Balık Edebiyatı

Balık Edebiyatı

Deniz, Balık ve Balıkçılık konuları ile ilgili yazın çalışmalarının yer aldığı bir sitedir.

YahooGroups'daki [balikedebiyati] mail grubuna üye olmak için balikedebiyati-subscribe@yahoogroups.com adresine bir mail atabilirsiniz.

Yazarlar

Linkler

Cüneyt Alpay‎ > ‎

Hastalık

Saros Rüzgarlarında Hastalanan İflah Olmazmış.. 


İnsanoğlu bazen kolay dururken daha zorun peşine düşer. Doğasında böyle bir yan vardır. Zirveye çıkan en kolay yolu defalarca aştıktan sonra, belki başkalarıyla, eğer kimse yoksa kendisiyle rekabete girer, daha zoru başarmaya çalışır, aynı zirveye daha tehlikeli rotalardan, zor kayaları aşarak, gidilmeyecek mevsimlerde ulaşmaya kalkar, her yer istavrit kaynarken, en bulunmadık balığı avlamaya kalkar, sonuçta kendisini geliştirmek, daha ileriye gitmek ister. Sadece insana has olan bu özellik, belki de onu yeryüzünün en gelişmiş canlısı yapmıştır.

Balık avcılığı da, insanoğlunun gelişim ve varoluşunun ta derinlerinden gelen kimi sesleri dinleyebileceğimiz bir alan. Avalanırken hep daha büyüğünü, hep daha zorunu avlama isteği, derin bir içgüdü halinde, insanoğlunun varlığını kaplamakta. Bu nedenle trofe avlar peşinde koşma, daha büyüğünü ve zorunu yakalama çabası temel bir duygu ve davranış biçimi hatta bir saplantı haline gelebiliyor zamanla.

Bu "levrek" hastalığı da, sanırım işte böyle bir temel dürtünün patalojik bir hale gelmesi sonucunda, bugünlerde ortaya çıkıp bünyemizi sardı biliyorsunuz. Bir de bu hastalık bulaşıcı. Mikrobu taşıyan portör, hastalığı avlandıkça yaymakta ve ona buna bulaştırmakta. Çok bulaşıcı bir virus bu biliyorsunuz.

Saros cıvarlarından esen son rüzgarlardan, bu mikrobu kapıp, kuluçka dönemini geçirip, hastalığın tüm belirtilerini, oraya buraya gidip, bir kaç spin kamış alarak, bulunmayan efsane rapalaların peşine düşerek, en iyi makinayı alarak, durmadan sorular sorarak göstermeye başlayan bir başka arkadaşım (Tanbay S.), geçtiğimiz salı günü bir forum sitesine girdiğimde, baktım ki bana bir mesaj göndermiş. Mesaj şöyle;

"- Abi işten izin aldım! Çarşamba 12:00 Cuma 08:30 arası serbestim. Saros'a gidebiliriz!"

Yani teşhis kesindi: "Levrek Hastalığı".

Bu hastalıkta garip olan, hastanın mikroptan kaçınmak yerine, tüm imkanlarını seferber ederek, daha da enfekte olmaya çalışması ve mikrobu yayan levrek balığının nerede olursa olsun peşine düşmesi. Mikrobun tehlikesi de buradan kaynaklanıyor. Yani bir yakalananın bir daha kurtulması, mucizelere bağlı, ya da hiç mümkün değil.

Hedefimiz Saros körfezinin kuzeyinde yer alan bir limandı. Tahmini uzaklığı 300 km. yani gidiş geliş 600 km. yol yapacaktık.

Dağcılıkta "alpinist tarzda çıkış" diye bir tabir vardır. Eskiden Everest ve Himalayalardaki ekspedisyonlar, müstemlekeci İngiliz ordusunun desteği ile 3000-4000 kişiden oluşan bir ekip tarafından başlatılır, sonra yolda o kadar adamı beslemek, barındırmak sorun olur. Yoldaki diğer güçlükler ve zorluklarla uğraşmaktan bitkin düşen asıl ekip elemanlarının dağa çıkacak hali kalmaz ve çıkış başarısızlıkla sonuçlanırdı.

