Saros Rüzgarlarında Hastalanan İflah Olmazmış..
İnsanoğlu
bazen kolay dururken daha zorun peşine düşer. Doğasında böyle bir yan
vardır. Zirveye çıkan en kolay yolu defalarca aştıktan sonra, belki
başkalarıyla, eğer kimse yoksa kendisiyle rekabete girer, daha zoru
başarmaya çalışır, aynı zirveye daha tehlikeli rotalardan, zor kayaları
aşarak, gidilmeyecek mevsimlerde ulaşmaya kalkar, her yer istavrit
kaynarken, en bulunmadık balığı avlamaya kalkar, sonuçta kendisini
geliştirmek, daha ileriye gitmek ister. Sadece insana has olan bu
özellik, belki de onu yeryüzünün en gelişmiş canlısı yapmıştır.
Balık
avcılığı da, insanoğlunun gelişim ve varoluşunun ta derinlerinden gelen
kimi sesleri dinleyebileceğimiz bir alan. Avalanırken hep daha
büyüğünü, hep daha zorunu avlama isteği, derin bir içgüdü halinde,
insanoğlunun varlığını kaplamakta. Bu nedenle trofe avlar peşinde
koşma, daha büyüğünü ve zorunu yakalama çabası temel bir duygu ve
davranış biçimi hatta bir saplantı haline gelebiliyor zamanla.
Bu
"levrek" hastalığı da, sanırım işte böyle bir temel dürtünün patalojik
bir hale gelmesi sonucunda, bugünlerde ortaya çıkıp bünyemizi sardı
biliyorsunuz. Bir de bu hastalık bulaşıcı. Mikrobu taşıyan portör,
hastalığı avlandıkça yaymakta ve ona buna bulaştırmakta. Çok bulaşıcı
bir virus bu biliyorsunuz.
Saros cıvarlarından esen son
rüzgarlardan, bu mikrobu kapıp, kuluçka dönemini geçirip, hastalığın
tüm belirtilerini, oraya buraya gidip, bir kaç spin kamış alarak,
bulunmayan efsane rapalaların peşine düşerek, en iyi makinayı alarak,
durmadan sorular sorarak göstermeye başlayan bir başka arkadaşım
(Tanbay S.), geçtiğimiz salı günü bir forum sitesine girdiğimde, baktım
ki bana bir mesaj göndermiş. Mesaj şöyle;
"- Abi işten izin aldım! Çarşamba 12:00 Cuma 08:30 arası serbestim. Saros'a gidebiliriz!"
Yani teşhis kesindi: "Levrek Hastalığı".
Bu
hastalıkta garip olan, hastanın mikroptan kaçınmak yerine, tüm
imkanlarını seferber ederek, daha da enfekte olmaya çalışması ve
mikrobu yayan levrek balığının nerede olursa olsun peşine düşmesi.
Mikrobun tehlikesi de buradan kaynaklanıyor. Yani bir yakalananın bir
daha kurtulması, mucizelere bağlı, ya da hiç mümkün değil.
Hedefimiz Saros körfezinin kuzeyinde yer alan bir limandı. Tahmini uzaklığı 300 km. yani gidiş geliş 600 km. yol yapacaktık.
Dağcılıkta
"alpinist tarzda çıkış" diye bir tabir vardır. Eskiden Everest ve
Himalayalardaki ekspedisyonlar, müstemlekeci İngiliz ordusunun desteği
ile 3000-4000 kişiden oluşan bir ekip tarafından başlatılır, sonra
yolda o kadar adamı beslemek, barındırmak sorun olur. Yoldaki diğer
güçlükler ve zorluklarla uğraşmaktan bitkin düşen asıl ekip
elemanlarının dağa çıkacak hali kalmaz ve çıkış başarısızlıkla
sonuçlanırdı.
Son yıllarda bu ekiplerin sayısı 40-50 kişiye
kadar düşse de, bir gün Polonyalı bir dağcının köyünden aldığı salam ve
sucuklarla sırt çantasını toplayıp tek başına önce K2'ye, oradan da
aynı stilde Evereste tırmanan Avusturya'lı bir dağcı arkadaşını
telefonla arayarak, bekleyin ben de geliyorum diyip, bir de Everest'e
çıkması, kalabalık ekspedisyonlar tarihini kapatmış oldu.
