Yeşil mi? Sarı mı? Beyaz mı?..
Balığa yeni başlamıştım. Çengelköy'deki Erdoğan'ın Yeri'nde kalabalığın
arasına karışmaya biraz da çekinerek, kenarda kıraça tutuyordum. Benim
bu sakin halimden hoşlanmış olan eski bir balıkçı yanıma yaklaşıp
benimle sohbet etmeye başladı.
Balığa yeni başladığımı duyunca
şaşırdı, kamışı çok iyi atıyorsun hayret, bu kadar yeni olamazsın,
deyince ben de gençliğimde kışları Boğaz'da ve Galata Köprüsü'nde,
yazları ise Tuzla'da çok avlandığımı, belki de oradan bir yatkınlık
olduğunu anlatıyordum ki, bana "- Takımın da çok iyi, çaparilerini
kendin mi yapıyorsun? diye sordu.
Gülümseyerek, "- Bu işe
başlayalı henüz bir-iki hafta oldu, ben kim, çapari yapmak kim, yapamam
herhalde!" dedim. Adam da gülümsedi, hiç konuşmadan, yere eğildi ve
yerden bir iğne aldı, bir iki sim parçasını iğnenin üzerine
yerleştirdi, bunlara ince bir misina ekledi ve basitçe bir el hareketi
ile hepsini birbirine bağlayıverdi. Hayrete düşmüştüm. Bu iş bu kadar
basit olmamalıydı. Adam, aynı hareketleri, bu sefer daha yavaş ve bana
özenle göstererek tekrarladı. Gerçekten çok kolaydı bu iş. Hemen ben de
bir iğne kaptım, misina ve simleri gösterildiği gibi yerleştirdim, bir
dolama ve bir çekme hareketiyle iş bitmişti. İşin sırrı, malzemelerin
ele yerleştiriliş biçiminde yatıyordu. Sevinçten havalara uçtum.
İki-üç gün sonra Kuleli'nin Önü'nde idim.
Kuleli'de
fırtınalar esiyordu. Korkunç bir balık akını vardı. Herkes beşer, onar
çekiyor, balıklar da iri olduğundan, av çok verimli geçiyordu. Kovalar
ağzına kadar dolmuş, insanlar kahkahalar atıyor, artık oltaların
birbirine karışmasına bile aldırış etmiyor, kah dolaşan oltaları
çözüyor, kah yeni olta açıyordu.
Yanımdaki çocuk dayanamadı,
"- Abi senin takımda bir şey var!" deyiverdi. Uzun süredir durmadan boş
atıp çekiyordum. Öylesine bir dükkandan almış olduğum çaparim, bir
şekilde çalışmıyordu. Nedenini de bu işe yeni başladığım için,
bilemiyordum. Kullandığım ağırlıkdan mıydı? İyi atamıyor muydum?
Çevremdekiler kadar atıyor, onlar ne yapıyorsa aynısını yapmaya
çalışıyor, yine de balık alamıyordum. Onlar beşer onar çekerken, ben üç
atışta hadi tek tük bir iki tane balık ancak. Gerçi bu durum beni
rahatsız etmiyordu. Ne de olsa bu işe yeni başlamıştım, ve gelen
balıklar da iri olduğundan, akşam yemeğinde yiyebileceğimden fazlasını
arkamda duran kovada biriktirebilmiştim. İkinci, ya da üçüncü avımdı
sanırım. Kendi çapımda, o güne kadar gerçekleştirmiş olduğum en verimli
avı gerçekleştiriyordum, ama yine de bu farkın nedenini merak ediyordum.
Birden
telefonum çaldı. Arayan eski bir arkadaşımdı.(1) "- Cüneyt, balıklara
yüklen, akşam geliyoruz!" diyordu telefondaki ses. Kıramayacağım bir
arkadaş, günlerce önceden kendisine söz vermiş, bir gün size öyle bir
olta balığı yedireceğim ki parmaklarınızı yiyeceksiniz demiştim.
Kovadaki balıklara tekrar baktım. Bu kez gözüme hiç yeterli
gözükmediler. Bu adamlar gelirse en az dört-beş kişi gelir diye
düşününce, iştahım iyice kaçtı. Önce, kendi payımı onlara verir,
meseleyi hallederim, diye düşündüm. Çünkü balığı o kadar çok seviyordum
ki, ben tek başıma zaten dört kişilik balık yiyordum ve henüz av
bitmemişti.