Son yıllarda bu ekiplerin sayısı 40-50 kişiye kadar düşse de, bir gün Polonyalı bir dağcının köyünden aldığı salam ve sucuklarla sırt çantasını toplayıp tek başına önce K2'ye, oradan da aynı stilde Evereste tırmanan Avusturya'lı bir dağcı arkadaşını telefonla arayarak, bekleyin ben de geliyorum diyip, bir de Everest'e çıkması, kalabalık ekspedisyonlar tarihini kapatmış oldu.

"- Alpinist tarzda bir çıkış olacak!" dedim arkadaşıma, ne dediğimi hemen anladı, ardından minimum malzeme ile yola çıkabileceğimizi ve bunun keyfine varmamız gerektiğini söyledim.

Uyumlu ve yardımsever bir yol arkadaşım vardı. Gerçekten de iş yerinin önünde kendisini ufak bir sırt çantası ve elinde bir kamış ile görünce sevindim. Çünkü ne kadar detay, o kadar sorun oluyor, insanı asıl hedefinden uzaklaştırıyordu. Yola çıkarken İstoç'a uğradık. Bütün Türkiye'yi tarattırıp sonunda Ankara'daki ithalatçısında bulduğum son 10 adet HA-12 gelmişti.

Uğrayıp onları aldık. "- Abi 10 tane aynı model sahteyi ne yapacaksın?" diye soran arkadaşıma, önce dalgın dalgın baktım, ardından, bizim yaptığımız gibi, bilgilerini deneyimlerini diğer insanlarla paylaşan seçkin arkadaş ve dostlarımıza bunlardan aldığımız fiyata birer adet verip "ilk levrek" lerini yakalamalarını sağlayacağız dedim. Ne düşündü bilmiyorum.

Ama bu, "ilk levrek" levrek hastalığında çok önemli bir merhale idi. Arkadaşım hastalığa yakalanmış, ancak henüz hiç levrek yakalamamıştı. "İlk tecrübe" nin ne kadar önemli olduğunu, her halde diğer konulardan biliyorsunuzdur. İlk levrek mümkün mertebe sorunsuz ve avcıya güven ve alışkanlık verecek bir tarzda yakalanmalı, boş bir plağa benzeyen avcıya pozitif şeyler aşılamalı, çok şey öğretmeli ve daha sonradan travmatik sonuçlar doğurabilecek, "misinanın kopması ile balığın kaçması", "arkadaşı 10 tane avlarken hiç balık alamama" gibi tarjik olayların olmaması gerekiyordu. Boy önemli değildi, yine biliyorsunuz. Ufak da olsa bir ispendek, ilk balığını yakalayan bir avcı için hep hoş bir anı, hep bir başarı hikayesi, hep bir gurur kaynağı olacaktı.

Yolu dikkatlice hiç durmadan ve oyalanmadan üçbuçuk saatte aldık ve dikkatle mendirekteki yerimize yerleştik. Saat 18:30 cıvarlarıda güneş oldukça yukarıda idi. Mendireklerde, istisnalar hariç, aydınlık havalarda ve berrak sularda levrek balığını sahte yemle kandırarak avlamak nerede ise imkansızdı. Geceyi, daha doğrusu güneş battıktan sonraki alacakaranlığı beklemek zorundaydık. Levrek avı için en verimli saatler bunlardı.

Hepimiz bu tür şeyleri duyar, ama avlağa gelip de hele bir kaç oynak gördükten sonra, heyecanlanıp tüm kuralları unutur, yahu balık var bir şansımızı deniyelim der, aydınlıkta şakır şukur garip rapalaları balıkların kafasına atar ve avlağı dağıtırız değil mi? Bu sefer öyle olmadı. Aldığı ilk takipten sonra heyecanla açılmış kocaman gözlerle bana bakan arkadaşımın, bir komando gibi eğilmiş ve kendisini kayaların arasına gizlemiş olduğunu görmem, onun iyi ve dikkatli bir avcı olduğunu gösteriyordu.

Takipler zayıflayınca atışı kestik ve avın verimli geçebileceği ihtimalinin yükselmesi ile içimize yerleşen sevinç ve umut duygusuyla geriye çekilip alçak sesle sohbete koyulduk. Ancak takipler o kadar diri ve yoğundu ki, bir anda oranın çeşitli diğer rapalalarımızı test edebileceğimiz muhteşem bir ortam olduğunu, gelecekte şartların bize bu olanağı ender olarak sağlayabileceğini düşündük. Kuralların biraz da dışına çıkarak, erken davranıp, hatta avı biraz riske ederek, çantalarımızdaki onlarca çeşitli fantastik sahteyi deneme fırsatını kaçırmamaya karar verdik. Hepsine de notunu verdik ve hangisinin işe yarayıp hangisinin yaramadığı gibi çok faydalı ve detaylı bilgilere ulaştık.