"-
Alpinist tarzda bir çıkış olacak!" dedim arkadaşıma, ne dediğimi hemen
anladı, ardından minimum malzeme ile yola çıkabileceğimizi ve bunun
keyfine varmamız gerektiğini söyledim.
Uyumlu ve yardımsever
bir yol arkadaşım vardı. Gerçekten de iş yerinin önünde kendisini ufak
bir sırt çantası ve elinde bir kamış ile görünce sevindim. Çünkü ne
kadar detay, o kadar sorun oluyor, insanı asıl hedefinden
uzaklaştırıyordu. Yola çıkarken İstoç'a uğradık. Bütün Türkiye'yi
tarattırıp sonunda Ankara'daki ithalatçısında bulduğum son 10 adet
HA-12 gelmişti.
Uğrayıp onları aldık. "- Abi 10 tane aynı
model sahteyi ne yapacaksın?" diye soran arkadaşıma, önce dalgın dalgın
baktım, ardından, bizim yaptığımız gibi, bilgilerini deneyimlerini
diğer insanlarla paylaşan seçkin arkadaş ve dostlarımıza bunlardan
aldığımız fiyata birer adet verip "ilk levrek" lerini yakalamalarını
sağlayacağız dedim. Ne düşündü bilmiyorum.
Ama bu, "ilk levrek"
levrek hastalığında çok önemli bir merhale idi. Arkadaşım hastalığa
yakalanmış, ancak henüz hiç levrek yakalamamıştı. "İlk tecrübe" nin ne
kadar önemli olduğunu, her halde diğer konulardan biliyorsunuzdur. İlk
levrek mümkün mertebe sorunsuz ve avcıya güven ve alışkanlık verecek
bir tarzda yakalanmalı, boş bir plağa benzeyen avcıya pozitif şeyler
aşılamalı, çok şey öğretmeli ve daha sonradan travmatik sonuçlar
doğurabilecek, "misinanın kopması ile balığın kaçması", "arkadaşı 10
tane avlarken hiç balık alamama" gibi tarjik olayların olmaması
gerekiyordu. Boy önemli değildi, yine biliyorsunuz. Ufak da olsa bir
ispendek, ilk balığını yakalayan bir avcı için hep hoş bir anı, hep bir
başarı hikayesi, hep bir gurur kaynağı olacaktı.
Yolu dikkatlice
hiç durmadan ve oyalanmadan üçbuçuk saatte aldık ve dikkatle
mendirekteki yerimize yerleştik. Saat 18:30 cıvarlarıda güneş oldukça
yukarıda idi. Mendireklerde, istisnalar hariç, aydınlık havalarda ve
berrak sularda levrek balığını sahte yemle kandırarak avlamak nerede
ise imkansızdı. Geceyi, daha doğrusu güneş battıktan sonraki
alacakaranlığı beklemek zorundaydık. Levrek avı için en verimli saatler
bunlardı.
Hepimiz bu tür şeyleri duyar, ama avlağa gelip de
hele bir kaç oynak gördükten sonra, heyecanlanıp tüm kuralları unutur,
yahu balık var bir şansımızı deniyelim der, aydınlıkta şakır şukur
garip rapalaları balıkların kafasına atar ve avlağı dağıtırız değil mi?
Bu sefer öyle olmadı. Aldığı ilk takipten sonra heyecanla açılmış
kocaman gözlerle bana bakan arkadaşımın, bir komando gibi eğilmiş ve
kendisini kayaların arasına gizlemiş olduğunu görmem, onun iyi ve
dikkatli bir avcı olduğunu gösteriyordu.
Takipler zayıflayınca
atışı kestik ve avın verimli geçebileceği ihtimalinin yükselmesi ile
içimize yerleşen sevinç ve umut duygusuyla geriye çekilip alçak sesle
sohbete koyulduk. Ancak takipler o kadar diri ve yoğundu ki, bir anda
oranın çeşitli diğer rapalalarımızı test edebileceğimiz muhteşem bir
ortam olduğunu, gelecekte şartların bize bu olanağı ender olarak
sağlayabileceğini düşündük. Kuralların biraz da dışına çıkarak, erken
davranıp, hatta avı biraz riske ederek, çantalarımızdaki onlarca
çeşitli fantastik sahteyi deneme fırsatını kaçırmamaya karar verdik.
Hepsine de notunu verdik ve hangisinin işe yarayıp hangisinin
yaramadığı gibi çok faydalı ve detaylı bilgilere ulaştık.
