okumuştum.

Fincanlara ihtimam gösterilecek ve bakımları eksiksiz yapılacaktı. Gerekirse kamış boyunu ve aksiyonunu tekrar değerlendirecektim. Medium ve kısa kamışlar sanırım sert oldukları için misinayı daha fazla yıpratıyorlardı.

Sonuçta, tabii ki en önemli çıkarım; kullandığımız denenmiş ve kendisini ispatlamış malzemelerimizi çok önemli bir neden olmadıkça, zırt, pırt değiştirmeyecek, onlara gül gibi bakacaktık. Tabii ki eşlerimize de aynı şekilde.

Cüneyt Alpay