Detaylandırırsak, sahtenin aksiyonu, yani yanlama (parlama) ve yüzüş diriliği önem kazanıyordu. Önceleri sahtelerimizin en önemli özelliklerinin hep renk olduğunu düşünmüşüzdür. Ancak avlar gerçekleştikçe sahtelerin diğer önemli iki özelliği daha değerlendirilmesi gerekan parametreler olarak önümüze geliyordu. İlki "yüzüş ve aksiyon", diğeri "atış durumu".

Gaganın yapısı, sahtenin yüzüşünü ve aksiyonunu çok belirleyici idi. Küt ve bir üçgen şekilde öne doğru genişleyen gagaya sahip olan bildiğimiz ufak sahteleri, hemen çöpe atabilir, ya da Boğaz'da Lüfer'de deneyebilirdiniz. Ancak gaganın sahte ile birleştiği yere doğru incelen ve balığa aslında istikrarsızmış gibi bir tedirgin yüzüş ve yanlama sağlayan elips gagalar, sahteye yüzüş esnasında ani bir yanlama ve parıltı veriyor, bu da dikkatli, ancak malesef saldırganlık zaafı olan levrek balığının aniden yanılgıya düşerek sahteye atlamasına neden oluyordu. Bir diğer önemli ustamız(1) da, gaganın gözün geri kısmından, yani daha aşağıdan ve geriden, küt bir şekilde aşağıya inmesinin, sahteyi daha cazip hale getirdiğini söylemişti ki, bu da bizim çıkarımlarımızla uyuyordu.

Her şeyden önce sahteler büyük olmalı idi. Yani minimum 11 cm. Daha ufaklarının da takip aldığı oluyordu ancak, büyükler kadar avcı olmuyorlar, asıl avın gerçekleşeceği karanlık ve nispeten ışıksız ortamlarda ufak kalıyorlardı. Tabii bu söylediklerimiz sadece bugüne kadar yaşadığımız bölge ve avlaklardan edindiğimiz tecrübelerdi. Başka yerlerde değişik deneyimlerle bu yorumları zenginleştirmek temel amacımız.

Bu "istikrarsız büyük yanlama" ve ani parlama elde edildikten sonra dikkate alıncak bir diğer faktör de sahtenin uçarken yaptığı hareket. Evet yanlış okumadınız, bazı sahteler o kadar güzel tasarlanmış oluyorlardı ki, özellikle bu iş işin içlerine konmuş yuvarlak bilyalar, atış anında öne, yani sahtenin gittiği yöne, kuyruğuna doğru kayıp ağırlık merkezini geçici olarak değiştiriyor ve sahtenin daha dengeli ve asıl önemlisi daha uzağa ve istenen yere doğru gitmesini sağlıyordu. Bu da avlanma kalitesini ve av şansını arttıran bir faktördü şüphesiz.

Sonuçta ilk kez, benzer şartlar önünde, bir çok farklı sahteyi, kalabalık bir takipçi ordusu karşısında deneme şansı bulduk ve deneyimlerimizi arttırdık. Bu sırada güneş solumuzdaki tepenin ardında kaybolmuş, etraf sakinleşmiş, meydan bize ve ava kalmıştı. Teori bitmiş, artık gerçekle yüz yüze kalmıştık. Takipler havanın kararmasından sonra bıçak gibi kesti. Durum biraz umut kırıcı gibi gözükse de, bu gün kadar takip aldığımız çoğu yerlerde başarılı olmuştuk, bu nedenle kendime ve iyi niyetle, işini gücünü bırakarak, ta buralara kadar gelmiş olan arkadaşımın ilahi adalet tarafından karşılıksız bırakılmayacağına güveniyordum.

Avlandığımız yer mendireğin ucu idi ve diğer mendireklerden farklı olarak, bir diğer uca bakmıyor, ileriye doğru uzanmış tenha ve açık denize doğru ilerliyordu. Özellikle seçtiğimiz yeni ay gecesi, ortalık zifir gibi kararınca, artık ben bile bu kadarı fazla, biraz ışık gerek dedim. Çünkü dalgalı suda, kıyıya ulaşıp dışarı kamışın ucuna doğru yükselen sahtelerimi bile göremez olmuştum.