"- Abi!" dedi yanımdaki delikanlı, "- Şu ileride
duran oltacıya gidip, beni "trakyalı" gönderdi, bana bir çapari
verecekmişsin, diyerek bir çapari alırmısın kendine!" dedi. Niye diye
sormadım, çünkü adam yanımda durmadan onar, onar çekiyordu. Kıyıda en
fazla balık tutan iki kişden biri idi ve yarım saat önce gelmiş
olmasına rağmen bir su kovası dolusu istavriti kovaya doldurmuştu.
Dediğini
yaptım. Zaten eskimiş olan çaparimi söküp attım, yerine yeni aldığım
çapariyi taktım. Aman allahım, o da ne, birden bire balık yüklendi.
Onar onar çekmeye başladım. Boş gelmiyordu. Hayatım değişti sanki,
artık gururlanayım mı, trakyalı'ya teşekkür mü edeyim, ne yapacağımı
şaşırdım. O gün ben de, kovamın limitlerini aştım ve hemen oracıkta
buluverdiğim beş litrelik bir su şişesini üstten çakı ile delip,
tamamını istavritle doldurdum. İlk muhteşem avımdı bu.
Meğer
ondan önce sakin diye gittiğim Vaniköy parkından, işte bir tavalık
kıraca, ancak iki kişiye yetecek istavrit filan yakalayıp,"- Ne güzel
işte, kendime yetecek kadarını avlayabiliyorum!" diye avunuyor, kendimi
kandırıyormuşum. Eve döndüm ve kilolarca balığı gururla milletin önüne
koydum.
Ertesi sabah uyandığımda bu avda kullandığım çapariyi
evirdim, çevirdim, hiç bir şeye benzetemedim. Diğerleri ile arasında
hiç bir fark göremedim. Merak ettim, acaba bu çapariyi diğerinden
ayıran şey nedir diye. Durumu araştırmak üzere Şemsipaşa'daki malzeme
satan dükkanlarının yolunu tuttum.
Çapari'yi kime göstersem.
"- Allah, Allah! Dökme iğne, bir özelliği yok, alır balık ama..!? "
gibi anlamsız tepkiler aldıkça merakım kabarıyordu. Sonunda girdiğim
son dükkan, "- Aaaa, bunlar bizim Egsozcu Recep'in yaptığı çapariler!"
deyiverdi. Olay giderek bir muamma haline dönüşüyordu. "- Abi Recep
bunları çalıştığı fabrikadaki hurda egsozların içerisinden çıkan
izolasyon malzemesi ile yapmıştı, şimdi bunlardan artık yok, o malzeme
de bitti zaten! İğneler'de bulabileceğin en kalitesiz çin malı dökme
iğne!" deyice şaşırdım. Adam, "- Bunlar epey balık dökmüştür zaten!"
diye ekleyince, aklıma balıkları kıyıya her çekişte dökülen en az bir
iki balık aklıma geliverdi. Ben ise, bu durumu normal zannediyor,
aldırmıyordum. Meğer iğnelerin çapaklarının kalitesiz olmalarındanmış.
"- Arasan bulamazsın abi bu kadar kalitesiz iğne!" filan diye
eklenince, çapari işi benim için tamamen karmakarışık bir duruma
dönüştü.
Eskiden çapariler beyaz martı tüyünden yapılırdı. Başka
da seçenek yoktu. Beyaz martı tüyü, kırmızı ibrişimle beyaz düz iğne ve
ince misinaya bağlanır, bu iş biterdi. Ancak şimdi dükkanlarda o kadar
çeşitli renklerde, o kadar çok sim, elyaf, iplik v.s. gibi malzeme
vardı ki, insan işin içinden çıkamıyordu. Sabahları turuncu yiyor,
akşamüstü mor, beyazdan şaşma sen, yeşil yiyor, karşı kıyıda siyah
iğne, bu kıyıda beyaz iğne, gibi bin bir çeşit tevatür, her kafadan bir
ses çıkıyor, hepsini denemeye ömür yetmez, kafam allak bullak oluyordu.
Bu işi net bir şekilde halledip, artık konu olmaktan çıkartmaya
karar verdim. O çaparinin sırrını mutlaka bulacaktım. Ondan sonra hep
aynı tarzda çapari kullanacaktım. Temel olarak hep beyaz malzeme ve
siyah iğne kullanmaya karar verdim.