Detaylandırırsak,
sahtenin aksiyonu, yani yanlama (parlama) ve yüzüş diriliği önem
kazanıyordu. Önceleri sahtelerimizin en önemli özelliklerinin hep renk
olduğunu düşünmüşüzdür. Ancak avlar gerçekleştikçe sahtelerin diğer
önemli iki özelliği daha değerlendirilmesi gerekan parametreler olarak
önümüze geliyordu. İlki "yüzüş ve aksiyon", diğeri "atış durumu".
Gaganın
yapısı, sahtenin yüzüşünü ve aksiyonunu çok belirleyici idi. Küt ve bir
üçgen şekilde öne doğru genişleyen gagaya sahip olan bildiğimiz ufak
sahteleri, hemen çöpe atabilir, ya da Boğaz'da Lüfer'de
deneyebilirdiniz. Ancak gaganın sahte ile birleştiği yere doğru incelen
ve balığa aslında istikrarsızmış gibi bir tedirgin yüzüş ve yanlama
sağlayan elips gagalar, sahteye yüzüş esnasında ani bir yanlama ve
parıltı veriyor, bu da dikkatli, ancak malesef saldırganlık zaafı olan
levrek balığının aniden yanılgıya düşerek sahteye atlamasına neden
oluyordu. Bir diğer önemli ustamız(1) da, gaganın gözün geri kısmından,
yani daha aşağıdan ve geriden, küt bir şekilde aşağıya inmesinin,
sahteyi daha cazip hale getirdiğini söylemişti ki, bu da bizim
çıkarımlarımızla uyuyordu.
Her şeyden önce sahteler büyük
olmalı idi. Yani minimum 11 cm. Daha ufaklarının da takip aldığı
oluyordu ancak, büyükler kadar avcı olmuyorlar, asıl avın
gerçekleşeceği karanlık ve nispeten ışıksız ortamlarda ufak
kalıyorlardı. Tabii bu söylediklerimiz sadece bugüne kadar yaşadığımız
bölge ve avlaklardan edindiğimiz tecrübelerdi. Başka yerlerde değişik
deneyimlerle bu yorumları zenginleştirmek temel amacımız.
Bu
"istikrarsız büyük yanlama" ve ani parlama elde edildikten sonra
dikkate alıncak bir diğer faktör de sahtenin uçarken yaptığı hareket.
Evet yanlış okumadınız, bazı sahteler o kadar güzel tasarlanmış
oluyorlardı ki, özellikle bu iş işin içlerine konmuş yuvarlak bilyalar,
atış anında öne, yani sahtenin gittiği yöne, kuyruğuna doğru kayıp
ağırlık merkezini geçici olarak değiştiriyor ve sahtenin daha dengeli
ve asıl önemlisi daha uzağa ve istenen yere doğru gitmesini sağlıyordu.
Bu da avlanma kalitesini ve av şansını arttıran bir faktördü şüphesiz.
Sonuçta
ilk kez, benzer şartlar önünde, bir çok farklı sahteyi, kalabalık bir
takipçi ordusu karşısında deneme şansı bulduk ve deneyimlerimizi
arttırdık. Bu sırada güneş solumuzdaki tepenin ardında kaybolmuş, etraf
sakinleşmiş, meydan bize ve ava kalmıştı. Teori bitmiş, artık gerçekle
yüz yüze kalmıştık. Takipler havanın kararmasından sonra bıçak gibi
kesti. Durum biraz umut kırıcı gibi gözükse de, bu gün kadar takip
aldığımız çoğu yerlerde başarılı olmuştuk, bu nedenle kendime ve iyi
niyetle, işini gücünü bırakarak, ta buralara kadar gelmiş olan
arkadaşımın ilahi adalet tarafından karşılıksız bırakılmayacağına
güveniyordum.
Avlandığımız yer mendireğin ucu idi ve diğer
mendireklerden farklı olarak, bir diğer uca bakmıyor, ileriye doğru
uzanmış tenha ve açık denize doğru ilerliyordu. Özellikle seçtiğimiz
yeni ay gecesi, ortalık zifir gibi kararınca, artık ben bile bu kadarı
fazla, biraz ışık gerek dedim. Çünkü dalgalı suda, kıyıya ulaşıp dışarı
kamışın ucuna doğru yükselen sahtelerimi bile göremez olmuştum.