Takiplerin erken kesilmesi, beni, balığın mendireğin içine doğru yerleşmiş ve mutad gece eğlencelerine kendisini vermiş olduğu yönüde düşüncelere sevk etti. Arkadaşıma bunu söyledim, ve liman ağzının en dar yerini kesmemiz gerektiğini ekledim, o da hiç konuşmadan o yöne doğru ilerledi, ben olduğum yerde kaldım ve onu ilk levreği ile buluşmasında yalnız bıraktım.

Birazdan titreyen bir hişt sesi ile, olur mu demeyin oluyor, bana doğru seslendiğini ve elinde bir şeyler salladığını gördüm. Defalarca bu şekilde bana doğru gelip, ince detaylar soran bu arkadaşımın bu davranışı, önce pek garibime gitmedi, ancak bana yaklaştıkça nasıl yüzünün sevinçle aydınlandığını, sesinin ve ellerinin nasıl titrediğini, elindeki balığı nasıl itinayle sevip okşadığını ve kepçenin içerisinde nasıl iğneden kurtarmaya çalıştığını sevinçle izledim.

Artık av mükemmel hale dönüşmüştü. Birlikte çığlıklar attık, ellerimize bulaşmış olan levrek kokusunu koklayıp, "- Abi kokusu bile başka ya!" diye işi abarttık, arkadaşım heyecanla bana balığın yeni taktığı bizim meşhur sahteye lap diye nasıl atladığını, nasıl daireler çizerek dolaştığını ve sonunda nasıl karaya çıktığını heyecanla anlattı. Her şey dört dörtlüktü. Hem deneyim kazanıyor, hem sonuç alıyorduk.

Ben de medireğin iç bölümüne geçtim. Çok geçmeden, artık bu yorgun amcayı daha fazla yormayalım diyerek olsa gerek, sahte taşlara yarım metre mesafede ve aksiyonunu kesmiş öyle asılı dururken ona atlayıp intihar eden bir ispendekle karşılaştım. Başıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Çünkü misina sarılacağı yere kadar sarılmış, yani balığı çekme diye bir olay yok, dolayısı ile balık yorgun değil, kamışın ucunda diri bir şekilde çırpınıp duruyor, allahtan balık ufak, kalama açık, ancak balık intihar kolaylaşsın diye kafasını taşlara doğru vurduğu için işe yaramıyor, sonuçta işi uzatmadım ve biraz zor bir pozisyonda da olsa, suya eğilerek balığı ensesinden kavrayıp elime aldım. Porsiyonluk bu ispendeği, açıkçası biraz da av arkadaşım ile aramda bir eşitlik sağladığı için sevinçle karşıladım ve kepçedeki, belki de kardeşinin yanındaki yerini aldı. Hangisinin daha büyük olduğu konusundaki tartışmalarımız ise sonuçsuz kaldı.

Zamanla üzerimize tatlı bir yorgunluk çöktü. Esintili ferah hava, gece ilerledikçe yerini biraz da basık ve sakin bir havaya bıraktı ve avın artık bitmiş olduğunu bize hissettirdi. Muhteşem bir dört saat geçirmiştik. O kadar tatmin olmuştuk ki, yanımızdaki kumsalda çadır kurup geceledikten sonra, sabah gün doğumunda kumsalda "popper" tabir dilen su üstü kandırıcıları denemeye karar vermiş olmamıza rağmen, direksiyon ve araba bizi en yakın ilçeye doğru yöneltti.

Hemen eve dönmeyi bile düşündük. Ancak bu, her kuraldan daha önemli olan trafik kurallarına aykırı idi ve çorbalarımızı içtikten ve arabayı bir kaç çukura düşürdükten sonra iyice yorulmuş olduğumuza karar verip, ilçedeki en külüstür otelde bize komik anılar kazandıran, eminim arkadaşımın ve benim hep gülümseyerek hatırlayacağı bir gece geçirerek, sabah diri bir şekilde uyandık.

Ertesi gün keşif açısından çok önemli sonuçlara vardığımız, Marmara'nın kuzey-batı kıyısını kapsayan, muhteşem levrek yataklarını keşfettiğimiz bir gün oldu. Şehre döndüğümüzde sanki haftalar süren bir gezi yapmış gibi yorgun, bir önceki avdan daha deneyimli ve ava doymuş bir haldeydik.

Cuneyt Alpay