Bir süre sonra, Tarabya
girişinde Heyamola kafenin önünde idim. Sahilde kimse balık tutamıyor,
yanımdaki oğlan, kıraçaları onar, onar çekiyordu. İşin garibi, işini
iyi bilir gibi gözükenlerde balık alamıyorlardı. Gerçi onlar kıraça
peşinde değillerdi, ama ben pek öyle düşünmüyordum. Geçen gece yediğim
kıraçaların tadı hala damağımda idi.
Yine bu çapari meselesi,
diye düşündüm. Gittim kullandığı renklere baktım, yeşildi. Bende yeşil
taktım. Olmadı. Ne denediysem balık alamadım. Tam bu işi kavradım
galiba derken, bir ilginç olay ile daha karşı karşıyaydım. Sonunda
gidip adama, "- Yahu, sen nasıl yakalıyorsun bu kıraçaları?" diye
sordum. "- Benimkisi çok ince takım abi! Beden 0.10, köstekler 0.08!
Senin takım kalın burası için. Balık alamazsın!" dedi.
O anda
oltacılıktaki en temel kuralı öğreniyordum aslında. İnce misinalardan
yapılmış olan takımlar, her zaman daha avcı oluyorlardı. Bunun
istisnası yoktu. Önemli bir oltacılık kuralı idi bu. Ancak misina
inceldikce, iki önemli dezavantaj ortaya çıkıyordu. Birincisi misinanın
dayanıklılığı azalıyor ve kopma riski artıyordu. İkincisi ise takımın
dolaşma riski artıyordu. İnce misina kullanılarak yapılan takımlara
balık geldikçe, yani takım çalıştıkça hızla eskiyor, kısa sürede
kullanılamaz hale geliyordu.
Görüyordum ki, -insan-
kullandığımız misinanın kalınlığı, avın o anki durumuna göre değişen
şartlara uyum gösterebilmeli, günün ve avın koşullarına göre optimum
bir incelik yakalanmak zorunda idi. Yani aslında her avın takımı ve
şekli o ava hastı. Balığın bol ve azgın olduğu dönemlerde ince misina
kullanmak, bir iki çekişte takımın parçalanması ile sonuçlanacak, tam
tersi balığın hassas ve tok olduğu dönemde ise kalın takım balığı
ürkütecek, ince takım kullanmak gerekecekti. Tek bir doğru yoktu.
Neredeyse her avda değişen şartlara uyum göstermek gerekiyordu. Durum,
benim gibi ince detaylarla uğraşmasını seven bir amatör için yavaş
yavaş bir keyif haline geliyordu.
İşin içine balığın kıyıdan
uzaklığı ve akıntının durumu gibi ek faktörler de girdikçe, uygun
misina kalınlığını seçmek daha da önem kazanıyor, yaptığım işten daha
da büyük zevk almaya başlıyordum. Mümkün olan en uzak mesafeye hızla
atarken, artan akıntıda dibe inebilmek için arttırmam gerken kurşun
ağırlığını taşıyabilecek, en ince ve en sağlam beden misinasını bulmak
üzere, piyasada bulunan 0.20 ile 0.30 arası tüm tanınmış misinalardan
birer makara alıp test etmeye karar verdim. Evde, her misinadan bir
parça kesip, parçanın her iki ucuna birar kasa düğümü attım.
Düğümlerden birini pencerenin kulpuna, diğerini ise nalburdan aldığım
el tearzisinin kancasına geçirdim. El terazisini pencereye takılı olan
misinayı kopartana kadar çekiyor, ve tam kopma anında terazideki
değeri, bilgisayarımda açmış olduğum bir exel dosyasına yüklüyordum.
Gerçi
Perşembe Pazarı'nda gerginlik ve dayanıklılık testi yapan hassas
elektronik bir cihaz görmüş ve hevesle dükkana dalmıştım, ama cihazın
fiyatı ve satıcının bu aleti nerede kullanacağımı öğrenince yüzünde
beliren alaycı ifade yüzünden almaktan vazgeçtiğim bu cihaz yerine
kullandığım el terazisi de mükemmel sonuçlar veriyordu.
Testler
esnasında gördüm ki, misinalar hep kasa düğümünün atıldığı yerden
kopuyordu. Yani misinaların düğümlere karşı verdikleri tepkiler, asıl
taşıma ve sağlamlık değerlerini oluşturuyordu. Yoksa, üzerlerinde yazan
taşıma değerlerinin, mutlaka bir düğümle bir yere bağlanması gerken bir
misinanın, balık karşısındaki gerçek taşıyıcılığı hakkında sağlıklı bir
fikir vermesi mümkün değildi. Bu duruma çok entersan bir şey daha
eklendi.