Takiplerin
erken kesilmesi, beni, balığın mendireğin içine doğru yerleşmiş ve
mutad gece eğlencelerine kendisini vermiş olduğu yönüde düşüncelere
sevk etti. Arkadaşıma bunu söyledim, ve liman ağzının en dar yerini
kesmemiz gerektiğini ekledim, o da hiç konuşmadan o yöne doğru
ilerledi, ben olduğum yerde kaldım ve onu ilk levreği ile buluşmasında
yalnız bıraktım.
Birazdan titreyen bir hişt sesi ile, olur mu
demeyin oluyor, bana doğru seslendiğini ve elinde bir şeyler
salladığını gördüm. Defalarca bu şekilde bana doğru gelip, ince
detaylar soran bu arkadaşımın bu davranışı, önce pek garibime gitmedi,
ancak bana yaklaştıkça nasıl yüzünün sevinçle aydınlandığını, sesinin
ve ellerinin nasıl titrediğini, elindeki balığı nasıl itinayle sevip
okşadığını ve kepçenin içerisinde nasıl iğneden kurtarmaya çalıştığını
sevinçle izledim.
Artık av mükemmel hale dönüşmüştü. Birlikte
çığlıklar attık, ellerimize bulaşmış olan levrek kokusunu koklayıp, "-
Abi kokusu bile başka ya!" diye işi abarttık, arkadaşım heyecanla bana
balığın yeni taktığı bizim meşhur sahteye lap diye nasıl atladığını,
nasıl daireler çizerek dolaştığını ve sonunda nasıl karaya çıktığını
heyecanla anlattı. Her şey dört dörtlüktü. Hem deneyim kazanıyor, hem
sonuç alıyorduk.
Ben de medireğin iç bölümüne geçtim. Çok
geçmeden, artık bu yorgun amcayı daha fazla yormayalım diyerek olsa
gerek, sahte taşlara yarım metre mesafede ve aksiyonunu kesmiş öyle
asılı dururken ona atlayıp intihar eden bir ispendekle karşılaştım.
Başıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Çünkü misina sarılacağı yere kadar
sarılmış, yani balığı çekme diye bir olay yok, dolayısı ile balık
yorgun değil, kamışın ucunda diri bir şekilde çırpınıp duruyor,
allahtan balık ufak, kalama açık, ancak balık intihar kolaylaşsın diye
kafasını taşlara doğru vurduğu için işe yaramıyor, sonuçta işi
uzatmadım ve biraz zor bir pozisyonda da olsa, suya eğilerek balığı
ensesinden kavrayıp elime aldım. Porsiyonluk bu ispendeği, açıkçası
biraz da av arkadaşım ile aramda bir eşitlik sağladığı için sevinçle
karşıladım ve kepçedeki, belki de kardeşinin yanındaki yerini aldı.
Hangisinin daha büyük olduğu konusundaki tartışmalarımız ise sonuçsuz
kaldı.
Zamanla üzerimize tatlı bir yorgunluk çöktü. Esintili
ferah hava, gece ilerledikçe yerini biraz da basık ve sakin bir havaya
bıraktı ve avın artık bitmiş olduğunu bize hissettirdi. Muhteşem bir
dört saat geçirmiştik. O kadar tatmin olmuştuk ki, yanımızdaki kumsalda
çadır kurup geceledikten sonra, sabah gün doğumunda kumsalda "popper"
tabir dilen su üstü kandırıcıları denemeye karar vermiş olmamıza
rağmen, direksiyon ve araba bizi en yakın ilçeye doğru yöneltti.
Hemen
eve dönmeyi bile düşündük. Ancak bu, her kuraldan daha önemli olan
trafik kurallarına aykırı idi ve çorbalarımızı içtikten ve arabayı bir
kaç çukura düşürdükten sonra iyice yorulmuş olduğumuza karar verip,
ilçedeki en külüstür otelde bize komik anılar kazandıran, eminim
arkadaşımın ve benim hep gülümseyerek hatırlayacağı bir gece geçirerek,
sabah diri bir şekilde uyandık.
Ertesi gün keşif açısından çok
önemli sonuçlara vardığımız, Marmara'nın kuzey-batı kıyısını kapsayan,
muhteşem levrek yataklarını keşfettiğimiz bir gün oldu. Şehre
döndüğümüzde sanki haftalar süren bir gezi yapmış gibi yorgun, bir
önceki avdan daha deneyimli ve ava doymuş bir haldeydik.
Cuneyt Alpay |