Test edip seçtiğim tanınmış bir misina markasının, hem
ne kadar ince, hem de ne kadar sağlam olduğunu, Kadıköy
Kızıltoprak'taki bir balıkçı dükkanını işleten gence, misinayı öyle
överek anlatıyordum ki, Çocuk"- Versene abi şu misinayı sen!" dedi.
İçeri gitti, elinde minik bir aletle geri geldi. Misinayı alete
sıkıştırdı."- Kaçtı abi bu misinanın kalınlığı?" diye sordu. Ben
gururla "- 0.24!" deyiverdim. "- Nerede abi 0.24, bu misina neredeyse
0.30!" deyince, o ana kadar yapmış olduğum değerlendirmelerin nasıl
tepetaklak olduğunu görüp, artık bu balıkçılık dünyasında işittiğim
çoğu şeye şüphe ile yaklaşmaya, satılan ürünlerin, misinalar dahil
üzerlerinde yazan hiç bir şeye hemen inanmamaya ve bu tür bilgileri
kendim ölçerek, deneyerek ve yaşayarak bulmaya karar verdim. Buna daha
sonra tanınmış makara firmalarının kataloglarına ve kutularına ürün
ağırlıklarını olduklarından daha farklı yazdıkları da eklenince, bu
kararım iyice pekişti.
Neticede, çaparilerde kullanılacak olan,
125 gr. kurşunu maksimum zorlama ile atabileceğim en ince misina
arayışım bir neticeye vardı ve çoğunlukla çaparilerde kullandığım ana
bedeni bu misinadan yapmaya başladım.
Sıra da köstekler vardı.
Köstek konusu ilk bakışta önemsiz gibi gözüküyordu. Öylesine 0.12 bir
misina alıp, uyun boy ve şekilde kestiken sonra uçlarını, daha önce hiç
girmemiş olduğum bazı dükkanlardaki hanımların meraklı bakışları
arasında satın aldığım kırmızı ojelerle boyuyor ve her şeyi kendim imal
ediyor olmaktan da ekstra bir zevk alarak kösteklerimi kendim imal
ediyordum.
Ancak Kanlıca'da balığın yoğun olduğu bir gün,
çevremdekilerin çaparileri, saatlerce bozulmadan kalmalarına rağmen,
zaten döne döne gelen balıklar, benim hassasiyetle seçip, özenle
bağlamış olduğum o güzelim köstekleri bir iki dakikada paçavraya
çevirince, benim onca zahmetle ve özenle yaptığım çapariler kısa sürede
kullanılmaz geldiler. O gün, hem çapari yaparken, hem de avlanırken
harcadığım zaman ve çabalarımın boşa gitmiş oluduğuna gerçekten çok
acıdım. Balığın yoğun olduğu anlarda kösteklerin çabuk eskimesi, bana
öyle bir zaman kaybettiriyor ve sonucu öyle etkiliyordu ki, basit bir
köstek seçiminin bile, yeri geldiğinde ne kadar önemli olabileceğini
görüyordum. Bunu üzerine kösteklik, gam yapmayan, yumuşak, hemen
dolaşmayan, ince ve sağlam misina arayışına giriştim.
Dükkanlarda
bulunan hazır boyalı köstekleri denemeye karar verdim. İçlerinden bir
tanesinin diğerlerine nazaran inanılamayacak kadar sağlam olduğunu fark
ettim. İşte dedim müthiş bir misina! 0.10 kalınlığındaki bu misinayı
inanmayacaksınız elle kopartmak çoğu zaman zor oluyordu. Misinanın
peşine düştüm. Amacım bu misinadan bolca alıp kösteklik misina
ihtiyacımı unutmaktı. Köstekleri satın aldığım dükkanı aradım, bu
köstekleri hangi marka misinadan yaptıklarını sordum. Bir dakka abi bi
soriym filan derken içeriden bir cevap geldi. Bu markanın ithalatçısını
buldum. Misinadan aldım, ama denediğim ürünün bununla alakası yoktu.
Nedenini araştırdıkça misinalar hakkında değişik şeyler öğrenmeye
başladım.
Yaygın bir şekilde kullanılam monofilament misinalar,
son kullanıcıya ufak makaralara sarılmış şeklinde geiyordu. Ya da, çile
tabir ettikleri büyük yuvarlak sarımlar halinde toptan satılıyorlardı.
Bizim aldığımız ufak makaralar, bu çile halinde toptan satılan
misinaların, ufak makaralar sarılmış ve üzerlerine bir etiket
yapıştırılmış jali idi. En önemli şey, çilelerden bu ufak makaralara,
makinalarla hızla sarılan misinalar, bu sarım esnasında ısınarak ve
eskiyerek dayanıklılıklarını önemli derecede yitirebiliyordu. Yine keza
uzun süre sıcakta ve gün ışığında kalmış olan misinalar da hızla
eskiyor ve en iyi marka misina bile, en zayıf misina haline
dönüşebiliyordu. Bu yüzden aynı marka ve incelikteki misinalar bile
farklılık gösterebiliyorlardı.
Artık bu araştırma işi iyice
abarttığımı düşünen, bu konuda durmadan fikir danıştığım önemli bir
usta(1) artık sorularımdan sıkılarak mı bilmiyorum,"- Arkadaş, sana
misinalar hakkında en önemli bilgiyi vereyim! İyi misina yoktur!" deyip
kestirip atıverince, artık bir yerde durmak gerektiğini anladım.
Üstad,
aslında çok haklı idi. İnce fakat sağlam misinalar sert ve çabuk şekil
alıyorlar ve bir süre sonra karman çorman olup balığın dikkatini
çekerek avlanamaz oluyorlardı, bunun aksine yumuşak ve az hafızalı
denen kolay şekle girmeyen yumuşak misinalar ise nispeten daha az
çekerli oluyorlar, ancak daha uzun süre kullanılabiliyorlardı. Zamanla
ikincileri daha fazla tercih etmeye başladım.
Sonuçta yine, ilk
kullanmış olduğum, ürün sirkülasyonu en fazla olan, güvenilir ve
tanıdığım bir dükkanın hazır sattığı ve piyasada herkesce bilinen,
deneyip memnun kaldığım hazır boyanmış kösteklerde karar kıldım.
Balığın
yoğunluğuna göre incelik ve uzunluklarını ayarlamaya başladım.
Kalınlaşıp kısaldıkça kösteklerin dolaşma ve eskime ihtimalinin
azaldığını ve çaparinin daha uzun ömürlü olduğunu, balığın yoğun olduğu
durumlarda, bu tür çapariler kullanılması gerektiğini, tam tersine
balığın hassas ve seyrek olduğu durumlarda ise, daha avcı olan, ince ve
uzun köstek kullanılması gerektiğini fark ettim.
Ana bedende
ise, sağlam, sert, minimum incelik ve maksimum düğüm sağlamlığı olan
bir misina markasının şartlara göre optimum, yani mümkün olan en ince
kalınlıklarını kullanmaya başladım. Şunu da belirmeden geçemeyeceğim.
Çapari avında en önemli faktörün bu olduğunu, yani ana bedende
kullanılan misinanın kalınlığı olduğunu düşünmekteyim.
İğne ve
renk seçiminin bu faktörler kadar avın sonucunu belirlemediğini gördüm.
Ancak iğnelerin ince, keskin ve sağlam, en önemlisi çapakları sivri ve
belirgin olmaları, yakalanmış olan balıkların yolda gelirken, ya da
çoğunlukla karaya alınırken dökülmemeleri açısından önem kazanmakta
idi.
Başta en önemli faktör sandığım renk seçeneğinin ise,
kırmızı, mor gibi çok eksra şartlarda iş yapan renkeleri kullanmadıkça,
o kadar önemli olmadığını düşünüyorum. Temel olarak beyaz, yeşil, sarı,
bazen de turuncu iş yapmakta.
"- Hayatta kesinlikle çapari
yapamam!" diyerek yola çıktığım bu çapari macerasında, bu kadar ince
detaylara ulaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Ama bu yolculuk, çapari
avcılığında kontrolü elime geçirmemi, amatör balıkçılık sevdama daha
sıkı sarılmamı ve yaptığım işin her saniyesinden zevk almamı sağladı.
Değişen şartlara göre, ince detayları dikkate alarak farklılık
yaratabilmek, her amatörün arzu ettiği ve gururlanacağı bir şey olsa
gerek.
Cüneyt Alpay
